HUKUK https://fikircografyasi.com/ tr Efsanelerin Gölgesindeki İstanbul Sözleşmesi https://fikircografyasi.com/makale/efsanelerin-golgesindeki-istanbul-sozlesmesi <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Efsanelerin Gölgesindeki İstanbul Sözleşmesi</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="text-align-justify"><strong>Bu yazının amacı gerçeğin üstüne çöken katmanları temizlemektir. Ortaya çıkan hakikat okuyucunun takdirindedir.</strong></p> <p class="text-align-justify">İstanbul Sözleşmesi temelinde toplumda bir ayrışma yaşanıyor. İmza ve onay sürecinin şaibeli olduğunu, Türkiye’nin iradi davran(a)madığını ileri süren toplumsal bir kesim var. Onlara göre <strong>yetkililer eksik bilgilendirilerek, yanıltılarak </strong>bu tuzağa düştüler. Bu iddiayı destekleyenler arasında, yakın zamanda “Neyi onayladığımızı bilmeden el kaldırdık” sözleriyle nedamet getiren iktidar milletvekili de var.</p> <p class="text-align-justify">Bu suçlamaların sahipleri oldukça huzursuz ve kaygılı. Sözleşmenin kadın-erkek eşitliği görüntüsüyle cinsiyetsiz bir toplum kurguladığını, eşcinsellere alan açarak sapkınlığa çanak tuttuğunu, bireyi aileden kopartarak aileyi parçaladığını, ahlak ve namus gibi değerleri yok saydığını iddia ederek sözleşmenin feshedilmesini istiyorlar.  </p> <p class="text-align-justify">Sözleşmeyi savunanların kaygısı da daha düşük seviyede değil. Kadına yönelik ve aile içi şiddetle mücadelede vazgeçilemeyecek bir metin olduğunu, sözleşmeyi feshetmenin şiddetle mücadelede ilmek ilmek edinilen kazanımların kaybı olacağını, sözleşmenin devlete yüklediği ödevlerin hala yerine getirilmediğini, bu nedenle şiddetin ve kadın cinayetlerinin aynı hızla devam ettiğini, sözleşmenin kesinlikle ithal bir metin olmadığını, hazırlanmasında Türkiye’nin de yoğun katkısının bulunduğunu, imza ve onay sürecinin oldukça bilinçli ve şeffaf yürütüldüğünü belirtiyorlar. </p> <p class="text-align-justify">Bu süreç birbirini anlamaya çalışmaktan çok <strong>karşılıklı suçlamalarla</strong> devam ediyor ve sözleşme taraflarca masaya yatırılarak <strong>aslında ne olduğu veya ne olmadığı</strong> sakince, rasyonel bir dille tartışılabileceğe de benzemiyor. Bu yazıda sözleşme hakkında kısaca nesnel bilgi verilecek; imza/onay sürecinin şaibeli olduğuna, lgbt bireylere alan açtığına, Türkiye’nin hiçbir çekince koymadan imzalanmasına ilişkin bazı itirazlar değerlendirilecektir.</p> <p class="text-align-justify">Geçmiş bilinmeden bugün anlaşılamaz. Bu nedenle Sözleşmenin imzalanmasından evvel yaşanan mağduriyetleri, Türkiye’nin aile içi şiddetle mücadeledeki eksikliklerini, dönemsel konjonktürü kısaca hatırlamanın yararlı olacağı kanaatindeyiz.</p> <p class="text-align-center">***</p> <p class="text-align-justify"><strong>4320 sayılı Kanun</strong></p> <p class="text-align-justify">Türkiye’nin aile içi şiddetle mücadelesine dair ilk Kanun olan “4320 sayılı Ailenin Korunması Hakkında Kanun” 1998 yılında yürürlüğe girmiştir.</p> <p class="text-align-justify">Bu Kanun yapılana kadar şiddet failini mağdurdan <strong>derhal uzaklaştıracak</strong> bir mekanizma bulunