SEYAHAT https://fikircografyasi.com/ tr Ilgaz Gaziler Köyü Derviş Deresi Kanyonu (Kısar) https://fikircografyasi.com/makale/ilgaz-gaziler-koyu-dervis-deresi-kanyonu-kisar <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Ilgaz Gaziler Köyü Derviş Deresi Kanyonu (Kısar)</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><div class="align-left" data-quickedit-entity-id="media/1049"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2021-09/dervis-deresi-09.jpg?itok=ffPZQU0i" width="360" height="480" alt="" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p>Bu yazıyı 62. yaşımı tamamlayıp 63’e doğru yol almaya başladığım doğum günümde kaleme alıyorum. Yaşımı fazla takmayıp köyümdeki yürüyüş ve tırmanışlarıma devam ediyorum. Dün, doğum günümü köyümdeki bir başka kanyonda karşılamaya karar verdim. Benimle yürüyecek ve en zorlu kulvarlara büyük bir arzu ile teklifsiz girecek ve üstelik buraları avucunun içi gibi bildiği için bana rehberlik, dağdaşlık edecek Lütfi gibi bir arkadaşı bulmuşken bunu sonuna kadar değerlendiriyorum.</p> <p>Geçen hafta yani 31 Ağustos Salı günü köyümüzün arkasındaki sıra dağların arasındaki vadilerinden en sağdaki Mumlar Deresi Kanyonuna girmiş 10 saatlik bir tırmanış ve yürüyüşten sonra soldaki Ayı Deresinden çıkmıştık. Bugün yani 6 Eylül Pazartesi 2021 günü saat 09:30’da başladığımız yürüyüşümüzde Ayı Deresinin girişinden sola sırta çıkarak sırtı aştık ve bir sonraki Derviş Deresi’ne geçtik. Köyün arkasındaki bu vadilerden binlerce yıldır gelen sel ve sular araziyi yararak derin kanyonlar/kısarlar oluşturarak aşağıya ulaşıyor köyün önünden geçen Devrez Çayı’na dökülüyordu. Köy bu sağlı sollu vadilerin arasına korunaklı bir şekilde kurulmuştu. Elbette şimdi bu kanyonlarda yağışlı günler dışında çok su bulmak mümkün değil. Gün geçtikçe azalan ve daha derinlere inen mevcut kaynak suları ise borularla köy pınarlarına ve köy su deposuna taşınıyor. Bu yüzden köyün içinde ve çevresindeki bir çok pınarın ya suyu kurumuş yada eskisi gibi poyralarından gürül gürül akan sular yerini ip gibi akan sulara bırakmış, hayvanların su içtiği olukları ise bomboş duruyor.</p> <div class="align-right" data-quickedit-entity-id="media/1041"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2021-09/dervis-deresi-01.jpg?itok=X1vCHa_r" width="480" height="360" alt="" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p>Bu nedenle küresel olarak yaşanan su sıkıntısı ve gelecek olan kuraklığın izleri Anadolu’nun her yanında olduğu gibi burada da görünüyor. Aslına bakarsanız bunlar iyi günlerimiz, şimdilik sularımız diğer ülkelere göre bol. Bilindiği gibi bütün dünyada iklim değişmesi ve küresel ısınma gibi büyük felaketler nedeniyle hayati bir su krizi yaşanmakta. İnsanlığın büyük bir kısmı temiz içme suyuna ulaşamamakta. Bütün bunlara karşılık ülkemiz su kaynakları açısından kendine yeterli nadir ülkeler arasında. Ancak ülkemizde yanlış su kullanımı nedeniyle bu kıymetli hazine bilinçsizce harcanmakta. Ülkemiz temiz içme suyunu klasik vahşi sulama yöntemiyle yapılan verimsiz tarımda kullanan nadir ülkelerden birisi. Dünyada ve kısmen ülkemizde susuz tarım yada minimum gri/atık suyla yada yağmur sularının biriktirilmesi ile damlama/nemlendirme yöntemiyle yapılan daha verimli tarım tekniklerine geçildi. Bunun yanında yüzey suları yetersiz kalınca teknoloji kullanılarak sürekli kuyular açılmakta metrelerce derinlerden sular çekiliyor. Bu nedenle yer altı suları da gittikçe daha derinlere iniyor. Yeraltı suları aslında bizim değil gelecek nesillerin hakkı olduğu için bu temiz içme suyu kaynaklarının verimsiz ilkel tarımda kullanılması da yanlış. Bu yanlış kullanımın sonuçlarını Konya’da kuruyan göller ve oluşan obruklarla bütün çıplaklığıyla görmekteyiz.</p> <p>Bu günkü hedefimiz geçenki gezi yazımda bahsettiğim kayalardaki oyulmuş yada doğal olan Gavur Evi denilen mağaralara çıkmaktı. Bu nedenle Derviş dersine yukarıya doğru sırttan yürümek zorundaydık. Çünkü Gavur Evi mağaraları yukarıda idi. Mumlar Deresi Kanyonuna nispeten kısa ve küçük olsa da ben bu vahşi kanyonu da dibinden yürümek ve keşfetmek istiyordum. Fakat Lütfi, Gavur Evine bu şekilde dipten çıkmanın mümkün olmadığını söylediği için sırttan yürümek zorunda kaldık. Yukarıdan bakınca aşağıdaki sık bitki örtüsünün altında kaybolmuş olan kanyon çok müthiş görünüyordu. Sırttan ilerlememize rağmen Gavur Evine ulaşmamız yine de o kadar kolay olmadı.</p> <div class="align-left" data-quickedit-entity-id="media/1042"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2021-09/dervis-deresi-02.jpg?itok=pUFD55-Q" width="480" height="360" alt="" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p>Kızılyarın Başı denilen yere geldiğimizde Lütfi yine aşağıyı gösterek “kısarın ağzına” geldik dedi. Gavur evine gideceğimizi söylediğimizde köyden bir çok kişi artık orası çok tehlikeli ve girmeniz mümkün değil demişti. Aslında dedikleri kadar vardı. Vahşi bitki örtüsü eskiden dar bir patika olan çıkış yolunu kapamış patika yok olmuştu. Fakat ikimizde kararlı idik. Bu tehlikeli yolu Lütfi elinde baltasıyla açarak tırmanarak Gavur Evinin girişine nihayet ulaştık. Vadiye bakan dik ve yüksek sırtın kayalık yüzünde bulunan bu mağaralar iki büyük ve iki de küçük oyuktan oluşuyordu. Doğal bir oluşum mu yoksa insanlar tarafından oyulmuş bir yapımı olup olmadığı ancak bir uzman tarafından inceleme sonucu anlaşılabilir. Sağdaki büyük mağara iki odadan oluşuyor ve bu iki odayı bölen, büyük bir kısmı yıkılmış olan duvara ve odanın içindeki oturacak yatacak yer gibi görünen sedir biçimindeki yere bakılırsa insan müdahalesi görünüyordu. Duvarlarda herhangi bir işaret aradım fakat yıllar her şeyin izini silmişti. Gavur Evi denmesinin mutlaka bir nedeni vardı. Köyde Manastır denilen ve kalıntılar olan bir yerin olması da Türklerden önce burada yerleşimin olduğuna işaretti. Çocukluğumda hatırladığım kadarıyla köyümüzün maceracı ve kendi efsanelerini oluşturan hazine arayıcıları sık sık köyün sağını solunu jandarma görmesin diye geceler boyunca kazarlardı. Bunu anlamak için arkeolog dostum Eyyüp Ay’ı burada misafir etmeye ikna etmem gerekiyor.</p> <div class="align-right" data-quickedit-entity-id="media/1045"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2021-09/dervis-deresi-05.jpg?itok=L7yDZgvC" width="480" height="360" alt="" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p>Mağaranın girişinde en dikkat çekici şey kocaman bir kartal yuvasının olmasıydı. Biraz ötesinde ise son yediği tavuğun tüyleri ve telekleri duruyordu. Uzun süredir buralara kimseler gelmediği için kartal buraya yuva yaparak evi haline getirmişti. Lütfi eskiden buradaki maceralarını anlatıyor zaman zaman davarların buraya çıkarak sığındığını anlatıyordu. İki büyük mağaranın biraz ilerisinde girişi küçük fakat ileriye doğru derin olanın ise tilki yuvası olduğunu söyledi. Girişte ise hayvan dışkıları vardı. Gavur evinde epey oyalandıktan fotoğraflar çektikten sonra devam etmeye karar verdik. Daha yolumuz uzundu ve öğle yaklaşıyordu. Aşağıya dik ve derin kanyona inmemiz mümkün olmadığı veya geldiğimiz yolu geri gitmek istemediğimiz için ve ileriye gitmek için yukarı doğru tırmanmak zorunda idik. Lütfi bunu daha öncede yaptığı için gözüne kestirmişti fakat benden emin değildi. Durumu izah ettikten sonra bana kuşkulu gözlerle bakarak ve yukarıyı göstererek “hoca buraya tırmanabilir misin?” diye sordu. Ben “sen bir tırman bakalım ben de denerim” dedim. Aslında Aladağlarda ve Kaçkarlarda çok daha tehlikeli ve zor parkurları tırmanmıştım fakat yanımda hep tecrübeli dağcılar ve ip emniyet kemeri gibi güvenlik ekipmanlarımız vardı. Burada çıplak ellerimizden başka hiç bir şeyimiz yoktu ve aşağı uçurumdu. Riski göze almaya karar verdik. Lütfi kayalardan ve yamaçlardaki dallardan tutunarak yukarıya tırmandı ve nispeten güvenli bir noktaya ulaştı. Sonra beni yukarıdan uyararak ve yönlendirerek tırmanmamı izledi. İkimizde en tehlikeli yeri geçmiştik. Bu durum birbirimize güvenimizi daha da artırdı. Sırttan sık meşelerin ve çalıların arasından Lütfi’nin baltasıyla yol açmasıyla ilerleyerek devam ettik. Aşağıda kanyon bitmiş, vadi genişlemeye başlamıştı.</p> <div class="align-left" data-quickedit-entity-id="media/1046"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2021-09/dervis-deresi-06.jpg?itok=3CfAFQRB" width="480" height="360" alt="" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p>Artık inişe geçmiştik ve nihayet vadinin sonunda Yayla Deresi Pınarı’na ulaştık. Daha önceki yürüyüşümüzde Pınarı uzaktan tepeden görmüş pınardan su içen domuzun yukarıya doğru tırmanışını izlemiştik. Pınardan buz gibi su akıyordu ve oluğu doluydu. Lütfi çamurlu su birikintilerinin üstündeki domuzların eşelendikleri yerleri gösterdi. Çantalarımızı indirdik, öğle yemeği molası verdik. Ayakkabılarımızı çıkardık, ayaklarımızı, yüzümüzü yıkadık. Büyük yüz yıllık söğüt ve kavak ağaçlarının altına oturduk, soğan, domates, salatalık, yumurta, kaşar ve helvadan oluşan nefis yemeğimizi yedik. Lütfi durmadan anılarını anlatıyordu. Buraya sürüyü indirdiği 40 yıl önceki günleri adeta yeniden yaşıyordu. Ben ise merakla dinliyor yer isimlerini aklımda tutmaya çalıyordum. Bazen sık sık tekrar ettiriyor yanımdaki kağıt ve kalemle notlar alıyor, fotolar çekiyordum. Amacım mümkün olduğunca bu yaşanmışlıkların ve yer isimlerinin kayda geçmesi ve unutulmamasıydı.</p> <div class="align-right" data-quickedit-entity-id="media/1047"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2021-09/dervis-deresi-07.jpg?itok=Snopd24X" width="480" height="360" alt="" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p>Mola sonrası sularımızı doldurup tekrar yola koyularak, Dibeğin Düz’ün yan yoldan tırmanarak Gaziler köyümüzün yıllar önce hayvanlarının otladığı yaylası olan geçen gezimizde de anlattığım “Yazı” düzlüğünün bir başka yerine geldik. Burada Kocakayalardan Kayalığın Güneye geçtik. Sık meşelik ve çalılık içinde ilerlerken gittikçe yerini çamlar ve ardıçlarla kaplı bir ormana bırakıyordu. Yerde gördüğü hayvan dışkılarından ceylan, tavşan, domuz vb hayvan türlerini tanıyordu. Nihayet Lütfi’nin gelmek istediği yer olan Yığılı Çakıl’a geldik. Burası 10-15 metre çapında bir tepe üstüne büyük kayaların, taşların yığılarak yapıldığı ormanın ortasında bir gözetleme noktası gibi idi. Lütfi çakılın eskiden daha yüksek ve kule gibi olduğunu şimdi ise yıkılarak yatay olarak genişlediğini söyledi. Üstelik ortasında kuyu gibi bir çukur vardı. Ben hayalperest hazineciler tarafından kazıldığına hükmettim. Yığılı Çakılda mola verdik artan yiyecekleri yedik ve etrafı seyre başladık. Aşağıda uzakta olsa da Ilgaz kasabası, Tosya yolu, bir çok köy, - Lütfi hepsini tek tek sayıyordu- Kastamonu yolu, Samsun, Ankara, İstanbul yolu ve ufukta Ilgaz Dağlarının zirveleri görünüyordu.</p> <div class="align-left" data-quickedit-entity-id="media/1051"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2021-09/dervis-deresi-11.jpg?itok=RK28DmKl" width="480" height="360" alt="" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p>Mola sonrası yine önce çam ormanı sonra aşağı indikçe sık meşelik ve çalılardan oluşan ormana daldık ve Küçük Kayalı Güneye indik. Ben o sırada telefondaki altimetreyi açarak rakıma baktım 1242 metreyi gösteriyordu. Aslında Yığılı Çakılda unuttuğum için rakıma bakmamıştım. Tahmini olarak yaklaşık 1500 metre olabilir. Sivrikaya Aralığın içinden Porsuğun Dere’nin başına geldik. Kirazlığın Duvar denilen mevkide Lütfi nihayet aradığı şeyleri buldu. Bunlar üzerinde doğal olarak oyulmuş ve içinde yağmur sularının biriktiği “kaklık” denilen kayalardı. Lütfi “Koca Kaklığa” geldik dedi. Aslında etrafın görülmediği bu sık meşeliğin, çalılığın içinde bunları bulması adeta mucize idi. Kurdun, kuşunda su içtiği bunlardan çok su içtiğini zaman zaman çok kurtarıcı olduğunu anlattı. Biraz ilerde bir başka kaklığa daha geldik. Lütfi’nin adeta dostuna kavuşmuş gibi kayalara sarılası vardı. Bol bol fotolarını çektim. Lütfi devamlı hikayeler, anılar anlatıyor, hemde zorlu meşelik ve çalılık arasında ilerliyorduk.</p> <div class="align-right" data-quickedit-entity-id="media/1052"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2021-09/dervis-deresi-12.jpg?itok=Q-CFOYnz" width="480" height="360" alt="" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p>Aslına bakarsanız Lütfi’de çocukluğunun ilk yıllarından itibaren ömrünün 25 yılını çobanlık yaparak, geceleri bu vahşi doğada koca sürülerle, köpekleriyle çeşitli barınaklarda geceleri de yatarak geçirdiği bu yerleri ve yolda sürekli anlattığı yüzlerce ilginç, yaşanmışlıkları tekrar hatırlıyor ve yaşıyordu adeta. Yürürken bazen dalıyor, düşünüyor, sanki o günlere gidiyor, bazen eski günlerdeki gibi hayvanlara, köpeklere sesleniyor çoban naraları atıyordu. Zaman zaman bende ona eşlik ediyor bağırıyordum. Seslerimiz dağlarda kayalarda yankılanıyordu. Kurtlarla yaşadığı onlarca ayrı hikaye başlı başına kitap olurdu. Sürüden kurtlara koyun kaptırmadan o günü, geceyi tamamlamak en önemli başarı idi. O zamanlar buralar bu kadar orman ve bitki örtüsü ile kaplı değilmiş fakat otlakları bol olduğu için buralarda sürüyü dolaştırırlarmış. Şimdi ise bütün dağlar dereler, vadiler, kanyonlar çok sık vahşi çalılık, meşeler, alıç, ahlat ve çeşitli ağaçlarla kaplı. Tepeler ve sırtlar ise çok sık meşe, çam ardıç ve çalılarla kaplı. Orman adeta kendi kendini çoğaltıyor ve bakım olmadığı, çok sık olduğu ve güneşi yeterince alamadıkları, düzenli seyreltme/gençleştirme çalışması yapılmadığı için boyları yeterince büyüyemiyor. Bazı yerlerin bakımlı olduğu hemen çamların büyük ve muntazam olmasından anlaşılıyor. Çok şükür buralarda nispeten yeşil bitki örtüsü olduğu, belki de ağırlıklı sırf kızıl çam olmadığı için orman yangını pek olmuyor.</p> <div class="align-left" data-quickedit-entity-id="media/1055"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2021-09/dervis-deresi-15.jpg?itok=jrtLRJ1-" width="480" height="360" alt="" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p>Lütfi daha önce nispeten çıplak olduğu için bu sık ve vahşi meşelik çalılık ormanın içine girdiğimizde aradığı nokta mevkileri bazen bulmakta zorlansa da, sonunda mutlaka hakim tepelerden bakarak yönü tayin ediyor ve rotamızı bozmadan güvenle ilerliyoruz. Aksi takdirde buraları bilmeyen birisinin kaybolması kesin bir sonuç olur. Bundan öte bu bitki örtüsünün içinde bazen tırmanarak, bazen inerek çoğu zaman her yanımızı çalıların çizmesi ile ilerlemek gerçekten çok zor. Lütfi’nin baltası bu bakımdan çok önemli ve önde itina ile en zorlu yolları açıyor. Sık sık "ne işimiz var buralarda, bu akıllı adam işi değil" demekten kendimizi alamıyor fakat mutlu bir şekilde iyi ki geldik diyerek yolumuza devam ediyoruz. Her köşede her yerde, her kayada Lütfi için bir anı bir yaşanmışlık var. Lütfi anıları ile yeniden buluşmak, belki çocukluğunu, gençliğini bulmak, ben ise sağlığımı ayakta tutmak, yeni yerler keşfetmek ve dağcılık/spor olsun diye yola çıkmış olarak amaçlarımız farklı olsa da yüreklerimiz bir olmuştu. Yıllar geçmiş olmasına rağmen Lütfi sanki o gençliğindeki performansla yürüyor, tırmanıyor, beni sürekli teşvik ediyor kollamaya çalışıyordu. Ben şaşkınlık içinde onun bu performansını izliyordum. Aynı yaşta idik ve bana göre o antremanlı olmadığı için 8-10 saat durmaksızın vahşi doğada devam eden bu performansı göstermesi mümkün değil diye düşünüyordum. Sanırım oda benim hakkımda “bu hoca şehirde masa başında herkes gibi çökmüştür buraları yürüyemez” diye düşünüyordu ve sürekli beni kolluyor, destek oluyordu. Sonunda ikimizde birbirimize çok iyi olduğumuzu söyledik ve rahatladık ve birlikte en zorlu yerlere girebileceğimizi ifade ettik.</p> <div class="align-right" data-quickedit-entity-id="media/1056"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2021-09/dervis-deresi-16.jpg?itok=I4-I_COn" width="480" height="360" alt="" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p>Artık inişe geçmiştik. Güre Deresi’nin başına geldik ve kayaların üstüne oturarak seyir yaptık. Sonra Saçlık mevkiine inerek oradan Pınarcığa geçtik. Pınarcık’ta benim de çocukluğumdan anılarım vardı. Buradaki pınar da akıyor oluğu dolu idi. Sırtta çok güzel dağ erikleri vardı. Yolda önümüze çok güzel karamuk çalıları çıkıyor bu nadir meyveyi toplamaktan kendimi alamıyordum. Aslında toplansa ve marmelatı, reçeli ve şurubu yapılsa tam bir iş kapısı olabilir. Artık köy görünüyordu. Bektaş Korusu, Çayharmanı ve Akyer denilen tarlaların olduğu yeri geçtik. Akyer’de bir tarlada köylülerimizden birisi damlama ile sulanan çok güzel muntazam bir cevizlik yapmıştı. Yine bir başka köyümüzün girişimcisi modern bir salatalık domates serasında bir kaç yıldır üretim yapıyor. Artık eski usul tarımın yerini daha modern ve verimli tekniklerin alıyor olması sevindirici idi. Artık akmayan fakat eskiden buz gibi suyu ile ünlü Arzu Pınarı’nı geçerek akşam 5:30 da 8 saatlik bir yüyüşün sonunda köye girdik. Sabah 9:30’da başlayan yürüyüşümüz toplam 8 saatlik bir performanstan sonra akşam 5:30’da bitmişti. </p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/ramazan-yelken" lang="" about="/yazarlar/ramazan-yelken" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Ramazan Yelken</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Çar, 09/15/2021 - 09:52</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> <li><a href="/kategori/seyahat" hreflang="tr">SEYAHAT</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1211&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="hQtXDQO5ht0winvFIxvHphNnlfprbeDe8eq4Az4OPek"></drupal-render-placeholder> </section> Wed, 15 Sep 2021 06:52:56 +0000 Ramazan Yelken 1211 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/ilgaz-gaziler-koyu-dervis-deresi-kanyonu-kisar#comments Ilgaz Gaziler Köyü Mumlar Deresi Kanyonu (Kısar) https://fikircografyasi.com/makale/ilgaz-gaziler-koyu-mumlar-deresi-kanyonu-kisar <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Ilgaz Gaziler Köyü Mumlar Deresi Kanyonu (Kısar)</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><div class="align-left" data-quickedit-entity-id="media/1034"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2021-09/ramazan-yelken-ilgaz-01.jpg?itok=r0Ro1bJw" width="480" height="360" alt="" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p>Geçen yıl köyümüzde yaptırdığım ahşap dağ evinin arkasındaki Mumlar Deresi adlı derin vadiye bir yürüyüş yapmayı hep hayal etmiştim. Yoğun sık bir bitki örtüsüyle kaplı sırtları ormanlık, dev ceviz ağaçlarının olduğu, ayı, domuz ve vahşi hayvanların yaşadığı efsane gibi anlatılırdı.</p> <p>Bu hayalim 31 Ağustos 2021 Salı günü gerçek oldu.</p> <p>Öncelikle böyle bir yere yalnız gitmenin çeşitli sakıncaları vardı ve oraya daha önce gitmiş olan bir rehber bulmak zorundaydım. İmdadıma, çocukluk arkadaşım ve bu dağlarda, vadilerde gençliğinde hayvancılık/çobanlık yapmış, her köşesini avucunun içi gibi bilen Lütfi Şahin yetişti. Lütfi’de köyü bırakıp şehre göçtükten ve kamudan emekli olduktan sonra yaklaşık 40 yıldır buralara gitmemişti ve eski hatıralarını özlüyordu. Teklifimi seve seve kabul etti ve sabah 06:00 için sözleştik. Hava kapalı ve yağmurlu görünse de karalıydık, yağmurluklarımızı da alarak çantalarımızı sırtladığımız sırada hava açıldı. Saat 7 sularında bizim evin arkasından yola çıktık. Ben yürüyüş batonlarımı almıştım, Lütfi’nin elinde bir balta (nacak) vardı. Bunu ne yapacaksın dediğimde ilerde anlarsın dedi.</p> <p>Vadi içinde ilerledikçe bitki örtüsü daha da sıklaşmaya, geçit vermemeye, daralmaya başladı. Sırtlar yoğun meşelik, ahlat, alıç ağaçları, vadi içi böğürtlen, kıyı üzümü, karamuk çalıları ve  vahşi çalılarla kaplıydı.</p> <div class="align-right" data-quickedit-entity-id="media/1035"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2021-09/ramazan-yelken-ilgaz-02.jpg?itok=rc4nba6c" width="480" height="360" alt="" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p>Balta ile Lütfi çoğu yerde yol açmak zorunda kalıyordu. Vadide ayrıca kavak, söğüt gibi ağaçlarda yoğundu. Lütfi’nin çuvalla ceviz topladığını söylediği dev ceviz ağaçlarının çoğu çürümüş devrilmişti. Fakat bir çok genç ceviz ağaçları vardı. Lütfinin “Koca Cevizi”de halen ayaktaydı. Ayrıca Kiraz ve Kızılcık (Kiren) ağaçları da vardı. Sırtlardan değil de vadi içinden yürümeyi tercih ettiğim için zorlanıyor ve ağır ilerliyorduk.  Su kaynakları gittikçe azalıyordu.</p> <p>Lütfi, "eskiden burada göletler vardı içinde yıkanırdık" dedi. Suların gittikçe aşağıya çekilmesine burada da şahit olduk. Lütfi “ayı ini” dediği mağarayı gösterdi. Giderken köye içme suyu için döşenen boruları ve su menfezlerini de kontrol ediyor temizliyorduk. Vadinin gittikçe daralması derinleşmesi ve kayaların iki yanda yükselmesi beni şaşırtıyordu. Bu sırada Lütfi “<strong>Gısarın Ağzına</strong>” geldik dedi. Ben ısrarla sordum ne diyorsun tekrar et dedim. Aynı şeyden mi bahsediyorduk? “<strong>Gısar</strong>” yani “<strong>Kısar</strong>” diye tekrar etti. Kısmak, kıstırmak yani daralmaktan bahsediyordu. Buna biz “<strong>Kanyon</strong>” diyorduk.</p> <p>İnanılmaz bir şey! Kanyonun Türkçesini öğrenmiştim. Lütfiye teşekkür ettim. Lütfi buna “kanyon” deniyor dediğimde güldü ve “6’lı ganyan”mı diye karşılık verdi. Yol boyu ben hep “Kısar dedim” o “6’lı ganyan” diyerek güldü.</p> <p>İnanamıyordum evimizin arkasında vahşi bir kanyon vardı. Bizim dağcı arkadaşları buraya mutlaka getirmeye karar verdim. Bizim daha önce yürüdüğümüz kanyonlar sulu idi fakat buranın suyu çekilmişti. Yine de bazı yerlerde az da olsa buz gibi kaynak suyuna rastladık ve içtik.</p> <div class="align-left" data-quickedit-entity-id="media/1036"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2021-09/ramazan-yelken-ilgaz-03.jpg?itok=P8Oap84J" width="359" height="480" alt="" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p>Kanyon gittikçe daraldı ve yükseldi, bitki örtüsü sıklaştı fakat ısrarla sırta çıkmadan Kanyonu geçtik. Yükselerek gidiyor tırmanıyorduk. Lütfi tekrar “Gısarın ağzına” geldik dedi. Artık vadi genişlemeye başlamıştı ve sırtlardaki meşelik bitki örtüsü yerini çam ormanına bırakıyordu. Tırmanma bitmiş ve Sinekliğin Çamları mevkiinden Deve Düzü denilen yere ulaşmış, artık yoğun çam ormanı içinde yürüyorduk. Karşı dağda TV vericileri vardı. Kuyupınar köyünün yaylasına ulaştığımızda Ankara/Çankırı yolu görünüyordu, yolun diğer tarafında Kuşçayırı (eski ismi Dengi) köyü vardı. Yayladaki bütün pınarlar kurumuştu. Bu sırada saat öğle 13:30 olmuştu ve 6,5 saattir tırmanıyor/yürüyorduk. Söğüt ağaçlarının gölgesinde mola verdik ve iştahla öğle yemeğini yedik.</p> <p>Mola sonrası yürüyerek Gaziler köyümüzün yıllar önce hayvanlarının otladığı yaylası olan “Yazı” düzlüğüne geldik. Lütfi’nin her köşede bir anısı vardı. Yol boyu devamlı anlattı. Kuyu Pınarı köylüleri ile yaylayı paylaşmama nedeni ile yaptıkları kavgaları anlattı. Yazı’daki Köle Pınarı da kurumuş, çalılıklar kaplamıştı. Lütfi buna çok üzüldü ve hüzünlendi. Yolda taşlarla rüzgara karşı örülmüş barınakları gösterdi ve gece bu örenlerin içinde yattıklarını anlattı.</p> <div class="align-left" data-quickedit-entity-id="media/1038"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2021-09/ramazan-yelken-ilgaz-04.jpg?itok=w1ng9Jry" width="480" height="360" alt="" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p>Buradan orman içinde yürüyerek inişe geçtik ve Köserelik mevkiini geçerek Yayla Deresinin tepesine geldik. Lütfi buradaki yassı kayaların üzerine hayvanların yalaması için tuz döktüklerini anlattı. Bulunduğumuz sırta İnce Geliş deniyordu. Sağ tarafımız Yayla Deresi vadisi, sol tarafımız ise Ayı Deresi vadisi idi. Aşağıda Yayla Dersi Pınarının oluğunda su görünüyordu, halen akıyordu. Bu sırada pınardan su içen iri bir domuz bizim seslerimizi duyunca tepeye doğru hızla uzaklaştı. Yayla dersinin karşı sırtında kayalara oyulmuş Gavur Evi denilen arkeolojik kalıntılar vardı. Bir başka zaman arkeolog dostum Eyüp Ay ile buraya gelmeyi kararlaştırdım. Ayrıca köyde Manastır denilen bölgedeki Hüyük’ünde incelenmesi gerekiyor. Artık aşağıda köyümüz görünüyordu. İlerde Devrez Çayı vadisi ve Ilgaz Kasabası görünüyordu. Karşıda zirvelerine yaz kış, defalarca çıktığım Ilgaz Dağları sıralanıyordu.</p> <p>Muhteşem bir manzara vardı.</p> <div class="align-right" data-quickedit-entity-id="media/1037"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2021-09/ramazan-yelken-ilgaz-09.jpg?itok=8EOCX80h" width="360" height="480" alt="" loading="lazy" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p>İnişle birlikte Kızılyar Başına geldik ve Ayı Deresi’ne indik. Burada köye gelen su kaynaklarından birisinin yanında son molayı verdik su içtik, dinlendik. Oradan hemen yandaki Yayla dersine geçerek küçük göleti gördük. Gölet yosun ve bitkilerle kaplanarak yemyeşil olmuştu. Köyün üstündeki iki su deposunun yanına geldiğimizde saat 16:56 olmuştu. Köyün sağ yanındaki Mumlar deresinden girmiş, sol yanındaki Ayı Deresinden çıkmıştık. Sabah 7 den bu yana 10 saattir yürüyor ve tırmanıyorduk. Ben antrenmanlı olduğum halde fena yorulmuştum, fakat Lütfi’de adeta yorgunluktan iz yoktu aksine ikimizde çocuklar gibi şendik. Lütfi’nin eve gelmiştik benim ev köyün öbür başında idi. Bu sırada büyük bir gök gürültüsü ile gök adeta boşaldı ve sıkı bir yağmur yağdı. Lütfi beni arabasıyla evime bıraktı. Başka bir gün başka vadilere yürümeyi kararlaştırarak ayrıldık.</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/ramazan-yelken" lang="" about="/yazarlar/ramazan-yelken" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Ramazan Yelken</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pa, 09/05/2021 - 14:56</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kategori/seyahat" hreflang="tr">SEYAHAT</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=1208&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="C5qy1G7ys9liGsDenNMfrb0tcQ0bvk4-hW86vxNBX7M"></drupal-render-placeholder> </section> <div data-ratio="16/9" data-width="100%" data-maxwidth="100%" data-minwidth="100%" data-height="100%" data-maxheight="600" data-allowfullscreen="true" data-loop="true" data-shuffle="true" data-keyboard="true" data-click="true" data-swipe="true" data-trackpad="true" data-stopautoplayontouch="true" data-clicktransition="crossfade" class="fotorama"> <a href="https://fikircografyasi.com/sites/fcd8/files/galeriler/%5Bnid%5D/ramazan-yelken-ilgaz-09.jpg"></a> <a href="https://fikircografyasi.com/sites/fcd8/files/galeriler/%5Bnid%5D/ramazan-yelken-ilgaz-08.jpg"></a> <a href="https://fikircografyasi.com/sites/fcd8/files/galeriler/%5Bnid%5D/ramazan-yelken-ilgaz-07.jpg"></a> <a href="https://fikircografyasi.com/sites/fcd8/files/galeriler/%5Bnid%5D/ramazan-yelken-ilgaz-06.jpg"></a> <a href="https://fikircografyasi.com/sites/fcd8/files/galeriler/%5Bnid%5D/ramazan-yelken-ilgaz-05.jpg"></a> <a href="https://fikircografyasi.com/sites/fcd8/files/galeriler/%5Bnid%5D/ramazan-yelken-ilgaz-04.jpg"></a> <a href="https://fikircografyasi.com/sites/fcd8/files/galeriler/%5Bnid%5D/ramazan-yelken-ilgaz-03.jpg"></a> <a href="https://fikircografyasi.com/sites/fcd8/files/galeriler/%5Bnid%5D/ramazan-yelken-ilgaz-02.jpg"></a> <a href="https://fikircografyasi.com/sites/fcd8/files/galeriler/%5Bnid%5D/ramazan-yelken-ilgaz-01.jpg"></a> </div> Sun, 05 Sep 2021 11:56:35 +0000 Ramazan Yelken 1208 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/ilgaz-gaziler-koyu-mumlar-deresi-kanyonu-kisar#comments Gelibolu https://fikircografyasi.com/makale/gelibolu <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Gelibolu</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="rtejustify">Başlığı görünce aklınıza geleni biliyorum, nasıl olsa Gelibolu son yılların en popüler kültür ve turizm destinasyonlarından biri haline geldi ya&nbsp;sen de bu hazır ürünü satacaksın diyebilirsiniz, ama öyle değil. Yeni nesil Gelibolu’yu daha çok Çanakkale savaşlarından, orada yatan binlerce vatan evladından, şimdi çok ziyaret edilen açık hava müzesi konumundan tanıyor, bu doğal da. Ben size biraz farklı bir Gelibolu’dan söz edeceğim, benim Gelibolu’mdan.</p> <p class="rtejustify">Şeyh Galib usta diyor ya</p> <blockquote> <p class="rtejustify">O zaman ki bezm-i cânda bölüşüldü kâle-i kâm<br /> Bize hisse-i muhabbet dil-i pâre pâre düştü.</p> </blockquote> <p class="rtejustify">Akademik hayata başladığım yıllarda aslında çalışacağım alanı, konuyu, hocayı kafamda belirlemiştim. Fakülte ikinci sınıftan itibaren biyografi alanı gözdemdi ve ben bu zengin birikim üzerine bir şeyler yapmak niyetinde idim. Alan fiilen boştu, bu konuda hocam Haluk İpekten Bey’in ders notları dışında somut hiçbir veri yoktu ama hangi eseri çalışmak istesem onu falan büyük hoca yakında neşr edecek gibi Türkoloji tarihinde var olan dedikodular önümü kapatıyordu. Sonunda Gelibolulu Âlî’nin aslında bir umumi tarih olan Künhü’l-ahbâr’ında yer alan biyografiler üzerinde çalışmaya karar verdik. Böylece benim payıma da Gelibolu düşmüş oldu.</p> <p class="rtejustify"><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/canakkale/gelibolu-resim.jpg" /></p> <p class="rtejustify">Madem Âlî, Gelibolu’yu bir soyadı gibi ayrılmaz bir parçası olarak taşıyordu. Ben de öncelikle onun yetiştiği bir çevre olarak şehrini tanıyarak işe başlayacaktım. Gelibolu ile aşkımız da böyle başlamış oldu. Eskilerin bir kanaati vardır, gözden önce kulak aşık olur derler. Doğrusu benimki de öyle oldu, Gelibolu’yu önce eskilerin tabiriyle ilme’l-yakîn, yani okuyarak, epey sonra da ayne’l-yakîn yani ziyaret ederek tanımış oldum. İfade edeyim ki birinci Gelibolu, ikincisinden daha cazip bir şehir.</p> <p class="rtejustify">Gelibolu’nun fethi bile başlı başına bir hikaye: Rivayet o ki Rumeli fatihi Süleyman Paşa bir gün kırk yiğidi ile şimdiki Lapseki taraflarına ava çıkmış. Hava berrak, karşı kıyılar hayal meyal görünüyor. İçlerinden biri haydi şu karşı kıyıda neler var, bir gidip görelim demiş. Demiş de nasıl gidilecek? Yakında otlayan bir inek kesilmiş, derisi yüzülmüş, bunlar tasma haline getirilirken bir başka ekip de ormandan kestikleri dikmeleri yana yana dizmiş. Tasmalarla bağlanan ağaçlardan ortaya bir sal çıkmış. Ver elini Çanakkale Boğazı. Kısa sürede karşı kıyıya ulaşmışlar. Kendilerine küçük bir alan açmışlar ve orası artık Rumeli fetihlerinin başlangıç noktası olmuş, arkadan da Gelibolu fethi, yıl 1354. Yani İstanbul fethinden yaklaşık yüz yıl önce. Bugün bize mucize gibi görünen bu fetih devrinde de öyle algılanmış olmalı ki Süleyman Çelebi’nin dedesi Şeyh Mahmud bu durumu;</p> <blockquote> <p class="rtejustify">Velâyet gösterip halka suya seccâde salmışsın<br /> Yakasın Rumelinin dest-i takvâyla almışsın</p> </blockquote> <p class="rtejustify">beytiyle açıklar.</p> <p class="rtejustify">Bu fetihle birlikte Gelibolu’nun stratejik değeri de çok artmış. Hızla gelişip büyüyen Rumeli coğrafyası için bir anlamda atlama taşı, sonra da siyasi bir merkez, bir askeri üs olmuş. Örneğin Osmanlı denizciliği ilk kuruluşunu buraya borçlu, bir anlamda donanmanın başkenti, ilk tersaneler burada. Yeniçerilik tarihi açısından da öyle, ilk acemi oğlanlar kışlası da Gelibolu’da kuruldu.</p> <p class="rtejustify"><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/canakkale/gelibolu-yarimadasi.jpg" /></p> <p class="rtejustify">İstanbul’un fethine kadar Gelibolu Osmanlı şehirciliğinin göz bebeği merkezlerinden biri. Bu yıllarda Rumeli akınlarında elde edilen ganimetler, bir &nbsp;zenginlik olarak şehre geri dönüyordu. Önce vakıflar kuruldu, bu tablo da yörede çok canlı ve etkileri uzun süre devam edecek bir kültürel hareketlilik doğurdu. Ağır Çanakkale Savaşı’nda büyük ölçüde tahrip edilmiş olsa da bu mimari yapı bu gün de şehri süslemeye devam ediyor. Türünün en güzel örneklerinden biri olan ve ziyaret edenlere doyumsuz bir Akdeniz seyri sunan Namazgah bunlardan biri. Anadolu ve Rumeli coğrafyasındaki en büyük mevlevihanenin Gelibolu’da olması tesadüf mü dersiniz? Özellikle Marmara bölgesinde pek çok şehir ve kasabada adına camiler olan Süleyman Paşa için burada da bir cami var ve bu eser mevcutları içinde en çok Gelibolu’ya yakışmış. Ondan söz açılınca efsanevi hayatına girmeyelim ama hemen Gelibolu’nun yakınındaki Bolayır’da yattığını belirtelim. Bir av esnasında ayağı sürçen atından düşerek ölmüş. Türbesi eski Türk türbe geleneğinin az sayıdaki örneğinden biri. Çünkü atıyla yan yana yatıyorlar ve atının türbesi de kendisinin ki kadar görkemli. Vatan şairi Namık Kemal de buraya gömülmeyi vasiyet etti, şimdi onlara eşlik ediyor.</p> <p class="rtejustify">Bana göre Gelibolu’nun kültür tarihi siyasi tarihinden çok daha zengin. Örneğin bayramilik tarikatının en önemli iki ismi Yazıcızade kardeşler de bu şehirde medfun. Halk Müslümanlığını yüzyıllarca beslemiş olan Ahmediye ve Muhammediye bu topraklarda yazıldı. 16. Yüzyılın Bursa ve Edirne’den sonra en çok şair yetiştiren merkezlerinden biri de Gelibolu. Piri Reis gibi bir büyük denizcinin de bu coğrafyanın evladı olması tesadüf değil. Kısmen Barbarosların da yöreyle şöyle veya ilintisi söz konusu.</p> <p class="rtejustify">Şehrin siyasi ve kültürel arka planı bu denli zengin olunca böylesi bir kadro da şaşırtıcı gelmiyor. &nbsp;Gelibolulu Âlî’ye gelince, 16. yüzyılın bu en önemli entelektüeli şehirde öbürleri kadar tanınmıyor, ülkede de. Ama bana son elli yıl içinde yurt dışında hakkında en çok yayın yapılan iki kültür adamı söyle deseniz, birincisi için Evliya Çelebi, ikincisi için Âlî derim. Hırslı ve vizyoner bir adam, bir anlamda Osmanlı’nın Huntington’u denebilir. Devletin en güçlü olduğu dönemde işin kötüye gittiğini ve tedbirler alınması gerektiğini anlatmaya çalıştı. Bu görüşlerini de çeşitli alanlarda kaleme aldığı ellinin üzerindeki eserinde dile getirdi.</p> <p class="rtejustify">Hikayemizi belki de Dünyada tek örnek bir ziyaretgahla bitirelim: Bayraklı Baba’nın türbesi ile. Türbe, küçük bir bahçenin içinde bulunan mermer bir mezardan ibaret. Mezarın üzeri ve çevresi irili, ufaklı bir yığın asılı bayrakla donatılmış. Yörede ev sahibi olmak isteyenler, evlenmek isteyenler, okulunu bitirmek isteyen öğrenciler ya da akla gelebilecek her türlü dilekler için ilk akla gelen Bayraklı Baba olmaktadır. Halk dileği için adak olarak bayrak asar. &nbsp;Asıl adı Karaca Bey olan Bayraklı Baba, Osmanlı donanmasında bayraktarlık yapan yiğit bir denizcidir. Bir deniz savaşında arkadaşlarıyla beraber düşman tarafından sarılır, kimi şehit kimi tutsak olur. Karaca Bey elinde bayrağı ile düşmana direnir, şehit ve tutsak olması durumunda bayrak düşmanın eline geçeceğinden bayrağı teslim etmek istememektedir. O anda aklına bir fikir gelir. Bayrağı küçük parçalara böler ve yutar, sonra da düşmana saldırır, yaralanır ve yere düşer. Yaralı olarak bulunduğunda arkadaşları tarafından kendisine bayrağın nerede olduğu sorulur; düşmana teslim etmemek için yuttuğunu söyler. &nbsp;Sonra da keskin palası ile karnını yarar ve yuttuğu bayrak parçaları karnından dışarıya kanlarla beraber çıkar. Son sözü “Benim mezarımdan hiçbir zaman bayrak eksik etmeyin” olur. İşte o günden beri türbesinde bayrak eksik olmaz.</p> <p class="rtejustify">Gelibolu elbette bunlardan ibaret değil, mevsim uygunsa &nbsp;denize de girin, leziz balıklarından tadın, peynir tatlısını deneyin. &nbsp;Elbette Yarımadadaki Çanakkale savaşlarında bir hilal uğrana batan güneşleri, yiğit askerleri de ziyaret edin, dağdaki,</p> <p class="rtejustify"><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/canakkale/canakkale_sehitlikturu.jpg" /></p> <p class="rtejustify">Dur yolcu bilmeden gelip bastığın…. diye başlayan şiirin tamamını bulup okuyun….</p> <p class="rtejustify">Tarihi hikayeleri &nbsp;gelecekle tamamlayalım: Osmanlı iki kanattan meydana geliyordu, Anadolu ve Rumeli. Rumeli kanadının kapısı Gelibolu’dan atılan adımlarla başladı. Yaşama alanları açıldıkça da şehir, gelişip serpildi. Tersine bir manzara onun küçülüp daralmasına yol açtı. Şimdi Çanakkale köprüsü ile yeni bir dünya kuruluyor. İnanıyorum ki Gelibolu, yakın gelecekte sadece ulaşım açısından yeni bir köprü başı rolü üstlenmekle kalmayacak tarihtekine denk yeni açılımlara da ulaşacaktır.</p> <p class="rtejustify">&nbsp;&nbsp;</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/mustafa-isen" lang="" about="/yazarlar/mustafa-isen" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Mustafa İsen</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pa, 10/27/2019 - 09:17</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kategori/seyahat" hreflang="tr">SEYAHAT</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-155" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1572863263"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Savaş Sipahi </span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/155#comment-155" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="und">Hocam, elinize yüreğinize</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Hocam, elinize yüreğinize sağlık...</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=155&amp;1=default&amp;2=und&amp;3=" token="PZjjC8Uu91Y90eGY5shipksjzirszs3QxoFK3flEhr8"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Pt, 11/04/2019 - 13:27</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/155#comment-155" hreflang="und">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=684&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="vmb2_u1gHUEyGGmcOBnAsIw3oQHxv_gCDcMduCZukro"></drupal-render-placeholder> </section> Sun, 27 Oct 2019 06:17:34 +0000 Mustafa İsen 684 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/gelibolu#comments Her Uygarlıktan Bir İz ya da İznik https://fikircografyasi.com/makale/her-uygarliktan-bir-iz-ya-da-iznik <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Her Uygarlıktan Bir İz ya da İznik</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>Yaptığım görevler dolayısı ile çok yer gezme görme fırsatım oldu. Bunların bir kısmı bir süre sonra hafızamdan silinip giderken bir kısmı tekrar tekrar aklıma düştü. Hatta bir kısmını da yeniden yeniden görme ihtiyacı duydum. İznik de bu ikinci kategori şehirlerden biri benim için.</p> <p class="rtecenter"><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/iznik/iznik01.jpg" /></p> <p>Bir kere çocuk dünyamda çok yer tutmuş bir şehir, İznik. Doksan üç harbi sonrası darmadağın olan Rumeli coğrafyasında adeta bir kıyamet yaşanmış ve aileler göç yollarında da bir yerlere savrulup gitmişler. Benim ailem Adapazarı’na sığınırken, bir kısım yakınlarımız İstanbul Bağcılar’a, diğer bir bölüğü Çanakkale Çan’a, bir kısmı da İznik’e yerleşmiş. Çocukluğumuzun kapalı dünyasında bazen İznik’teki akrabalardan birileri ellerinde bir sepet müşküle üzümü ile çıkagelirdi köyümüze. Ya da bizimkiler bazen onları ziyaret eder, bizde çok yetişmeyen farklı ürünlerle geri gelirlerdi, bir miktar zeytinle örneğin. Bu yüzden İznik o yıllardan beri hep bereketli bir dünyadır benim için.</p> <p>Ama bazen de bir demet hüzün. Fakültede farklı mizaçlardan yakın arkadaşlarımız vardı. Abdullah da onlardan biri. Çok, dersle, kültür sanatla, derin konularla ilgili değildi. Ama bizim bir başka tarafımıza seslenen bir yönü vardı. Delikanlı adamdı, kolay diklenir, sözünü doğrudan söyler, hayatı daha reel boyutuyla yaşardı. Mezun olduk ve her birimiz öğretmen olarak farklı coğrafyalara dağıldık. O da Bozüyük Lisesi’ne öğretmen olmuştu. Zaman zaman haberleşiyorduk. Bir yaz akşamı bir başka ortak arkadaşımızdan silahla yaralandığını ve kurtarılamayarak vefat ettiğini öğrendim. İznik gölüne yüzmeye gitmiş, burada çevredeki kadınlara sarkıntılık eden birisine müdahale etmiş, bir serseri olan bu tip de kendisini takip ederek bir iki gün sonra üzerine bir şarjör boşaltmış. Ortak arkadaşımız Mehmet’le ailesine taziyeye gittik. Gencecik yaşta uzandığı taze mezarını ziyaret ettik, fatiha okuduk. Bazen mizaç her şey… Abdullah her durumda haksızlığı hemen tepki veren biriydi, bu tavrı sonu oldu.</p> <p class="rtecenter"><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/iznik/iznik-golu.jpg" /></p> <p>Geçen hafta yeniden içimde İznik arzusu belirdi. Torun torba ailece yola düzüldük. Niyetim geçen yıl bir kısmını gerçekleştirdiğimiz Bayramilik yolunun bir bölümünü daha onlara göstermek ve anlatmaktı. Braudel’in meşhur sözü malum, yollar neredeyse şehirler oradadır. Ben küçük bir ilave yapıyorum buna; yollar neredeyse kültürler de oradadır.&nbsp; Geçen yıl tüm aile sabah erken Hacı Bayram Veli Türbesi’nin ziyaret ettik. Onlara Hacı Bayram’ı, Anadolu tasavvufunu, bu çizgide onun rolünü anlattım. Sonra yola düzüldük, Ayaş’ta halifesi Bünyamin’i Ayaşî’yi ziyaret edip ikinci halka hakkında sohbet ettik. Ardından Beypazarı’nda hem çocukların yeme içme ihtiyaçlarını karşıladık hem de oranın Bayramilik tarihindeki yerini tartıştık. Nallıhan’a gelmeden bir küçük sapma yapıp Taptuk Emre Dergahı’na yolumuzu düşürdük. Biraz Taptuk, biraz Yunus dinledik… Sonra Göynük ve tabii önce Dede Ömer Sikkinî, sonra da Akşemseddin. Elbette burada Rumeli Fatihi ama bu bölgenin de adeta banisi olan Süleyman Paşa Camii de ziyaret mekânımız oldu. Tabii Taraklı’yı da gezdik. Akşam olmuştu artık ve Sapanca’ya evimize vasıl olup gezimizi nihayetlendirdik.</p> <p>İznik’te Hacı Bayram’ın damadı ve en önemli halifelerinden biri olan Eşrefoğlu ve müridanı yatmaktaydı. Bu yüzden geçen yılki yarım kalan iş de bir miktar daha tamamlanacaktı. Huzurunda geçen yılki geziyi kısaca özetleyip onun tasavvuf tarihimizdeki konumunu konuştuk.</p> <p>Eşrefoğlu al haberi</p> <p>Bahçe biziz gül bizdedir….</p> <p>ifadelerine muhatap oluşundan dem vurduk.</p> <p>Ama İznik deyince hep aklımda olan bir başka konu da gündemimize geldi. Malum İznik’te Orhan Gazi’nin ve erken Osmanlı sanatının çok önemli eserleri var. Bir anlamda Osmanlı burada kuruldu dense yanlış sayılmaz. Yani Osmanlı atın sırtından belli ki İznik’te inmiş. İlk medreseler, ilk önemli camiler, ilk imarethane, hem de Nilüfer Hatun adına…Yukarıda ismi anılan Süleyman Paşa da bir medrese bina ettirmiş şehirde, Osmanlı’nın ilk örneklerinden biri.</p> <p>İşte bu anlamda devletin temellerini oluşturan, bir anlamda Osmanoğulları kadar devlete emeği geçmiş bir başka aile de İznik’le özdeşleşmiş Çandarlılar. Bu aile içerisinde, devletin en yüksek ilmî, idari, mülkî ve askerî makamlarında vazife almış şahsiyetler çıktı. Çandarlı ailesinin atası Kara Halil Hayreddin’dir. &nbsp;Aile aslen Anadolu’nun erken dönem bilim ve irfan merkezlerinden Sivrihisar’dandır. Bir rivayete göre de Şeyh Edebali’nin akrabalarından. Kara Halil, Bilecik, İznik ve Bursa kadılıklarında bulundu, ilk kadıasker olarak tayin edildi, seferlere iştirak etti. Bütün bilgi ve tecrübesini, genç Osmanlı Devleti’nin teşkilatlanmasına seferber etti. Orhan Bey zamanında ilk muntazam askerî teşkilâtın kurulmasında önemli vazifeler gördü. Yeniçeri ve Acemi ocaklarını kurmaya memur edildi. Daha sonra vezirlik makamına getirildi. Devletin bütün idarî, malî ve askerî işlerini elinde toplayan ilk vezir oldu. Vefat edince İznik’e defnedildi. Çandarlı Kara Halil’in ölümü üzerine, büyük oğlu Ali Paşa, vezirliğe getirildi. Devlet teşkilâtında önemli hizmetleri olan Ali Paşa, Sultan Murad’ın ölümü üzerine tahta geçen Yıldırım Bâyezîd zamanında da vezirlik vazifesine devam etti. Ali Paşa, 1407 senesinde vefat edince İznik’te babasının türbesine defnedildi. Ali Paşa’nın kardeşlerinden İbrahim Paşa 1421’de Sultan İkinci Murâd devrinde vezirliğe getirildi. Sekiz sene kadar bu görevi ifa etti, ölümünde İznik’e defnedildi. İbrahim Paşa’nın yerine bu göreve oğlu Halil Paşa getirildi. İş artık öyle bir noktaya gelmişti ki tahtta Osmanoğulları, vezirlik makamında da Çandarlılar. Hatta öyle anlaşılıyor ki Osmanlı tahtı artık Çandarlıların elinde bir oyuncak olmak üzereydi. Nitekim II. Murad’ın tahttan indirilip II. Mehmed’in tahta çıkarılmasını böyle okumak lazım. Sonra da tersini. Bu mesele II. Mehmed’i ne kadar rahatsız etmiş, hatta kinlendirmiş olmalı ki İstanbul Fatihi olduktan sonra ilk yaptığı işlerden biri, Halil Paşa’yı ailesi ile birlikte tutuklatıp Paşa’yı, neredeyse işkenceyle öldürtmek olmuştur. Bu olaydan sonra Çandarlılar bir daha Osmanlı yönetiminde çok söz sahibi olamadılar. Halil Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa II. Bayezid tarafından vezir yapıldıysa da aile hiçbir zaman eski konumunu elde edemedi. Halil Paşa’nın mezarı da İznik’tedir.&nbsp; Türbeleri dışında aile Yeşil Câmi’yi, Eski ve Yeni İmareti İznik’e kazandırmıştır.</p> <p>Bütün bu bilgileri şunun için veriyorum, Osmanlının kuruluşundan İstanbul fethine kadar, yani asıl oluşum sürecinde bu denli olumlu ve önemli bir rol oynamış Çandarlı ailesi, Fatih’in hışmına uğradıktan sonra adeta devlet tarafından reddedilmiş bir konuma düştü. Eski yıllarda İznik ziyaretlerimde bu türbelerin ne kadar bakımsız, ilgiden yoksun olduklarını görür üzülürdüm. Son ziyaretimde İznik mezarlığındaki Hayrettin Paşa dahil olmak üzere şehir merkezindeki diğer iki Çandarlı türbesini ziyaret ettik. Eski perişanlık yok ama Çandarlılara yönelik mehabet de yok. Onların hesaplaşmalarını tarihe bırakalım ve bu önemli aile için de artık hak ettikleri saygı ve alakayı kendilerine gösterelim. Hem Kültür ve Turizm Bakanlığı’nı hem de Bursa Büyükşehir Belediye Başkanlığını daha önemli şeyler yapmak için göreve çağırıyoruz.</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/iznik/iznik-yesil-camii.jpg" style="float:left; width:48%" /><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/iznik/iznik-ayasofya-camii.jpg" style="float:left; width:48%" /></p> <p>&nbsp;</p> <p>&nbsp;</p> <p>&nbsp;</p> <p>&nbsp;</p> <p>&nbsp;</p> <p>&nbsp;</p> <p>&nbsp;</p> <p>İznik elbette sadece bunlardan ibaret değil, yolunuz düşerse Yeşil Cami’yi, İmareti, tabii meşhur İznik Konsülü’nün toplanıp İncil sayısını dörde indirdiği tarihe tanıklık etmiş Ayasofya’yı, Antik Tiyatro’yu, son zamanlarda keşfedilen gölün içindeki mabed kalıntılarını da mutlaka görün, yeniden çiniciliği keşfetmiş şehrin bu anlamdaki dükkanlarından alışveriş yapın ama mutlaka İznik müzesine de uğrayın. Şu günlerde kapalı da olsa yakında zengin teşhir ve tanzimi ile açılacaktır umarım.</p> <p class="rtecenter"><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/iznik/iznik-antik-tiyatro.jpg" /></p> <p>Şehrin bir de Osmanlı öncesi, yani I. Kılıç Arslan’la özdeşleşen Selçuklu öyküsü var. Bir de bununla alakalı Türk dünyası hikayesi. Kırgızlar Türbesi bunun canlı şahidi, Hacı Özbek Camii gibi.</p> <p>Haydi bir de kişisel fantezimden söz edeyim; ne zaman Anadolu’nun kadim şehirlerine yolum düşse başka özellikleri yanında çarşılarda otantik helvacı dükkanları ararım. Sahipleriyle sohbet eder, orijinal ürünleri varsa tadar, bir miktar satın alırım. Edirne’de, Kütahya’da Trabzon’da hoş anılarım oldu. Kütahya’da çarşı içinde bana göz kırpan Helvacı Hakkı tabelasını görünce içeriye daldım ve kırklı yaşlardaki tezgahtaki görevliye, bunlar kendi imalatınız mı diye sorunca, beyefendi, siz 139 yıllık Hakkı markasına hakaret ettiğinizin farkında mısınız cevabını aldım. Karşımdakinin ehl-i hal biri olduğunu anlayınca ben de tatmadan inanmam diye karşılık verdim. Birkaç çeşit denedikten sonra da beğendiklerimden satın aldım. İşte İznik’te de böyle bir helvacım var; kocaman bir tezgahın üzerinde yaklaşık bir metre çapında yuvarlak bir tekerlek helva. Tadanlar pişman olmayacaktır.</p> <p>Bizim eski şehirlerimizde hikâye çok. Daha size İznik surlarından, Sarı Saltuk Türbesi’nden, &nbsp;Gölü’nden, tabii İzniklilere göre denizden, lezzetli balıklarından, dünyanın en leziz müşküle üzümünden, zeytinden, şeftaliden, güzelim sebzelerinden söz etmedim. Eh mevsiminde giderseniz onları da siz keşfedin. Siz de bana tatmadan inanmam deyip başıma iş çıkarmayın.</p> <p>Ha bir de uygun vakitse İznik’te gün batımını seyretmeden dönmeyin.</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/mustafa-isen" lang="" about="/yazarlar/mustafa-isen" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Mustafa İsen</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Ct, 10/05/2019 - 23:06</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kategori/seyahat" hreflang="tr">SEYAHAT</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-152" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1572177303"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Kadir ATLANSOY</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/152#comment-152" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="und">*Yollar neredeyse kültürler</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>*Yollar neredeyse kültürler de oradadır&quot;.</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=152&amp;1=default&amp;2=und&amp;3=" token="PMmQp0jptMq7x6nc89Mqop0_Geo4Ji_IW6-fo7CCgLU"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Pa, 10/27/2019 - 14:55</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/152#comment-152" hreflang="und">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-154" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1572553413"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Abdurrahman Kurt</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/154#comment-154" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="und">Pek bilinmez ama Bursa</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Pek bilinmez ama Bursa bugünlerde zevkle yediğimiz üzümleriyle de ünlü bir şehir. Sizlere müşküle ve razaki üzümlerinden söz etmek istiyorum.</p> <p>İznik’te müşküle üzümüne ilaveten “Müşküle” adını taşıyan bir köy de var. Şimdi azalma eğilimi gösterse de “razaki” üzümü tıpkı müşküle gibi şeker oranı düşük ama daha sulu bir üzüm. Bu üzümler sanal bir görüntü veren ve şeker oranı çok fazla olan yeni tür üzümlere göre oldukça doğallar. </p> <p>Razaki, “Rezzak”tan galat olmalı diye düşünüyorum. Doğrusu “Rezzaki” olmalı, yani “rızık verene ait” ya da “Rızık veren Allah’ın nimeti.”</p> <p>Bunları neden mi anlatıyorum? Sözü müşküle üzümüne getirmek için. Hiç düşündünüz mü acaba müşküle ne demek? </p> <p>İlk bakışta anlamsız gibi duruyor. Bendeniz razaki gibi müşkülenin de galat olduğunu düşünüyorum.<br /> Bunun doğrusu “müşkire” olmalı. Yani “Allah’a şükrettiren” anlamında. </p> <p>Doktora tezim esnasında 19 yüzyıla ait bir Salname’de müşkire olarak yazıldığını gördüğümde kelimenin doğrusunun böyle olması gerektiğini düşündüm. Doğrusu Razzaki ile yan yana ele aldığımızda çok da anlamlı.</p> <p>Yıllar önce Müşküle köyünün muhtarını arayıp bu kanaatimi kendisine ilettiğimde biraz hayret etmişti. Şimdi köyün Web sitesinde müşkülenin yanında herhangi bir açıklama yapılmaksızın “Müşkire” kelimesinin de iliştirildiği görünüyor.</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=154&amp;1=default&amp;2=und&amp;3=" token="VXmhoBo4a-lAemqeGVZMbOJ18hgkn4wMzsiWQ_AWjIY"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Per, 10/31/2019 - 23:23</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/154#comment-154" hreflang="und">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-228" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1586716350"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">FERİDUN YAĞCI</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/228#comment-228" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Evet hocam İzniğide okudum,…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Evet hocam İzniğide okudum, Fakat üzüldüm demek görüşmemizden sonra İzniğe gelişiniz olmuş ama görüşmemiz olmamış takdir sizin.......</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=228&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="e8AtiN3bx_a4zL-d9CuWvvR4OLQpaHI7S4iW2tLsILg"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Ct, 04/11/2020 - 16:43</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/228#comment-228" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=673&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="MtAsy5yIsrFvX4jduKFStnBP-SxYSujJz25gGCZq4Jo"></drupal-render-placeholder> </section> Sat, 05 Oct 2019 20:06:05 +0000 Mustafa İsen 673 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/her-uygarliktan-bir-iz-ya-da-iznik#comments İsviçre İzlenimleri https://fikircografyasi.com/makale/isvicre-izlenimleri <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">İsviçre İzlenimleri</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>On yıl önce kızımın yaşamakta olduğu Zürih’e eşimle gittiğimizde,&nbsp;kızımız bize yalnız bu şehri değil İsviçre’nin görülmeğe değer hemen her yerini gezdirmişti. Kayak merkezi Mattehorn’daki Zermatt zirvesine de çıkmış, olağanüstü bir şekilde buzdağı oyularak yapılan müzeyi bile gezmiştik.</p> <p>Akabinde buradan birlikte önce Viyana’ya, sonra da oğlumuzun görev yapmakta olduğu Moldova’nın başkenti Kişinev’e geçmiştik. Viyana’da başta müze ve saray ziyaretleri ile âdeta tarihin içinden geçmiş, hayatımda en çok fotoğraf çekimini bu kadim şehirde gerçekleştirmiştim. Moldova’da daha uzun süre kalmış ve başta Gagauzyeri olmak üzere ülkenin hemen her yerini görmüştük. Kişinev’de de yerin yüzlerce metre altındaki, devasa büyüklükte, içinden vasıtaların geçtiği dünyaca ünlü şarap mahzeni müstesna bir gezi mekânı olarak belleğimizde yer etmişti.</p> <p>Bu üç ülkeye dair gezi notlarımı Hece dergisinde iki sayı olarak yayınlamıştım. Bu yazıda yeni doğan torunumu görmeye gittiğim Zürih’e ve ilk defa gördüğüm Bern’e ilişkin, önceki ziyaretlerimden farklı gözlemlerime yer vermek istiyorum. Bunun için notlar almadım, hafızamda yer edenleri paylaşmak düşüncesindeyim.&nbsp;&nbsp;</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/isvicre/zurih.jpg" style="float:left; margin-right:20px; width:50%" />İsviçre’nin en büyük şehri, bir bakıma İstanbul’u olan Zürih, refah toplumunun bütün göstergelerine sahip. Şehir kültürünün ve gelişmiş teknolojinin doğurduğu imkânları şehrin hemen her noktasında görmek mümkün. Olağanüstü bir düzen içindeki ahenkli bir şehir dokusunu hissetmemek mümkün değil. Çok katlı binaların boğduğu bir şehir yapılanması yerine, insan-çevre dengesinin gözetildiği tabiî bir organizmaya şahit oluyorsunuz.</p> <p>Yazıyı günlüğe dönüştürmeden bu gelişimde karşılaştığım farklılıklara değineyim. Bir haftalık ziyaretimin üç yılda bir yapılan Zürih Festivali’ne denk gelmesi beklenmedik bir durumdu. Üç gün boyunca şehrin merkezi trafiğe kapatılarak eğlence ve gösteri alanına dönüştürüldü. Festivale mahsus açılan satış yerlerinde başta yiyecek-içecek olmak üzere her tür ürün pazarlandı. Yurt içi ve yurt dışından da katılımlarla mahşeri bir kalabalık festival coşkusunu paylaştı, mutluluk fotoğrafı sergiledi. Şehirlerin ruhu böylesi etkinliklerle hissediliyor.Gözlemlediğiniz insan davranışları üzerinden bir başka medeniyetin tezahürlerini görebiliyorsunuz.</p> <p>Zürih’i tepeden görebilmek için şehre hâkim bir tepede büyükçe bir kule inşa edilmiş. Burayı da ilk defa görebildim. Kulenin olduğu mahal lokanta-otelin de olduğu bir piknik yeri hüviyetinde. Benim gibi fotoğraf çekenler için ideal bir yer.</p> <p>Önceki gelişlerimde Cuma namazlarını Türkiye Diyanet Vakfı’nın mescidinde kılıyordum. Bu defa kızımın evine daha yakın, İslam Cemiyetleri Federasyonu Merkezi tabelalı bir mescitte eda ettim. Bir binanın giriş katındaki mescidin imamı ve cemaatin tamamına yakını Türkiyelilerdi. Vaaz ve hutbe de Türkçe. Diyanet mescidinde hutbe Türkçe, Arapça ve Almanca ( Zürih’in dili ) okunmaktaydı. İsviçre’de minare yasağı olduğu gibi dışarıdan duyulan ezan yasağı da uygulanmakta. Namaz sırasında ezan okunurken kapının kapalı tutulmasına özel bir dikkat gösterilmesi tabir caizse kanıma dokundu. Gelişmiş bir toplum olma, aynı zamanda farklılıklara yer vermeyi, hoşgörülü olmayı gerektirmez mi? Namaz sonrasında imamın uzun bir dua ile tövbe istiğfarda bulunması ve bayram namazlarında olduğu gibi salavatlaşarak tamamlama ayırt edici&nbsp; bir başka özellikti.</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/isvicre/bern.jpg" style="float:right; margin-left:20px; width:50%" />İsviçre'yi defalarca ziyaret etmiş olmama&nbsp;rağmen başkent Bern’i görmek bu gelişimde nasip oldu. Bern tarihî dokusu ve şehre ayrı bir güzellik katan Aare Nehri ile resmî hüviyeti ön plana çıkmayan&nbsp; turistik bir belde gibi. Şehrin sembolü ayı ( Zürih’in aslan ) baş tacı edilmiş. Tabiî ortamda gezinen birkaç ayıyı görmek için biriken insan yığınını görünce, merak etme duygusunun ne kadar baskın olduğunu fark ediyorsunuz. Şehirde ayı heykelleri de ihmal edilmemiş. Albert Einstein’in bir süre kaldığı evi ziyaret ederek farklı bir ruh hâlini teneffüs etme imkânı bulduk.</p> <p><br /> <br /> <strong>Orhan Pamuk’un İstanbul &nbsp;Kitabı</strong></p> <p>Orhan Pamuk’un İstanbul kitabının Almanca baskısıyla burada karşılaştım. Büyük boy, bez cilt, 652 sayfa olarak geçen yıl yayımlanmış. Kitabın Türkçe baskısını görmedim. Fakat Almanca yayının geliştirilmiş olduğunu sanıyorum.</p> <p>Edebiyatımızın uluslar arası markası yazarımız kendisi&nbsp; ve ailesi üzerinden daha çok eski İstanbul’u anlatıyor. Ana kaynakları Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmed Rasim ve Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul’a dair yazdıkları. Yalnız romancı olarak değil, başarılı bir deneme-inceleme yazarı olduğunun belgesi niteliğindeki kitapta , bir başka dünyaca ünlü sanatçımızın, Ara Güler’in çok sayıda siyah-beyaz fotoğrafına da yer verilmiş. Böylelikle edebî anlatım, görsel anlatımla zenginleştirilmiş.</p> <p>Kitapta ayrıca fotoğraf sanatının zirve isimlerinden Henri Cartier-Bresson’un dört fotoğraf mevcut. Sözünü ettiğim Viyana seyahatimizde bu büyük ustanın fotoğraf sergisini gezince, Ara Güler’in kimin izini sürdüğünü fark etmiştim.&nbsp;</p> <p>Yurt dışında bir yazarımızın kitabıyla karşılaşmak gurur verici. Şunu kabul edelim, kimse çürük malın peşinde olmaz.</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/muhsin-mete" lang="" about="/yazarlar/muhsin-mete" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Muhsin Mete</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pa, 07/21/2019 - 21:43</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kategori/seyahat" hreflang="tr">SEYAHAT</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=635&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="4JhlGuAB6o0pNoPezSEErmG40LLX14wbNTiNPeT00ak"></drupal-render-placeholder> </section> Sun, 21 Jul 2019 18:43:06 +0000 Muhsin Mete 635 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/isvicre-izlenimleri#comments Baltıklar'dan Kalan https://fikircografyasi.com/makale/baltiklardan-kalan <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Baltıklar&#039;dan Kalan</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>Ramazan Bayramı’nı da kapsayan bir zaman aralığında Baltık Başkentleri turuna katıldım. İlk bakışta Baltıklar herhangi bir özelliği olmayan bir bölge gibi görülebilir.&nbsp; Ama gidip görünce o malûm kanaat tekrar canlanıveriyor zihninizde: Her ülke kendine özgü bir karaktere ve o karakterin adeta vibrasyon yaparak yaydığı bir güzelliğe sahip.</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/letonya/baltiklar_12.jpeg" />Gezimizde ilk adımı Litvanya’nın başkenti Vilnius’da attık. Vilnius tipik bir orta Avrupa şehri. Nüfusu 4 milyondan az. %80 Litvan ve arkasından sırayla %10’lar civarında Rus ve Lehler geliyor. Katolik nüfus %80’ler civarında. En dindar Baltık ülkesi Litvanya sanırım. Yahudisiz Yahudi mahallesi şimdi bir turistik semt. Ama ilginçtir Fas’tan Vilnius’a, Sevilla’dan Balat’a Yahudi nüfusun bir vakitler de olsa yaşadığı mekânların mimarisinde hep bir ortaklık, hep bir benzerlik izlenebiliyor.&nbsp; Litvanlar MÖ 3000’lerden beri bu topraklarda yaşayan bir halk. Arada Vikingler, Ruslar ve Lehler’in göz diktiği bu topraklarda 1. Dünya Savaşı sonrasında Almanlar, sonrasında Ruslar egemen olmak istemişler. 1991’de bağımsız, 2004’te ise NATO ve AB üyesi olmuşlar. Tarım ve sanayiin atbaşı geliştiği Litvanya’da başkent Vilnius üniversiteleri ile meşhur. Cizvitlerce kurulan Vilnius Üniversitesi Bologna ve Prag’dan sonra Avrupa’nın en eski üniversitelerinden biri imiş. 1773’te seküler sisteme geçmiş. Vilnius’un Eski Kent semti UNESCO tarafından Dünya Mirasına alınmış. Vilnius’un orta çağ dokulu bu semti katedraller, barok mimari örnekleri, geniş meydanlar, müzeler, sokak ressamları, sokak müzisyenleri ve tabii turistlerce hareketlendirilmekte.</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/letonya/baltiklar_13.jpeg" style="float:left; margin-right:20px; width:30%" />Litvanya’nın ilginç bir yöresi Trakai Kalesi. Çok iyi korunmuş, restorasyonu ustaca yapılmış olan 600 yıllık bu kale doğa harikası bir göl ile bağlantılı. Kalenin içi, salonları, vitrinlerde sergilenen dönem objeleri görülmeye değer.&nbsp; Ama Trakai’de karşılaştığımız asıl sürpriz Karaim kültürü idi.&nbsp; Trakai’ye gittiğimiz gün, şans eseri, kasabanın panayırı vardı. Meydana kurulan sahnede yerli halktan çeşitli gruplar folklorik giysileri içinde şarkılar söylüyorlardı. Birden sahnedeki bir grubun “Bir dalda iki kiraz biri al biri beyaz” türküsünü söylediğini fark ettik. Türkü baştan sona hatasız bir telaffuzla ve tabii bizim grubun tempo tutmasıyla icra edildi.&nbsp; Sonra araştırdım; hatta gruptan ayrılıp Karaim’lerin Etnografi Müzesi’ni bile keşfettim. Karaimler savaşçılıkları ile ünlenen, bu sebeple 1397-1398 yılında Vilnius Dükü tarafından, Hazar devletine bağlı olan Karaçay-Balkar yöresindeki yurtlarından Trakai’ye getirilip yerleştirilen Kıpçak soylu bir halk. Dük 380 aileyi Trakai’ye getirir. Önceleri savaşlarda etkili olan bu halk zamanla tarım, at yetiştiriciliği, çiftçilik, küçük ticaretle de uğraşmaya başlar. Karaimler Türkik dil ailesinden batı Kıpçak grubuna ait olup Karaçay-Balkar, Kumik ve Kırım Tatarlarının dillerine çok yakın bir Türkçe konuşuyorlar. Eski Ahit’in (Tora/ Tevrat) müritleri olan ama ortodoks Yahudiler tarafından Yahudi anneden gelmedikleri için cemaate kabul edilmeyen bir halk. 1441’de Trakai’deki bu cemaat özyönetime kavuşur. Magdeburg Kanunu çerçevesinde Litvanya ve Polonya onların bu statüsünü tanır. Kendi seçtikleri “vaitas” tarafından yönetilirler. İdari ve hukuki güce sahip bu cemaat doğrudan Dük’e bağlıdır. 1869’da Hakhan adında bir manevi ve seküler Karaim cemaat lideri ortaya çıkar. Böylece Litvanya Karaim Kilisesi bağımsızlaşmaya başlar. 1927’de Hacı Seraya Han Shapshal (1873-1961) Litvanya ve Polonya Karaimleri Hakhanı seçilir. Bu zat aslen İstanbullu olup oriental araştırmalar uzmanıdır. Trakai’de Karaim kavmine ait oldukça zengin bir etnoloji müzesi bulunmakta. Müzedeki malzemeler bu zat tarafından temin edilmiş. Kasabada Karaim Türkçesinin öğretildiği bir merkez de var.</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/letonya/baltiklar_10.jpeg" style="float:right; margin-left:20px; width:15%" />Karaim dini (Karaizm veya Karaimizm) 8. Yüzyılda Mezopotamya’da gözlemleniyor. Tevrat’ın Tora kısmını kabul eder, sonraki eklemeleri kabul etmezlermiş. Karaimlerin mabetlerine Kenesa deniyor. Din adamlarına Hazzan diyorlar. En üstte olana ise Ulu Hazzan diyorlar. Litvanya’da faal iki Kenesa varmış. Trakai’deki ve Vilnius’taki. Karaim terim olarak hem etnisiteyi hem dili hem dini işaret ediyor. İbranice ve Arapçada Kara metin okuma veya inceleme anlamlarına gelmekte imiş. Bugün Litvanya’da 260 Karaim yaşamakta. Bu bilgileri Etnoloji Müzesi’nden ve şehir meydanında asılı olan panodaki açıklamalardan derledim. Trakai’de Çi Börek’e benzer Kıbın’ı servis eden bir Karaim lokantası bile var.</p> <p>Baltıklardaki ikinci durağımız Latvia’nın başkenti Riga idi. Latvia’ya Türkiyede Letonya deniyor. Nüfusu 3 milyondan az. Onların da sadece %55’i Leton. Ruslar %30’a yakın. Letonlar da MÖ. 3000’lerde buraya yerleşmiş ve komşu ülkelerin istilaları ile baş etmeye çabalamış bir halk. En son Alman ve Rus işgali altında kalmışlar. Sanayi sektörünün geliştiği ülkenin başkenti Riga aynen Vilnius gibi UNESCO Kültür Mirasına alınmış. Riga özellikle 800 civarındaki ‘art nouveau’ mimarideki binaları ile bir müze kent görünümünde.&nbsp; Art nouveau’nun ortaya çıkışı, parlaması, benimsenmesi 20 yıl sürmüş.&nbsp; 1. Dünya Savaşı ile soluduğu hava kesilmiş. Ama art nouveau insanlarda bıraktığı estetik haz ve hayranlık tükenmek şöyle dursun, savaştan sonra gelen her yeni dönemde yeni estetik yaratı ve haz arayışlarına verdiği ilhamla ve uyardığı özlemle yeniden hayatiyet kazanan bir sanat ekolü.</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/letonya/baltiklar_1.jpeg" style="float:left; margin-right:20px; width:15%" />Letonya’da karşılaştığımız etkileyici yerlerin başında Cesis Türk Şehitliği geliyor. 93 harbinde Ruslara esir düşen ve Leningrad’a kadar yayan götürülürken yolda ölen şehitlerimiz Cesis halkı tarafından belirli bir bölgeye defnedilmiş, mezarlık Cesis halkı tarafından korunmuş.&nbsp; Yıllar sonra bu mezarlardan haberdar olan Türkiye şehitlerine sahip çıkmış ve şehitlerimizin hatıralarına layık bir mezarlık düzenlemiş.</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/letonya/baltiklar_2.jpeg" style="float:right; margin-left:20px; width:15%" />Gezimizin son durağı Estonya’nın başkenti Tallinn idi. Estonlar da diğer iki halk gibi MÖ 3000’lerde bu topraklara yerleşmişler ve ülkelerini binlerce yıl komşularının istilalarına karşı korumak için mücadeleler vermişler. Estonların da kendilerine özgü bir dilleri, kültürleri, dünyaya bakış tarzları var. 1991’de bağımsız cumhuriyet olmuşlar, 2004’te NATO ve AB üyeliğine girmişler. Baltık ülkeleri içinde sanayii en gelişmiş olanı Estonya imiş. Estonya aynen diğer Baltık ülkeleri gibi tarihinde yayılma heveslisi emperyal bir devlet olmamış ama dünyanın en uzak yörelerinden birçok ilginç objenin sanat eserlerinin sergilendiği müzeler kurmuşlar. &nbsp;Bu objeleri ya devlet olarak satın almışlar ya da varlıklı yurttaşları tarafından müzelere armağan edilmiş. Estonya’da da ‘art nouveau’ mimari eserler özellikle Eski Kent semtinde bol miktarda mevcut. Ama yine de Estonya’nın gerek Tallinn’de gerek diğer şehirlerinde yoğun bir Rus mimarisinin, Rus kültürünün etkilerini, izlerini hissediyorsunuz.</p> <p>Tallinn sanki bir küçük Petersburg. Malûm, Ruslar uzun yıllar burada kalmış. Öyle hissettim ki Ruslar özellikle Estonya'yi samimiyetle sevmişler. Tallinn'in Eski Kent denen kesiminde bir müzeyi gezdim. Vakit sınırlıydı ya Lonca ya Rus dönemi müzesini gezebilecektim. Tercihimi ikinciden yana kullandım. Kim bilir belki de o müzeyi tarihinde ilk ziyaret eden Türk benimdir, çıkışta defterine bir not bile yazdım.</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/letonya/baltiklar_6.jpeg" style="float:left; margin-right:20px; width:15%" />Müze çok ilginçti. Estonya'da yıllarca egemen olan ama şimdi istenmediğini anlayınca, zamanın ruhunu isabetle okuyup, işi uzatmadan, fazlaca kırıp dökmeden, kadim bir kültüre sahip olmanın olgunluğuyla giden, giderken de kalbinin bir parçasını geride bırakan bir ulusun, bir devlet sisteminin izlerini, anılarını gözlemledim, gördüm.</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/letonya/baltiklar_8.jpeg" style="float:right; margin-left:20px; width:15%" />Müzedeki her bir obje çok ama çok acı verici idi. Raflarda sergilenen objeler, fotoğraflar, kağıtlar, eşyalar hatta o müzenin kuruluşu dahi hep Rusların bir gün tekrar gelemeyecek olduklarının farkında olduklarını ve bundan dolayı duydukları derin yeisi işaret ediyordu. Yaklaşık 20 yıl önce Baltık ülkelerinde o toprakların yerlisi olan halklar ve egemenleri olan Ruslar arası ilişkileri nefret ögelerinden temizlemek ve kültürel travmanın olası negatif tezahürlerinden korunmak için bilinçli bilimsel terapi programlarının yürütüldüğünü biliyordum. (Bu terapi seanslarını organize edenlerden biri de Vamık Volkan'dır). Kim bilir belki bu müze de o bilinçli çabaların bir uzantısı idi. Müzede bana ilginç gelen bir başka nokta ise sergilenen objelerin pek çoğunun, fotoğraflar, kullanılmış objeler vs ye yansıyan yaşam tarzının çocukluğumdan izler taşıyor olmasıydı. Okul&nbsp;karneleri aynı benim karnelerim gibiydi, sürmeli kalem kutuları, suluboya takımı, boya kalemleri, okul fotoğrafları, törenler, izciler, fotoğraf çekimi sırasında verilen pozlar, üniformaların modeli...</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/letonya/baltiklar_9.jpeg" style="float:left; margin-right:20px; width:140.292px" /></p> <p>Müzede 15 dakikalık İngilizce alt yazılı bir de film vardı: Rus asıllı olup Estonya'yı vatan belleyen Estonya'lılara ve o yıllarda yaşamış Estonya asıllılara o eski güzel (?) günleri hatırlatan. Kim bilir belki Estonya asıllı Estonyalılar da o gençlik yıllarını özlüyorlardır. Tabii bilemiyorum 1990'dan sonra doğan AB üyesi Estonya'nin Rus ya da Eston asıllı gençleri neler hissediyorlardır ebeveynlerinin içinde bir ömür geçirdikleri o dönem için.&nbsp;</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/letonya/baltiklar_7.jpeg" style="float:right; margin-left:20px; width:140.292px" /></p> <p>Ama şunu biliyorum: Estonya bayrağını ülkenin gençleri düzenlemişler. Bant şeklinde siyah, mavi ve beyaz renklerden oluşuyor. Siyah eski, egemenlik öncesi günleri imiş. Mavi bugünlerini, kurtuluşlarını gösteriyor imiş, beyaz ise geleceğin parlaklığını, temizliğini gösteriyormuş. Demek ki pek de geçmişi unutuveren gençler değillermiş.</p> <p>Baltık cumhuriyetlerinin bende bıraktığı izlenim dünya barışına inanan, sürdürülebilir bir hayat kurmaya çalışan, dünya halkları ve başta Ruslar komşularıyla barışık yaşamak isteyen, dünyaya refahlarını artırıcı politikalarla katılmak isteyen ülkeler ve uluslar oldukları. Tabii bir de her üç ülkenin halkının da ülkelerini çok ama çok sevdikleri. Bunu nereden mi anladım? Her üç ülke de temiz, tertemizdi; sokaklarda, parklarda, bahçelerde, çarşıda, pazarda (evet pazarda zira Tallinn’de Zeplin hangarlarından dönüştürülen kapalı pazar yerlerini de gezdik) adım attığımız hiçbir yerde zerre kadar atık, çöp görmedik.&nbsp;</p> <p>&nbsp;</p> <p>&nbsp;</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/nilgun-celebi" lang="" about="/yazarlar/nilgun-celebi" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Nilgün Çelebi</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pa, 07/07/2019 - 08:40</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kategori/seyahat" hreflang="tr">SEYAHAT</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=626&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="PvLqgz0EmYHmTEjGrUzJjzAwGWguh2ICJit-UMkQxgQ"></drupal-render-placeholder> </section> Sun, 07 Jul 2019 05:40:44 +0000 Nilgün Çelebi 626 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/baltiklardan-kalan#comments 21. Yüzyılda Maveraünnehir https://fikircografyasi.com/makale/21-yuzyilda-maveraunnehir <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">21. Yüzyılda Maveraünnehir</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p><strong><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/ozbekistan/orcan7.jpg" /></strong></p> <p><strong>Semerkant, Buhara, Taşkent ve Hive, İslam ve Türk Kültür ve Medeniyetine yolculuk.</strong><br /> <br /> Yıllardır bir efsane yada masalmış gibi duyduğumuz, muhteşem mimari yapılarını ve dünya ilim hayatına kazandırdığı ilim adamlarına ait eserleri ancak kitap sayfaları ve internetten gördüğümüz, dünyanın en önemli tıp ve felsefe eserlerini yazan alimlerden, gözün retinasını bulan ibn-i Sinan’ın doğduğu, yine ilk Türk astronomi ilim adamlarından Uluğ Bey’in, Ali Kuşçu’nun, Farabi, Biruni, İmamı Buhari ve İmamı Maturidi’nin yaşadığı, dersler verdiği zamanın en büyük ilim ve kültür merkezlerinden Özbekistandayız.&nbsp;</p> <p>Çok gitmek isteyip de gidemediğim ancak bugüne nasip olan keşfimi şükürler olsun ki Kurban Bayramından hemen önce gerçekleştirdim.<br /> <br /> Taşkent, Semerkant, Buhara ve Hive şehirleri kanaatime göre Orta Asya’nın değil tüm dünyanın en güzel şehirlerinden. Sokak ve çarşılarında gezerken kendinizi bazen dokuzuncu, bazen on ikinci, bazen on beşinci ve bazen de on dokuzuncu yüzyılda buluyorsunuz. Yapılar, binalar, sanat ve el sanatları eserleri, cami, medrese ve çarşıları görmek muhteşem.</p> <p>&nbsp;</p> <p><strong>İhtişamlı Dört Şehir</strong></p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/ozbekistan/orcan2.jpg" style="float:left; margin-right:5px; width:25%" /><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/ozbekistan/orcan3.jpg" style="float:left; margin-right:10px; width:25%" /></p> <p>TAŞKENT’te Hz. İmam camii, Akmescit, Emir Timur Müzesi ve özellikle Barakhan Medresesi, Kükeltaş Medresesi, (eğitime devam ediyor) görülmeye değer önemli yerler.</p> <p>SEMERKAND’da Kumlu ya da Registan Meydanı ve Üçlü Medrese, Şahı Zinde, Uluğ Bey, Bibi Hatun, Tilya Kori Medreseleri, Hoca Ahrar Veli medresesi ve Türbesi, Hz. Hızır/ Dalyan Türbesi, İmamı Maturidi ve 25 km Uzakta bulunan İmamı Buhari Türbeleri.</p> <p>BUHARADA Lebi Havuz Medresesi ve Meydanı, hemen önünde Nasrettin Hoca heykeli, yine Kükeltaş Medresesi, Kalon Minaresi, hemen yanında Miri Arap Medresesi (halen faaliyette) Ark Kalesi, adını bölgeye İslam dinini ilk getiren isimlerden olan İsmail Samani müzesi ve gördüğümüz en etkileyici eserlerden olan Bala Havuz Camii…</p> <p>HİVE ise diğer üç şehirde gördüğümüz mimari tarzlardan daha farklı. Gerçekten söylendiği gibi bir masal şehri. Oldukça etkileyici mimari planı ve yapısı var. Halen büyükçe bir yer. Surlarla çevrili. Dört Darvaza dedikleri kapısı var ve buraya İçinkale diyorlar. Özellikle çeşit çeşit minareleri hiçbir yerde göremeyeceğiniz kadar çok ve muhteşemler. İslam Hoca Minaresi, Hanın başlatıp da savaşa gitmesi nedeniyle yarım kalan Kelte Minaresi (şehrin en önemli sembollerinden biri) Taşhan Yolu, özellikle Akşeyh Baba Külliyesi ve terası, en etkileyici eserlerden Cuma Mescidi mutlaka görülmeli.</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/ozbekistan/orcan1.jpg" style="float:left; margin-right:5px; width:25%" /><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/ozbekistan/orcan4.jpg" style="float:left; margin-right:10px; width:25%" /></p> <p>Buraları gezdikten sonra Selçuklu, Osmanlı ve bazı İran mimarisinin kök merkezinin buralar olduğunu anlıyoruz. Tarihteki Amu Derya (Ceyhun) ve Sır Derya (Seyhun) nehirleri arasında kalan bu bölgesinde, diğer adıyla MAVERAÜNNEHİR’de 20. yüzyıla kadar onlarca ciddi savaşın yaşanmasına, doğal afetlerin olmasına rağmen, Özbekistan devleti eski mimari plan ve sanatına uygun bir şekilde tüm bu tarihi eserlerin yüzde altmış civarını yeniden yaparak yada restore ederek günümüze kazandırmış. Devlet bununla da kalmayarak yeni önemli yapılar yaptırırken aynı mimari tarzı, sanatı hatta malzemeleri kullanarak eserler inşa ediyor. Örneğin 2008 yılında yapılan Hz. İmam Camii, İmami el Buhari Uluslararası İslam Enstitüsü binası, Kerimov’un kabri ve külliyesi bu toprakların kadim mimari tarzını ve ihtişamlı sanatını sürdürüyor. Özellikle dünyadaki bütün önemli şehirlerin aynileştiği bir dönemde bu harika bir tercih. Buralarla modern binalar arasında ezilen Türkiye’nin şehirlerini düşündüm, ve bu kültürel, mimari ve ilim merkezlerinden devşirilecek çok zengin mimari ve kültürel birikimlerin olduğunu gördüm. Selçuklu medeniyetinin kaynaklarından biri burası.</p> <p>Harzemşahlar gibi Buhara Emirliği, Hokand ve Hive Hanlığı Timur Hanlığı buraları yönetmişler ve kültür merkezi yapmışlar.</p> <p>&nbsp;</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/ozbekistan/orcan6.jpg" style="float:left; margin-right:5px; width:24%" /><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/ozbekistan/orcan10.jpg" style="float:left; margin-right:5px; width:24%" /><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/ozbekistan/orcan13.jpg" style="float:left; margin-right:5px; width:24%" /><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/ozbekistan/orcan5.jpg" style="float:left; margin-right:5px; width:24%" /></p> <div style="width:100%; clear:both; margin-top:10px;"><strong>Güvenlik açısından</strong></div> <p>Kırgızistanın Oş şehrinden karayolu ve trenle Kızılkum çölünü de geçerek güvenli bir şekilde gezdim. Yöre insanları, Türkiye’den gelen insanlara karşı oldukça ilgililer, sevecenler ve saygılılar. Bunun hem ortak tarih ve kültürden hem de son yıllarda bağımlılık derecesinde izlenen Türk dizilerinden kaynaklandığını öğrendim. En fazla izlenen diziler Kurtlar Vadisi, Çukur, Muhteşem Süleyman, Diriliş Ertuğrul dizileriymiş.</p> <p>&nbsp;</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/ozbekistan/orcan8.jpg" style="float:left; margin-right:5px; width:49%" /><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/ozbekistan/orcan9.jpg" style="float:left; width:49%" /></p> <p>Şehirler arası ve şehir içi karayolu, taksi gibi ulaşım ve yemek ücretleri oldukça uygun. Hatta otelleri de… Şehirler oldukça temiz. Ama yabancılara ayrı, yerlilere ayrı fiyat söylüyorlar. Bazen fiyatlar oldukça astronomik olabiliyor.</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/ozbekistan/orcan11.jpg" style="float:left; margin-right:5px; width:49%" /><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/ozbekistan/orcan12.jpg" style="float:left; width:49%" />Tekrar tekrar görmekten zevk alacağım nadir yerlerden bu şehirler.</p> <p>Yapanlara, sebep olanlara ve günümüze kadar yaşatanlara teşekkürler.</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/mustafa-orcan" lang="" about="/yazarlar/mustafa-orcan" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Mustafa Orçan</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Ct, 09/01/2018 - 09:35</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kategori/seyahat" hreflang="tr">SEYAHAT</a></li> </ul> </div> Sat, 01 Sep 2018 06:35:31 +0000 Mustafa Orçan 564 at https://fikircografyasi.com Gezi Notları 2018 https://fikircografyasi.com/makale/gezi-notlari-2018 <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Gezi Notları 2018</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><h2><a href="http://www.recepseyhan.com.tr/wp-content/uploads/2018/06/GOETHEN%C4%B0N-LOKANTASI-1.jpg"><img src="/sites/default/files/resimler/avrupa/rs1.jpg" style="float:right; margin-left:20px; width:40%" /></a>Hessen’de Tepesinde Ayyıldız Olan Bir Kule</h2> <p>Farklı zamanlarda birkaç kez gittiğim Avrupa ülkelerinden Almanya-İsviçre-Fransa hattında bu kez farklı gözlemlerim oldu. İlk durağımız <strong>Gieβen.</strong> Bu şehir Hessen Eyaleti'nde ve Frankfurt’un kuzeybatısına düşüyor. Frankfurt’a 80 km. uzaklıkta ve 85 bin nüfuslu. Şehrin birkaç önemli özelliği var. İlki, II. Dünya Savaşı’nda en fazla bomba buraya atılmış ve en büyük hasarı bu şehir almış (6 Aralık 1944). Öyle ki şehirde taş üstünde taş kalmamış. Anlaşılacağı gibi şehir, 1945’ten sonra yeniden kurulmuş. İkincisi; Almanya’da üniversite öğrencilerinin en yoğun bulunduğu şehirlerden biri Gieβen. Kızım bu şehirde yaşadığı için buraya birkaç kez gelmiştim. Şehrin bir diğer özelliği de bir Matematik Müzesi'nin dünyada sadece bu şehirde bulunuyor olması. Müzeyi daha önce ziyaret etmiştim. 2002'de açılan müzeyi 2010'da 1 milyonu aşkın kişi ziyaret etmiş. Müzede matematikle ilgili işlemlerin geçmişi dev maketlerle oyunlaştırılarak verilmiş. Burada, geometrik şekillerden elde edilmiş çok enteresan akıl oyunu ahşap gereçler var.&nbsp; Bu şekilleri bir araya dizerek anlamlı bir bütüne ulaşmak oldukça uğraş istiyor. Orada biraz şekil oyunu oynadım ve yenildim.</p> <p>Şehirde dünyaca ünlü bilim ve sanat adamlarının da izleri var.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p> <p><a href="http://www.recepseyhan.com.tr/wp-content/uploads/2018/06/Kristal-Weilburg-1.jpg"><img src="/sites/default/files/resimler/avrupa/rs2.jpg" style="float:left; margin-right:20px; width:40%" /></a>Rontgen'in kâşifi Wilhelm <strong>Röntgen</strong> (1845-1923) anıtı ve ünlü fizikçinin 1879-1888 arası ders verdiği J. Liebig Üniversitesi burada. Röntgen 1901’de Nobel Fizik ödülü almış. Üniversite bugün de aynı amaçla kullanılıyor. Okulda Justus <strong>Liebig</strong> (1803-1873) de ders vermiş. Almanya'da en az Röntgen kadar ünlü Liebig. Bu zat, organik kimyanın kurucusu, kabartma tozunun ve gübrenin kâşifi. Nobel ödüllü toplam 60 kimyacıdan 42'si Liebig'in talebesi imiş (duydunuz mu Türk üniversiteleri ve onun fen hocaları...) Şehirde, Liebig’e adanmış ve onun adıyla anılan bir de müze var. Ünlü Alman şairi <strong>Goethe,</strong> Wetzlar’da staj yaptığı yıllarda (1772) Frankfurt’a dönerken Gieβen’e uğrar ve günün sonunda açlığını buradaki <em>Zum Löwen</em> adlı lokantada giderirmiş. Bu lokanta, hâlâ lokanta olarak kullanılıyor ve İtalyanlar işletiyor.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p> <p>Wetzlar, Almanya’nın küçük ama tarihi ve tabiat dokusu ile şirin bir şehir. Burada <strong>Weilburg</strong> kasabasına bağlı bir tepenin eteğindeki <em>Kristalhöhle-Kubacher Yeraltı Mağarası'</em>na gittik. (Malumu ilam: Avrupa’da kasaba ile köyler aynı şekilde yapılandırılmıştır.) Burası, dünyanın en gizemli mağarası kabul ediliyormuş. 300 milyon yıllık geçmişi olan mağaranın keşfedilmemiş alanları da varmış. Yerin 70 m. altına indik. Mağarada yer yer akmakta olan kristal dereler var. Şehrin tarihi dokusu özenle korunmuş. Weilburg'da, şehri kuş bakışı seyredebileceğiniz yüksekçe bir yerde konuşlanan Sloβegarten, 17 yy aşiretlerine ait bahçeleriyle ünlü bir şato. Bu şatonun bahçesinde dalları her iki yana uzayan, dolayısıyla bir duvarı yataylamasına saran bir ağaç gördüm. Dönüşte Weilburg’da akşam güneşinin muhteşem bir görüntü sunan batışını izlemenin keyfini de kayda alalım.</p> <p>Giessen’e 7-8 km ötede <strong>Lich-Kloster</strong>&nbsp;yerleşkesinde&nbsp; genişçe bir avlusu olan 17.yy’dan kalma sıkı tahkim edilmiş bir taş bina var. Bina, külliye biçiminde ve civarında korumaya alınmış on beş yirmi kadar tarihi evlerden oluşuyor. Burası, 1940'larda askeri amaçla kullanılmış. Binanın avlusunda, savaşta öldürülmüş 40-50 kadar askere ait anıt mezar bulunuyor. O mekânda, dışarıda, <strong>tepesinde ayyıldız olan bir kule</strong> görünce ilgimi çekti ve yaklaştım. Kitabesinde <em>Abbas Arnsburg</em> yazıyor. Ayyıldız ve Abbas... Bunun bizimle -en azından medeniyetimizle- ilgili olabileceğini düşündüm; fakat bu kule ve kitabe ile ilgili Almanların hiçbir fikri yok. Dolayısıyla kimseden net bir bilgi alamadım. Türkler farkına bile varmamış zaten. Buradaki Türklerin işleri o kadar çok ki (!)… Çocuklarıyla da ilgilenemiyorlar. (Görev yaptığım Augsburg’daki Dom Kilisesi'nin kapısında 2018’e göre 330 yıldır asılı duran&nbsp;<a href="http://www.recepseyhan.com.tr/wp-content/uploads/2018/06/ANSBURG-AYYILDIZ.jpg"><img src="/sites/default/files/resimler/avrupa/rs3.jpg" style="float:left; margin-right:20px; width:40%" /></a> <em>Osmanlı Sancağı’</em>ndan da hâlâ haberleri yoktur orada yaşayan Türklerin.) Burada yıllar önce öğretmenlik yapmış olan dostum M. Nevzat Özdemir'in verdiği bilgilerle zihnimdeki taşlar yerine oturdu: Buna göre; Osmanlı Dönemi'nde çeşitli savaşlarda Almanlara esir düşen çok sayıda Müslüman vardı. Bunların bir kısmı din de değiştirdiler. Bazıları oralardaki kilise mezarlıklarına gömüldüler. Bu konuda yayımlanmış bir de eser var:&nbsp; 1688-1700 arasında Almanlara esir düşen "Bir Osmanlı Askerinin Hatıratı", (aynı üst başlıkla)&nbsp; Temeşvarlı Osman Ağa adıyla Bilge Kültür Sanat'tan&nbsp; çıktı. Anlaşılıyor ki Abbas Arnsburg onlardan biri. Soyadı da bu görüşü doğruluyor.&nbsp; Abbas'ın hikâyesini bilmek isterdim. Mesela nasıl Arnsburg olduğu, oraya anıtını diktirecek ne iş yaptığı vb. (Meraklısı için: Almanya'da Türk İzleri, Latif Çelik; Almanca, 2009; Avrupa'da Türk İzleri Yavuz Bülent Bakiler, 2017; Altan Araslı, Akçay, 3 cilt 2009).</p> <p>Almanya’nın bazı şehirlerinde Pakistanlı <em>Mirza Gulam Ahmet</em> (1835-1908) adına yapılmış camiler var. Ahmediye Camisi olarak bilinen bu camilerin bünyesinde medrese de bulunuyor. Bunların biri de Giessen’de. Bu cemaat mensuplarına göre Risalet, veraset yoluyla sürmektedir ve Gulam Ahmet, Hz. Peygamberin varisidir.&nbsp; <em>Ahmediye Camisi</em> diyanet camisinin hemen bitişiğinden bir arsa alınarak geçen yıl yapılmış. İnşaat sırasında Ditib (Diyanet) camisinin cemaati centilmen davranmış, daha doğrusu mezhepçilik-kabilecilik gibi cahiliye adetlerini işletmemiş ve geniş bir pencere sunmuşlar: “Cuma namazlarını bizim camide kılabilirsiniz inşaatınız bitinceye kadar.” demişler. Bu insani teklife, cemaat mensuplarının verdikleri cevap ilginçtir: “Biz, sizin arkanızda namaz kılmayız.” Sadece Türklerin değil burada yaşayan Müslümanların ortak görüşü, Avrupa’da bu cemaatle İngilizlerin özel olarak ilgilendikleri, her türlü desteği verdikleri yönündedir. Kızımın evine 500 m ötede olan bu camin hem resmini çekmeye hem de cumayı burada kılmaya gittim. Az geç gidip gizlice resim çektim; müdahale ederlermiş çünkü. Namazdan sonra oyalanmış olmalıyım. Evde "lazım" olmuşuz. Telefon da olmadığı için ulakla haber salmış kızım. 11 yaşındaki torun geldi. Eve girerken çocuğun söylediği söz: “Dede, senin yüzünden 1 dakika geç kaldık. Annem saat 15.00'te burada olun demişti ve ben tamam demiştim.</p> <p>Gieβen’e 30 km uzaklıkta bulunan<strong> Marburg</strong>, savaşta, tarihi dokusu zarar görmeyen birkaç şehirden biri ve bu ülkede gördüğüm en güzel şehir. Şehrin tarihi dokusu olduğu gibi korunmuş. Yorumbilimin (hermenötik) iki önemli ismi Hans G. <em>Gadamer (</em>öl. 2002) ve Rudolf <em>Bultmann</em> (öl. 1976); Kant’ın ahlak öğretisi üzerine çalışan filozof Karl <em>Vorländer</em> (öl. 1928) burada doğmuşlar. <em>“Hermeneutik inceleme, varlık incelemesi ve nihai noktada dil incelemesidir”</em> diyen Marburglu Gadamer, uzun bir ömür yaşadı (102 yaş). Gadamer, M. Heidegger’in de talebesi oluyor.</p> <p><img src="/sites/default/files/resimler/avrupa/rs4.jpg" style="float:right; margin-left:20px; width:40%" />Bu şehirdeki Elisa Bethen Kilisesi’nin mimarisi farklı geldi sanki bana. Kilisenin emsallerine oranla çok daha dik çatılı bir görüntüsü var. İçerisi zifiri karanlık. Telefon ışığından yararlanmayı bile düşündüm. Kısmen ışıklandırma vardı ama çok cılız ve yetersiz idi. Ruhuma bir kasvet çöktü ve kendimi dışarı attım. Kilise mimarisinde gözetilen temel husus; insanı kuşatmak, kıstırmak, insanın insan varlığını hâkimiyeti altına almak…<br /> &nbsp;</p> <p>Marburg’daki 16.yy’dan kalma Asilzadeler Şatosu’nun görkemi şehre farklı bir siluet veriyor. Gördüğüm en görkemli şatonun da Alsace-Haut Rihn hattında, Colmar-Strasbourg arasında, yemyeşil üzüm bağlarından geçilip kıvrımlı yollardan çıkılarak ulaşılan 12.yy’dan kalma Haut Königsborg Şatosu olduğunu söylemeliyim. Şatonun içinde asilzadelerin işlettiği şarap işletmeleri atölyesi de var. Zaten bu yol hattına hâlâ <em>Alsace Şarap Yolu</em> deniyormuş.<br /> Marburg Üniversitesinde; <em>Heidegger, Dilthey, Wittgenstein, Schleiermacher, Z. Bauman ve Heidegger; hocaların hocası sayılan Franz Brentano </em>ve<em> Edmund Husserl</em> gibi büyük hocalar ders vermiş. Hocaların burada toplanmaları sebebiyle, felsefede, zaman içinde bir Marburg Okulu’ndan bile söz edildi. (Kurucu: Hermann Cohen, geliştiricileri Paul Natorp ve Ernst Cassirer.) Burada anılan hocaların çoğu daha sonra Freiburg’da ve Frankfurt’ta da ders vereceklerdir. Böylece Marburg’dan sonra bir Freiburg ve Frankfurt Okulu’ndan da söz edilecektir. Bu arada Nietzsche'nin de Basel'de ders verdiğini hatırlatalım. (Basel'e de uğradık ama dönüş yolu olarak) Freiburg’a daha önce, 2004’te gitmiştim. Bu şehir de Trier ve Marburg’dan sonra tarihi dokusu en ince ayrıntısına kadar korunmuş otantik bir şehir.</p> <p><a href="http://www.recepseyhan.com.tr/wp-content/uploads/2018/06/FRANKFURT-fosil-m%C3%BCzesi.jpg"><img src="/sites/default/files/resimler/avrupa/rs5.jpg" style="float:left; margin-right:20px; width:40%" /></a>Almanya’da yaşayan Türkler, 15 Temmuz’un önemli aktörlerinden firari <em>Adil Öksüz</em> ve <em>Zekeriya Öz</em>’ün Freiburg’da, istihbarat gözetiminde özel bir koruma altında saklandığı bilgisine sahipler. Görgü şahitleri de varmış. Bir şekilde Almanya’ya “giren” bu gibi firarilerin ilkin Giessen’e getirildikleri, sonra buradan sıkı bir güvenlik altında dağıtım edildikleri bilgisi ise tartışılmıyor bile.</p> <p>1 Mayıs Cumartesi günü <strong>Frankfurt</strong>’a gittik. Şehrin önemli caddeleri neredeyse boşaltmıştı. Arkada, ana arterlerde ise kıyamet kopuyordu. Burada marjinal gruplar için 1 Mayıs önemli fırsattır. Daha önce Goethe'nin müze evini ziyaret ettiğim için bu kez aklımda Frankfurt'a görülmesi gereken önemli bir mekân olan&nbsp;&nbsp;<em>İnternational Senckenberg Museum (Doğa Müzesi) var.</em>&nbsp;Müze girişinin karşısında orta refüjde şehir aksesuarı olarak yerleştirilmiş bir görsel dikkatimi çekti. Love kelimesinin son harfini Euro’nun simgesi € ile yazmışlar. Batının zamirini deşifre eden bir espri. Aşk gibi metafizik bir değere bile para burnunu sokmuş. Bu müzedeki hayvan iskeletleri 70 milyon yıllık imiş. Keza, M.Ö’sine ait ağaçlar bile korunmuş. Dinazorun mitolojik bir varlık olduğunu sanıyordum doğrusu. Değilmiş.&nbsp;</p> <p>Avrupa’da gittiğim her ülkede şehirleşmeyi bir problem olmaktan çıkmış gördüm. Adamlar bu işi 50 yıl önce halletmişler. Savaş yıkımı, bir bakıma işe de yaramış. Köyler dâhil bütün şehirler, 100 yıl sonrasının şartlarına göre planlanmış.&nbsp;</p> <p><a href="http://www.recepseyhan.com.tr/wp-content/uploads/2018/06/Lowe-Euro-ili%C5%9Fkisi-e1529394405756.jpg"><img src="/sites/default/files/resimler/avrupa/rs6.jpg" style="float:left; margin-right:20px; width:314.927px" /></a></p> <p>Şehirleşmede, her yerde insan unsurunu ve tabiatı ön plana almışlar. (Bunlar ‘gâvur’ oluyor tabii!) Bizim büyük şehirlerin varoşlarındaki (özellikle Bağcılar, Yeni Bosna, K.Çekmece, Güngören, Okmeydanı, Gültepe, Sancaktepe, Kartal, Sultanbeyli, Gaziosmanpaşa, Sultangazi’deki...) sokakların buradaki herhangi bir şehrin bir mahallesi gibi olması için “<em>bir atla yık</em>” biçiminde düzenlenmesi gerekir ki yeşil alana yer açılsın, bu semtler bir şehire benzesin. (Buralar şehir değil, en uygun adıyla “arabesk yerleşke”) Aksi hâlde bu semtler, bir 50 yıl daha ağaçsız yani nefessiz yaşayacaktır. Şu soruyu hep sormuşumdur: Gayrimüslimler eve benzeyen evlerde, insana yaraşır şehirlerde tabiatla kucak kucağa yaşarken Müslümanlar neden kötü binalarda yaşıyorlar, neden kötü şehirler kurdular, neden ağaçları kovdular şehirlerden, neden hayvanlarla iletişimi kestiler? Bu soruların benzerini, o ünlü beytinde, 150 yıl önce Ziya Paşa da sormuştu. Yeni Cumhuriyet, güzel şehirlerin imarı için bir fırsattı ve o kaçırıldı. Bina yaparken hiç olmazsa aracını nereye koyacağını hesap etmemeyi, 30 yıl sonrasını öngör(e)memeyi ise izah edemiyor insan. Yukarıda andığım &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; yerleşkelerimizi görünce medeni bir millet olmadığımızı düşünüyorum bazen; ama bu elbette doğru değil. Medeniyetini kaybetmiş bir milletiz&nbsp; demek&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp; daha doğru olacak. <em>Şehirleşme medeniyet algısıyla doğrudan bağlantılıdır.Müslümanlar medeniyetleriyle birlikte şehirlerini de yitirdiler.&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;</em></p> <p><a href="http://www.recepseyhan.com.tr/wp-content/uploads/2018/06/Mahalle-Almanya.jpg"><img src="/sites/default/files/resimler/avrupa/rs7.jpg" style="float:right; height:150px; margin-left:20px; width:200px" /></a></p> <p><em>&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;</em></p> <p><a href="http://www.recepseyhan.com.tr/wp-content/uploads/2018/06/MONTREUX-2.jpg"><img src="/sites/default/files/resimler/avrupa/rs8.jpg" style="float:left; margin-right:20px; width:60%" /></a>2017 yılı ülkemiz için Avrupa ile ilişkiler bakımından en kötü geçen yıl idi. O yıl Fransız ve Alman televizyonları neredeyse her akşam Türkiye Cumhurbaşkanı aleyhine Tv programları yapıyorlardı. Tr. Cumhurbaşkanı'na hakaret eden ve dövmeli tişörtüyle bilinen bir Alman vatandaşa, bu hakaretinden dolayı burada yaşayan Türklerin şikâyeti üzerine soruşturma açılmış. Federal yasalarda o sırada “yabancı devlet adamlarına hakaret edilemeyeceğine” ilişkin madde varmış ve “bizimkiler” buradan girerekdava açmışlar. Türkiye’yi ikinin biri hukuktan sapmakla suçlayan Alman hukuk birimleri, dava açıldıktan sonra bu maddeyi feshetmiş ve dava düşmüş. Adam da yargılan(a)mamış. Bu gelişimde bu tipi dinmişti sanki. Sebebi de belli: Sonunda, -özelikle bu ülkedeki son seçim sırasında- y aşlı ve etkili bir gazeteci isyan etmiş: “<em>Türkiye Cumhurbaşkanı, Almanya’yı da yönetmeye aday da bizim mi haberimiz yok? Ekonomik sıkıntılarımızın sorumlusu Tr. Cumhurbaşkanı mı? Ne yapıyorsunuz siz?”</em> demiş. Etkili olmuş ve kesilmiş biraz. Herhangi bir Avrupa ülkesinin ikinin biri Türkiye aleyhine "şaşırtıcı" çıkış yapması bütünüyle danışıklı, sistemli ve sıraya konmuş sanki. Orada bulunduğum sırada (Mayıs 2018) sıra Fransa'da idi ve "Kuran ayetlerini tebdil veya tağyir" önerisi ile savdı sırasını. Sanırım sıra Belçika’ya geldi… Bunlar elbette bir amaca mebni ki o biliniyor artık.</p> <p><a href="http://www.recepseyhan.com.tr/wp-content/uploads/2018/06/Frankfurt-FOS%C4%B0L-M%C3%9CZES%C4%B0.jpg"><img src="/sites/default/files/resimler/avrupa/rs9.jpg" style="float:left; margin-right:20px; width:60%" /></a></p> <p>Seçim deyince aklıma geldi. Almanya'da görev yaptığım yıllar... Bir pazartesi sabahı. Okulda Alman öğretmenler seçim sonucunu konuşuyorlar. Cdu kazanmış falan. “Seçim mi oldu?” dedim. Gülüştüler. Meger tv'de olup bitmiş seçim. E, Tv de izlemiyorduk çünkü tv izleyecek kadar vaktimiz yoktu. Bizde olanı anlamakta zorlanıyorum. Bu zamanda şamatalı meydan mitingleri yapmak, caddeleri parti bayrakları ile donatmak, telefona propaganda mesajları göndermek vs insanları geri zekâlı yerine &nbsp; koyma görünüyor bana, baktığım yerden. Bu arada farklı sayılabilecek bir bilgiye ulaştık: Meğer Almanya’nın da kendine has faili meçhulleri varmış. Türkiye ve Erdoğan yanlısı konuşmalarıyla bilinen iki gazeteci faili meçhule kurban gitmiş. Bu bizde pek bilinmiyor.</p> <p>Bir cumartesi günü İsviçre’ye gittik. Yol hedefimizde <strong>Lozan</strong> ve <strong>Montreux</strong> var. İlgimi çekti: İsviçre yollarında, ortalama her 20 km'de bir yol kenarlarında Haç resmi var. Kimi metal kimi ahşap bu haçların ve uzaktan seçilebilecek büyüklükte. İsvirçre’nin paradan para kazanan bir ülke olduğunu; dünyanın haram yiyicilerinin paralarının kasası olduğunu az çok herkes bilir. Şu da biliniyor: İsviçre bağımsız bir ülke değil. Fransiz-Alman-İtalyan kantonlarından oluşuyor. Sadece haram para değil; bu üç devlet sömürgelerden elde edilen serveti de buraya yığmışlar ve ortak bir güvenlik şemsiyesi kurmuşlar. Bu ülkeler İsviçre’ye demişler ki “<em>Lozan, Montreux, Boden See bölgelerinde ortak hâkimiyet kuralım. Buralarda bizim sömürgelerimizden elde ettiğimiz dünya servetimiz var. Servetimizin başında olmamız lazım. Buraları tek başına koruyamazsın zaten”</em> demişler. O da kabul etmiş. Bu kantonların her birinin ayrı başbakanı var.</p> <p><a href="http://www.recepseyhan.com.tr/wp-content/uploads/2018/06/MAONTREUX-PALACE-2018-1.jpg"><img src="/sites/default/files/resimler/avrupa/rs10.jpg" style="float:left; margin-right:20px; width:314.927px" /></a></p> <p>Mağlupların aralarında ihtilafa düştüğü (birine göre devletimizin defterinin dürüldüğü diğerine göre bize nur topu gibi bir devlet ikram edildiği) Lozan ve Montreux ile o imzaların atıldığı oteli merak ediyordum. Montreux, Alp dağlarının eteğinde, Leman gölü kıyısında etkileyici bir tabiat ortamına sahip küçük bir kasaba. Şehrin başında Alpler'in nöbet tutar gibi dikilişi muhteşem. Montrö Anlaşması’yla savaştan yenik çıkmanın ağır bedelini "yabancı gemilerin 100 yıl Boğazlardan ‘beleş’ geçişi" olarak ödüyoruz malum. İste o anlaşmanın (Montrö Andlaşması, 22 Haziran 1936) imzalandığı otel, sırtını şehrin arkasındaki sarp dağların yamacına yaslamış, 82 yıl öncesinden orada yaşananları fısıldıyor kulağıma. Otel bugün de otel olarak kullanılıyor. Bu ve buradaki diğer tarihi otellerde kalmak büyük para imiş. <strong>Montreux Palace</strong>’ın karşısında resim çekinirken -yenilmişlerin bir evladı olarak- mağlubiyete dair tarifsiz, tuhaf duygular yaşadım.</p> <p><a href="http://www.recepseyhan.com.tr/wp-content/uploads/2018/06/LOZAN-R%C4%B0VAGO-PALACE-1.jpg"><img src="/sites/default/files/resimler/avrupa/rs11.jpg" style="float:right; margin-left:20px; width:60%" /></a></p> <p>Havada bulutlar ağıp dönmeye başlayınca, yağmur her an gelebilir, Lozan’ı da aradan çıkaralım dedik. Montreux ile Lozan arası 20 km. Lozan’da ilk işimiz o ünlü anlaşmanın yapıldığı oteli bulmak oldu. O ünlü masada, karşımızda; İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Portekiz, Belçika, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan ve Yugoslavya’nın bulunduğu 24 Temmuz 1923’te atılan o imzalarla Osmanlı devletinin sadece savaşta yenilgisi değil çöküşü de tescillenmişti. &nbsp;Vardığımızda yağmur da ha bastırdı ha bastıracak... Mihmandarım Cebrail Eryurt çekinceli. Güvenlik içeri bırakmaz diye düşünüyor. Kovmazlar ya dedim, daldım. Güvenlik kulübesinde de otel çevresinde de kimse görünmüyordu. El çabukluğuyla birkaç resim çektik. Mağlupların çocukları özgün adı <strong>Beau Rivage Palace</strong> olan bu otelde atılan imzayı 90 yıl sonra da hâlâ tartışıyorlar. Yenilmişlerin çocukları oradan zaferle ayrıldıklarını söyleyedursunlar, Montreux ve&nbsp;<em>Rivega Palaslar,</em> muzafferlerin&nbsp;&nbsp;zenginlikten semirmiş torunlarına kumar “hizmeti” sunuyor. Bu otellerde büyük paralarla kumar oynanıyormuş. Montreux Palace’da yaşadığım tuhaf duyguları burada da yaşadım. Derken yağmur çok şiddetli bastırdı ve oradan ayrıldık. (Yağmur, ne demek istedi?)</p> <p>Karayolunu severim. Almanya'da karayolu kültürü yok veya gelişmemiş. Genelde tren kullanılıyor. Bir farklılık olur düşüncesiyle Fransa'ya kara yoluyla gittim. Aracımız,&nbsp;&nbsp;<em>Strasbourg</em> üzerinden Mulhouse'e yedi saatlik bir yolumuz vardı. Biletin yedeğindeki, (Almanların <em>Fahrschein</em> dedikleri yol güzergâhını ve varışı belirten) <em>bilgilendirme evrakı</em>nda yazılan saatten bir dakika önce Mulhouse'e ulaştı otobüs.</p> <p>Kız kardeşim,<strong> Fransa/Haut Rhin-d'Alsace Bölgesi</strong>’nde&nbsp;<strong>Mulhouse</strong>'da yaşıyor. Bu şehre defalarca geldim. Eski bir Alman kenti olan şehir, II. Dünya Savaşı’ndan sonra&nbsp; savaş tazminatı olarak Fransızlara bırakılmış.&nbsp;&nbsp;Avrupa'nın en zengin Botatik Bahçeleri ve en eski Otomobil Müzesi burada bulunuyor. Müzeye daha önce gitmiştim. Fransa'da herhangi bir mahkeme kararı olmadan sabah evden çıkınca nereye gittiğinizi nerelere uğradığınızı takip veya tespit yetkisi var polisin. Sadece eve baskın mahkeme kararı gerektiriyor. Özellikle para trafiğiniz ve ekonomik hareketiniz takip altındadır. Bizde 2018 başlarında patlak veren Çiftlik olayı düşünülürse bu ikincisinin iyi olduğu da düşünülebilir ama böyle bir girişim bizde Faşizm olarak algılanır. Oysa bu tür uygulamalar burada "devletin egemenlik hakkı" ile açıklanıyor.&nbsp;</p> <p>Bu gidişimde bir şey fark ettim: Avrupa’da büyük nehirlerden -mesela <em>Rehn</em> nehrinden- kollar elde edilmiş ve o kollar şehirlerden geçecek şekilde üzerinden gemilerin yüzebileceği bir kanal gibi düzenlenmiş. Rehn’in Mulhouse kolu kenarında dolaşıyordum. Karşı kıyıda bir tank dikkatimi çekti. II. Dünya savaşından kalma imiş. Etrafı biraz düzenlenmiş o kadar. Hiçbir koruması yok. Hırsız Avrupa’da da var. Onlardan biri çıkıp da o tankı parça parça söküp hurdacılara satmayı düşünmüyor. Biraz ilerleyince yine nehir kıyısında bir anıtla karşılaştım. Anıtı okurken Morocco adıyla karşılaşınca&nbsp; irkildim. Bu, Müslüman bir ülke (Fas) adıydı. Rusya, Belçika, İngiltere, İtalya, Fransa gibi ülkelerin, sömürgelerinden getirdiği insanları âlî menfaatleri için savaşlarda kullandığı biliniyor.&nbsp;Mihmandarıma tercüme ettirdim. Tam da aklıma gelen gibiymiş: Gördüğüm anıt&nbsp; Fransızların Fas'tan getirtip burada kırdırdığı seçkin, özel birlik adına dikilmiş. "Savaşta Öncelikli Ölmesi Gerekenler Anıtı da diyebiliriz buna. Führer, 1944'te 38 Faslı Müslüman’ı burada pusuya düşürüp imha etmiş. Müslümanların zaferlerinin de inhitatının da Avrupa'da somut izleri var ve bunlardan Türklerin de Kürtlerin de haberi yok.</p> <p><a href="http://www.recepseyhan.com.tr/wp-content/uploads/2018/06/PROF%C4%B0L7-1.jpg"><img src="/sites/default/files/resimler/avrupa/rs12.jpg" style="float:left; margin-right:20px; width:314.927px" /></a></p> <p>Gezip dolaşırken açlık giderme telâşı sardı. Ben diyeyim imbis siz deyin lokanta... Dönere talimden başka şans yok. Onun da tadı yok. Avrupa’da -malumu ilam olacak- etin de sebze ve meyvenin de tadı yok. Derken gök gürültüsü gibi bir ses zuhur etti ki yeri göğü inletmekte. Bir dönüp baktım ki bir Fransız hatun bir tomar peçete ile burnuna operasyon düzenliyor. Almanlarda görmüştüm de Fransızlarda görmemiştim. recepseyhan.com.</p> <p><strong>Resimler (sırayla)</strong></p> <p>1. Zum Löven-Lokanta 2-Krsital Mağara 3-Ayyıldızlı Kule 4-Marburg 5- Frankfurt Doğa Müzesi,6- Bir Yerleşim 7-Love-Euro İlişkisi 8- En küçük Dinazor, 9- Leman Gölü, 10- Montreux Palace-Montreux, 11- Rivega Palace-Lozan</p> <p>&nbsp;</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/recep-seyhan" lang="" about="/yazarlar/recep-seyhan" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Recep Seyhan</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Cu, 06/22/2018 - 15:27</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kategori/seyahat" hreflang="tr">SEYAHAT</a></li> </ul> </div> Fri, 22 Jun 2018 12:27:37 +0000 Recep Seyhan 554 at https://fikircografyasi.com Paris'in Orta Yeri Ayasofya https://fikircografyasi.com/makale/parisin-orta-yeri-ayasofya <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Paris&#039;in Orta Yeri Ayasofya</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>Uzun bir süre sırada bekledikten sonra Notre Dame Kilisesi'ne girebildik. Haşmetli bir kapıdan içeri girerken aklıma ne <em>Anthony Quinn</em> 'in başrol oynadığı <em>Hollywood</em> yapımı sinema filmi ne de çocuklarımla izlediğim <em>Walt Disney</em> yapımı çizgi film geldi. Anlaşılmaz şekilde birden, bu kilisede cereyan etmiş, iki ayrı olayı hatırladım. İlki ölümle, ikincisi tutuklama ile sonuçlanmıştı...</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/fransa/paris/notre_dame_kapisi_onunde.jpg" style="float:left; margin-right:20px; width:50%" />21 Mayıs 2013 tarihinde aşırı sağ görüşlü yazar Dominique Venner; ''tembel ruhları karanlık uykularından uyandırmak'' için Kilise'nin içerisinde intihar eder. Bu tembel ruhlar Avrupa çökerken seyirci kalan aydınlardır. İleri sürdüğü gerekçe ise çok farklıdır. O yıl yüzbinlerce insanı Paris sokaklarına döken, 'eşcinsel' evlilikleri yasaklayan yasanın iptal edilmesidir. Ölümünden hemen önce yazdığı son kitap 'Batılı Samuray'ı dikkate alırsak yazarın başka bir amacı bulunduğundan şüphe edebiliriz. Son kitabına göre; Venner'in dünya görüşünün ve siyasal bakışının özeti şudur: Avrupa sonu belirsiz bir 'kış uykusuna' yatmıştır! Tarih ve kimlik köklerinden kopmuş bir Avrupa iç ve dış 'düşmanlar' ile boğuşmaktadır. Büyük nüfus göçü yüzünden Avrupalılar kendi ülkelerinde azınlık durumuna düşeceklerdir!</p> <p>Keza 1966 yılında Der Spiegel dergisi ile yaptığı bir röportajda Heidegger, ''<em>Bizi ancak Tanrı kurtarabilir</em>'' demişti. Venner de ''önce mistik, sonra politik' açılım diyor. Böylece bir medeniyetin metafizik temeller üzerinde yükseldiğini ya da çöktüğünü belirtmek istiyor. Batı'da dini hayatı ancak Noel ya da Paskalya günlerinde sezebilirsiniz; onu da piyasanın kışkırtmasıyla. Dini ritüellerin dibe vurduğu Avrupa'da, nedense aynı günlerde satışlar hep tavan yapar...Yine onunla yapılan son konuşmada Venner; ''Nasıl Şiva'nın, Muhammed'in, İbrahim'in ve Buda'nın çocukları kendilerini buldularsa, Homer ve Odesse'nin çocukları da kendilerini bilecekler'' demektedir. Lakin ikibin yıldır Batı'nın kendini tanımlarken başvurduğu, uygarlık burcuna diktiği 'ana figür' bu açıklamada eksiktir: Hz. İsa.</p> <p>Bugün artık Avrupa'da bir peygamber olarak Hz. İsa'nın mesajını dinleyen kalmadı! Onun en temel mesajı, Allah'ın mutlak birliğine iman ile O'nun egemenliğine girmek çağrısı olmuştur. O, yaklaşan hesap günü konusunda insanları uyarmış ve dönemindeki çarpıklıklara karşı tavır almış, hukukun üstünlüğünü ve ahlakın önemini vurgulamıştır. Ayrıca 'Avrupa bizim mabedimiz' diye haykıran Batılı aydınların da çağımızda nesli tükenmiştir.</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/fransa/paris/notre_dame_sira.jpg" style="float:left; margin-right:20px; width:50%" />Venner, Nietzsche'nin eteğine tutunmuş bir müşrik. Yalnızca halkın dinine saygı duymaktadır. Afrika ve Mağrip ülkelerinden Fransa'ya göç eden mülteciler konusunda kayıtsız kalmış Kilise'ye ateş püskürmektedir. Ona göre; özünde şiddete karşı ve barış yanlısı olan evrensel bir din Avrupa'nın güncel sorunlarına çare olamaz. Dine sarılmak yerine Antik Yunan medeniyetinin manevi temellerine geri dönmeyi tavsiye ediyor Venner. Yalnız burada - hayata ve tabiata 'sır' üfleyen - Homer'in Tanrılarını yardıma çağıran bir ateist konuşuyor. Zihinlerde kireçlenmiş güç ve iktidar alegorisini teyakkuza geçirmeyi hedefliyor. O, elbette ahirete inanmıyordu. Ölürken, ''insanın özü kendi varlığındadır, başka bir dünyada değil'' diye bağırmıştı. Kısaca; kader burada ve şimdi tecelli ediyor, demek istiyordu. İlahi bir dinin kutsal mabedinde - Aristoteles gibi - antik çağların sığ bir geleneğine sığınıyor aşırı sağcı yazarımız. Birkaç yandaşı bu eylem karşısında şapka çıkardı. Ama merkez medya suskun kaldı; intihar eden kişinin islam ve yabancı karşıtı slogan atmamasına hayıflandı. Keşke Paris Belediyesi önünde şakağına kurşun sıksaydı, diyen politikacılar çıktı. Ama Notre Dame derin anlamı olan sembolik bir seçim. Batı medeniyetinin sözde düşmanlarının eline geçmiş bir alan Kilise. En azından Fransız ırkçıları böyle görüyorlar. Batılı estetiğin en güzide ve en görkemli yapıtlarıdır katedraller. Ne yazık ki, şimdilerde turist kaynıyor ortalık, tıpkı burada olduğu gibi. Yılda yaklaşık 15 milyon yabancı ziyaret ediyormuş burayı. Kutsal ruhun bu tapınakları terk etmemesi için gerekçe kalmamış sanki. Yeni bir Ayasofya doğuyor Paris'in orta yerinde belki...</p> <p>&nbsp;</p> <p>Hamiş: Viktor Hugo ünlü eseri 'Notre Dame de Paris'i yazarken her akşam kilisenin kulesine çıkar; hızla değişen Paris şehrinin manzarasını izler ve üzülürmüş. Onun her gün uğradığı bu kilise Fransız İhtilali sırasında işgale uğramış, devrimciler tarafından yakılıp yıkılmıştır. 19. Yüzyılda Notre Dame Katedrali'nin bakımsızlık nedeniyle yıkılması istenir. Kahramanımız Victor Hugo derhal kaleme sarılır ve bir roman yazar. 1831 yılında yayınlanan, Fransız İhtilali sonrası Fransa’nın karanlık günlerinden kesitler veren, Notre Dame'ın yıkılmasını önleyen işte bu romandır.</p> <p class="rtecenter">II.</p> <p>Tesadüfler kaderin ayrılmaz bileşenleri midir? Olabilir. Notre Dame, Seine nehri kıyısında kurulmuş bir kilise. Buraya çok uzak olmayan bir noktada Seine boyunca eski kitaplar satan 'sahaflar' sıralanmış. Birinde bir kitap gözüme ilişti: '<em>Tanrı öldü mü?</em>'. Eser 1954 yılında yayınlanmış. Yazarı Michel Mourre. 1950 yılında Notre Dame kilisesinde düzenlenen Paskalya Ayini'nde kasıtlı olay çıkarmış bir isim...Keşiş kıyafeti giymiş bir vaziyette gizlice kürsüye çıkar ve 'Zerdüşt Böyle Buyurdu' edasıyla elindeki metni okur: '' Size hakikati söylüyorum:Tanrı öldü. Ilık dualarınızı kustuk / Çünkü onlar Avrupa'nın savaş meydanları üzerinde tüten pis dumanlardı / Tanrı'nın öldüğü bir dünyanın trajik ama yüce çölüne sığının /Yeryüzü çıplak ellerinizle yenilenesiye dek orada kalın / Bugün, kutsal bir yılın Paskalya'sında / Onurlu ellerinizle / Göğe kalkmayan ellerinizle / Notre Dame çatısı altında / Tanrı'nın öldüğünü, insanın ise yaşamakta olduğunu ilan ediyorum.''</p> <p>Olayın ardından Mourre ve çömezleri hemen tutuklanır ve psikiyatri kliniğine yatırılır. Bu rezaleti Fransız kamuoyu aylarca tartışır. Aradan uzun bir zaman geçmeden Mourre ve arkadaşlarının din düşmanı olmadıkları anlaşılır. Aksine dini terbiye almış kimselerdir. Vaaz, Johanna İncili'nde geçen ''Ne soğuk ne de sıcak'' ayeti kapsamında kullanılan 'ılık' müminlere yöneliktir! Zira Tanrı onların dualarını kabul etmemekte, gerekirse 'kusmaktadır'.&nbsp;</p> <p>Mourre hayatında sayısız kırılganlıklar ve çözülmeler yaşamış biri. Çocukluktan beri örnek aldığı tek kişi mimar, sosyalist ve din karşıtı olan babasıdır. Ulusal bayramlarda evin penceresine kızıl bayrağı asar, çalışma odasının duvarlarını sosyalist idollerin resimleriyle donatırmış. Çocuklukta yaşadığı ilk şok kanser hastası annesinin erken ölümü, ikincisi 1940 yılında Paris'in Alman işgaline uğramasıdır. Bu işgal sırasında III.Cumhuriyet'in - kartondan ev misali - çökmesi, ve onunla birlikte babasının kendini adadığı 'putların' devrilmesi onu derinden sarsar. Bir zamanlar sokakları zafer şarkılarıyla akın akın dolduran kalabalıkların, yani halkın iradesi bunlardan biridir. Tren istasyonlarını dolduran ''umutsuz ve ödlek yığınların, çünkü beyinleri eksiktir, demokrasi rüyasına duydukları inancı yitirdiklerini'' düşünür. ''Halk korkudan bitikti, çünkü terk edilmişlerdi. Başlarına bu musibeti saran özgürlüğe lanet okuyorlardı.'' Yeni koşullar yüzünden siyasi ideallerin havada buharlaştığını, insanların uysallıkla yeni duruma çok çabuk ayak uydurduklarını gözlemlemişti. Hatta babası da özgeçmişini silmiş, sanılanın aksine sıkı devrimci olmadığı keşfetmişti! Öyle ya, Nasyonal Sosyalizm de bir çeşit sosyalizm sayılırdı! İnsan, her devrin adamı olmayı bilmeliydi!</p> <p>Mourre, yeni yönetim döneminde kendini bir yere bağlı hissetmez, ulusal ya da dini bilinçten uzak durur. Birşeyler yapmış olmak için 1944 yılının ilkbaharında bir gençlik örgütüne katılır, onlar da işbirlikçi çıkar. ''O zamanlar erdemli insan olmak duygusu yoktu içimde. Aile terbiyem de o duyguyu uyandırmaya yetmedi. Çocukluktan beri bir vatan ideali taşımadım kafamda; babam uykusunda bile 'enternasyonalizm' marşı söylerdi. Faşizmin de yaratmak istediği şey o değil miydi?''.</p> <p>Mourre geriye dönüp baktığında; cesur yüreklerin direnişe katıldıklarını, aciz beyinlerin cepheye koştuklarını tespit eder. Zaman taşın altına elini koymayı gerektirmiş olabilir, der. Ancak bu gençlerin hepsi üzerinde doğdukları topraklara yabancılaşmış kimselerdir. Vatan sevgisi ile millet aşkı onlara belletilmemiştir. O yüzden dünyalarını gerçekler temelinde değil, aksine hayaller zemininde kurmaya kalkmışlardır. II. Dünya Savaşı'ndan sonra hakkında açılan 'ihanet' davasına bir anlam veremez, zira hafızasında onu ülkesine ve milletine bağlayacak tek bir iz yoktur. Bir süre cezaevinde yatan 17 yaşındaki Mourre muhafazakar çevrelere takılmaya başlar. Ulusalcı gazeteci-yazar Charles Maurres ile tanışır. Yüzlerce yılın birikimi olan gelenekler, düşünce biçimleri, yaşam tarzları ile barışır. Evine ve ailesine tekrar kavuşmuş bir çocuğun heyecanını duyar. Gerçekleri öğrenmek için bilgi açlığı çekmektedir. Sağcı basında okuduğu herşeyi - kayıtsız şartsız – benimser. Komünistlerle sokak çatışmasına bile girer.</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/fransa/paris/notre_dame_icerisinde_ben.jpg" /></p> <p>En sonunda mutlak hakikate susadığını hisseder yazar. Yeni bir arayış başlamıştır. Tüm yollar eninde sonunda Roma'ya çıkacaktır. O da kendini 18 yaşında Kilise'de vaftiz ettirir. 1 yıl sonra da taşrada Dominik Tarikatı'na ait bir bir manastıra kapanır. Dünya hayatı dışında kendine yurt arar ama eski huzursuzluk ve yetersizlik duygusu peşini bırakmaz. Tekrar Paris'e döner. Çoşkusu azaldıkça imanı da zayıflar. O Tanrı'yı insanlar onu terk eder. Sartre ve Camus'un romanlarında okuduğumuz&nbsp; yalnızlık ağının içine düşer; artık topluma yabancılaşmış ve köklerinden koparılmış bir isyankardır. Geçmişten bakiye tek bir açık hesap kalmıştır. Bıkkınlık ve mutsuzluk içinde Notre-Dame'ın yolunu tutar. Amacı 'müminlere' bir ders vermektir. Yukarıda bahsettiğimiz o skandala imza atar.</p> <p>Geriye dönüp baktığında kusur işlediğini kabul ediyor yazar. ''Tanrı'nın dışında hiçbir şeye erişmek mümkün değil. Yaşamın kaynağında ve kurtuluşumuz için ilahi yasalar işlemeye devam ediyor...Ve Tanrı, hiçbir beşeri ayıp ve utancın kirletemeyeceği bir umut olarak hala yüreklerimizi ısıtıyor.'' Mourre, sonraki yıllarda münzevi bir hayatı tercih etti ve unutulup gitti. 1977 yılında öldüğünde geriye bir çok eser bıraktı. Onlardan biri Paris'te benim elime düştü. Kader işte...</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/alaattin-diker" lang="" about="/yazarlar/alaattin-diker" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Alaattin Diker</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Pa, 04/22/2018 - 23:17</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/kategori/seyahat" hreflang="tr">SEYAHAT</a></li> </ul> </div> Sun, 22 Apr 2018 20:17:18 +0000 Alaattin Diker 548 at https://fikircografyasi.com Şehrin Geri Dönüşü* https://fikircografyasi.com/makale/sehrin-geri-donusu <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Şehrin Geri Dönüşü*</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p>I.</p> <p>Mek<em>â</em>n Londra'da bir kahve. Zaman<em> bir ikindi vakti. </em>Karanlık erkenden çökmeye başlamıştır. Pencere kenarındaki masada tek başına oturan bir adam gelen geçeni sürekli izlemektedir. Gaz lambalarının loş ışıkları altında tüccarlar, asilzadeler, memurlar ve işçiler sırayla arz-ı endam ederler. Birden gizem dolu yaşlı bir amca dikkatini çeker. Adam kahveden çıkar, onu takibe başlar. Yaşlı adam caddelerde, meydanlarda, dükkanların önünde saatler boyu seyirterek dolaşır. Takipçi ile takip edilen akşamın ilerleyen bir saati herşeyin başladığı kahvenin önünde tekrar dururlar.</p> <p>Kahvede oturan bir gözlemci, sahne olarak şehir merkezi ve aylak aylak dolaşan bir adam. Edgar Allen Poe bu tuhaf öyküyü 1840 yılında yazmış: <strong><em>The Man of the Crowd</em></strong>. Sonunda anlatıcı yaşlı adamın önüne çıkar ama yaşlı adam onu yok sayar, yürümeye devam eder. Sanki adam şehir tarafından yutulmuş gibidir. Ne onu takip etmek ne de sırrına ermek mümkündür. Öykü de zaten; 'Ne ona ne de eylemine akıl sır erdiremeyeceğim' diye biter.</p> <p><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/fransa/paris/paris2.jpg" /><br /> <br /> Fransız şair Baudelaire, Poe'nin bu öyküsüne bayılır. Öyküden hemen şair ruhuna hitap eden bir özne çıkarır: <strong><em>Flaneur</em></strong>. Artık kişi kendini özgürce geliştirebilecek ve aynı zamanda yeni bir maceranın kaynağı sayılacak kalabalıkların bir parçası olabilecektir. <em>Anonimlik ve bireysellik</em> bu yeni kimliğin yapı taşlarıydı. İşte böyle bir hayatı ancak bir metropol sunabilirdi: <strong><em>Paris</em></strong>. Artık kamusal alan olarak caddenin doğum saati gelmiştir Batı'da. Evleri terk etmek ve kalabalıklar arasına karışmak insanlara cazip gelmeye başlar. Havalar kötü, yollar çamurlu olsa bile Parisli vatandaşların gezebilecekleri lüks pasajlar vardır.</p> <p>1830 yılında 21 adet üzeri örtülü alışveriş caddesi bulunmaktadır Paris'te. Özellikle eğitimli ve zengin çevrelerin gezerek vakit öldürecekleri mekanlara dönüşür bu pasajlar. Burada yalnızca büyükşehir 'stresi' sözkonusu değildir. Alman sosyolog Max Weber'i hatırlayalım: Sanayileşme ile birlikte işbölümü ve uzmanlaşma artmıştır. Aylaklık aynı zamanda bu kapitalist gelişmeye karşı bir tepkidir. Öyle ki, 1840larda bu pasajlarda - Benjamin'in naklettiğine göre - kaplumbağaların gezdirildiği söylentileri çıkar. [Osman Hamdi Bey 1860 yılında Paris'e okumaya gelir!]</p> <p>Benjamin aslında bıkkın şehirli '<em>gezek</em>'ten çok fazlasını keşfetmek peşindedir. Baudelaire'den Flanör kavramını alır; onu, '<em>aylak</em>' olmaktan çıkarıp '<em>düşünürgezer</em>' haline getirir. Yeni bir şehir algısı geliştirir. Poe'nin öyküsündeki anlatıcı gibi Flanör şehir hayatının şifrelerini çözmekte; yoldan geçen her yüzde ya da her köşe başında bir sır aramaktadır. O artık – Baudelaire yaşadığı çağda yaygın olduğu biçimde – bir fizyoloji ustası ve karakter falcısı olmuştur. Başka bir deyişle çevresine aşırı duyarlı bir ediptir. ''Bakmak için pazara çıktığını söyler ama gerçekte amacı müşteri bulmaktır.'' Benjamin bu tavrın temelinde bir gazetecilik dürtüsü sezer.</p> <p>Bugün artık şehirleri aylaklar gibi dolaşmıyoruz. Bir zamanlar flanörlerin gözbebeği olan yerler, müzeler, pasajlar, kütüphaneler birer '<strong><em>City</em></strong>'e dönüştüler. Tüketim toplumunun rüzgarına kapıldılar. Şehir hayatını gözlemleyerek keşfetmek ve tanzim etmek peşine düşen yeni 'Flanör'ler türedi zamanla. Onları; bir bakıyorsunuz Tüyap Kitap Fuarı'nda, bir bakıyorsunuz İstanbul Sinema Günleri'nde, bir bakıyorsunuz Boğaziçi Koşusu'nda görüyorsunuz...Avrupa'da da durum farklı değil. Eksiği yok, fazlası var! Street Day, Love Parade, City Fest olarak sürüp gidiyor bu silsile... Flaneur yerine Passerby kullanılması, müzik ve sanat festivalleri ile spor etkinliklerinin düzenlenmesi olayın yönünü - gerek biçim gerek içerek olarak - tamamen değiştirmiş gözüküyor. Kısaca, flanör için şimdiden başka bir isim aranılsa yeridir.</p> <p>Alman yazar Bortho Strauss bu yeni kimliği farklı anlatmaz: ''İlgisiz <em>ve kayıtsız biçimde, dinlenmeye ve iletişim kurmaya izin vermeyen, sürekli aynı mobilyalarla donatılmış altgeçitleri ve alışveriş alanlarını hızla geçip gidiyor.''(Passanten, 1981) Kitabın ilerleyen bir yerinde yazar bu bağlamda - Adorno'nun 'Minama Moralia'sına nispet ederek - şunu söyler: ''</em><em>Diyalektik olmadan daha aptalca</em> <em>düşünürüz; ama öyle olmalı:onsuz</em><em>.'' Öyle mi olmalı? Belki!</em><br /> <br /> II.</p> <p>Yahya Kemal'in Paris'e kaçtığı 1903 yılında şehrin nüfusu 2 milyonun üzerindedir. Dar alanda sefahat ve sefalet iç içe geçmiştir. 21.yüzyılda Paris'in nüfusu yine 2 milyonun üzerindedir ama o iç içelik kalmamıştır. Zengin ve fakir artık geniş alanda kendi muhitlerinde mutlu mutlu yaşayıp gitmektedir! Walter Benjamin '<strong><em>Pasajlar</em></strong>' kitabını yazdığı yıllarda(1927-1940) Paris'i çağdaşlık merkezine koymayı ihmal etmez, çünkü Paris geceleri artık Yahya Kemal'in zamanında olduğu gibi karanlık değildir. Batı'nın başkenti aydınlığa boğulmuştur! Benjamin yalnızca pasajlar, sergiler ve caddeler hakkında yazmaz; fahişeleri, piyasaya çıkmış yeni ürünleri ve Paris modasını da anlatır Pasajlar'da.</p> <p>Edebiyatçılar genelde şehirleri imgeleştiriyor. Ne yazar bir rehber ne de roman bir kılavuz. Önümüzde 'anlatılan' bir şehir duruyor yalnızca. Mesela; Orhan Pamuk'un Kar romanını okurken Kars'ı merak etmeye başlarsınız. İlk kez Louis-Sébastien Mercier 1781 yılında yayınlanan '<em>Le Tableau de Paris</em><em>' kitabında büyükşehir hayatını tasvir eder. Çizdiği resimlerde evlere ve yollara yer yoktur; vurguladığı tek şey geleneklerdir, Fransız Devrimi öncesi görülen toplumsal çelişkilerdir. Kendine yabancılaşan şehrin karşısına 'cennet' kasaba ile köyü koyar.</em><br /> &nbsp;</p> <p>Balzac; Dante'nin 'İlahi Komedya'sından esinlenerek yakıştırdığı '<em>İnsani Komedya</em>'da Paris'i bir bütünlük içinde ele alır. Kendisini Fransız halkının katibi olarak gören Balzac; gördüğü her şeyi yazmayı, yaşamın her yönünü düşünmeyi ve küçük evreni düzeltmeyi görev olarak bildi. Romanlarında iki bine yakın karakter çizen Balzac Fransız toplumunun son 500 yılına ışık tutmaya çalışır. Her birinde zaman ve mekân duygusu hemen belli eder kendisini. Anlattığı olayların nasıl bir atmosferde cereyan ettiğini sanki oradaymış, o insanlarla birlikte yaşıyormuş gibi hissederiz.</p> <p>Balzac; duygular ve tutkular için farklı karakterler geliştirmiş ve toplumsal dönüşümün etkisini edebiyat yoluyla açıklamaya çalışmıştır. Ona göre; mekân ve kişi arasında derin bir ilişki, hatta güçlü bir nedensellik vardır: Örneğin, binaların çatı katları yoksul insanlara aittir, birinci katlar ise zenginler tarafından tutulmuştur. Ve herbiri yaşadıkları şehri temsil eder. Fransız Edebiyatı'nda kısa bir gezinti yaptıktan sonra yine Paris seyahatimize geri dönelim. Çünkü tam burada 2001 yılında çevrilen '<em>Moulin Rouge'</em> filmini hatırladık. Orada yoksul İngiliz yazar başarılı bir artist olma hayali kuran bir fahişeye aşık olmuştur. Olayın geçtiği yerde bugün <strong><em>Kırmızı Değirmen</em></strong> yükseliyor ve caddenin her iki yanı 'Sexshop'lar ile dolu. Zıtlık yaratmak için (ya da bölgede olduğu için), daha önce Yahya Kemal ile Ahmet Hamdi'nin sıkça takıldığı muhit Montmartre ile 1871 Alman-Fransız Harbi'nde ölen 50 bin Fransız askerinin anısına Paris'in en yüksek tepesine inşa edilen <strong><em>Sacré-Cœur Kilisesi</em></strong>'ni ziyaret etmiştik. Uhrevilik simgesi Kilise ile dünyevilik simgesi Değirmen hergün aynı acı gerçek ile yüzleşiyor. Modern zamanların ayıplarını birbirlerinin yüzüne çarpıyor. Biri öğütüyor insanı, diğeri diriltiyor...</p> <p><em><img alt="" src="/sites/default/files/resimler/ulkeler/fransa/paris/paris1.jpg" /></em></p> <p>Fransız toplumu Baudelaire'in de ilgi alanına girer. Ama şair, toplumun yapısında bir gizem bulmak için uğraşır. 36 yaşında Paris'i anlamaktan vazgeçmiştir. Artık hisler peşinde koşmaktadır. Kalabalıkları durduracak, onlar üzerinde şok etkisi yapacak duyusal izlenimler aramaya koyulur. Çünkü 'şok' kentsel algıyı yaratan şeydir, çünkü çağdaş yaşamda herşey katlanılmaz olmuştur, çünkü&nbsp; toplumsal yaşamı mümkün kılan ölçüler erimiş ve yeni sosyal gerçekliği çekip çeviremez hale gelmiştir. Yeni olan tek şey burada – ağır ve iğrenç düşse de – büyükşehir dünyasının şiire dönüşmüş olmasıdır. Ama o günkü Paris gerçekten öyle bir şehirdi. Şair yalnızca mevcudu yansıtmıştır. Öyle ki, kirli ve yasak işlerin döndüğü birçok semtte ancak 1958'den itibaren kamu denetimi sağlanabilmiştir.</p> <p>Baudelaire'in amacı toplumu sarsmaktı ve '<em>Kötülük Çiçekleri</em>'(1857) ile bunu başardı. Dar görüşlü ekabir zümrenin değer yargılarındaki ikiyüzlülüğü ortaya çıkarıyordu bu şiirler. Şiirlerinde Baudelaire, çarpıklıklardan hamile kalan bir toplumun taktığı sevinç ve hüzün maskelerinin bir özgünlük kaybına uğradığına işaret ediyor. Büyük şehrin ikiyüzlülüğünü - belki - abartarak dillendiriyor. Paris'i Hıristiyan ahlakı bağlamında bir fuhuş yatağı olmakla suçluyor. Emeğin sömürüldüğünü dile getiriyor. Ancak onu asıl büyüleyen yerdiği bu çirkinliktir, modern şiire nüfuz eden ve daha sonra şehir edebiyatının ayrılmaz bir parçası haline gelen bir belirsizliktir.<br /> <br /> Baudelaire tarafından aktarılan izlenim, Berlin, Roma veya Londra gibi her büyük şehirde ve özellikle İstanbul'da yaşanmaktadır. İnsanların yollarda koşuşturduğu, etrafta türlü satıcıların kol gezdiği, para için şarkılar söylendiği yoğun bir şehirde metro adeta başrolü üstlenir. Kimsenin önünü kesmeden tarihi mekanları, kamusal alanları, toplumsal etkinlikleri rahatça dolaşmak mümkünleşir.</p> <p>19. yüzyıl sonlarına doğru Fransız Edebiyatı'nda 'natüralist' bir yakınlaşma gerçekleşir. Bu değişimi en erken yorumlayan -&nbsp; <em>La ventre de Paris(1873) </em>romanı ile – Emile Zola olur. Romanın konusu Paris'in göbeğinde bulunan 'Toptancı Hali'nde geçmektedir. Tıpkı 'impresyonist' ressamlarda olduğu gibi 'görmek' ön plana çıkmaktadır. Şehre gelen her yabancının 'başı döner' ve ona bir istikamet çizen, hayatına mana katan bir Kilise keşfedinceye dek intibalarını nasıl birbirinden ayıracağını ya da nereye yerleştireceğini bilemez. Çelik ve camdan inşa edilen 'Toptancı Hali' ilerlemenin kilometre taşıdır ve Zola, oradaki emekçilerin çalışma koşulları ile ilgilenmesi gerektiğini düşünür.</p> <p>Tüm duyuların ayarının bozulması, her şeyin eşzamanlı varoluşu, her zaman hayata eşlik eden hız. Şehirde karşılaşılan yeni, tuhaf, görsel, işitsel herşey bir bakıma duyularımızı yenmiştir. Ya küçük bir cafede ya da bir mescidde sesssizliğin ve dinginliğin huzurunu yakalayabiliriz ancak...</p> <p><em>* </em><em>Walter Benjamin </em><em>v</em><em>e </em><em>Yahya Kemal üzerine hazırlamakta olduğum yazımın önsözü olarak okuyunuz.</em></p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/alaattin-diker" lang="" about="/yazarlar/alaattin-diker" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Alaattin Diker</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Sa, 03/27/2018 - 07:00</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> <li><a href="/kategori/seyahat" hreflang="tr">SEYAHAT</a></li> </ul> </div> Tue, 27 Mar 2018 04:00:41 +0000 Alaattin Diker 542 at https://fikircografyasi.com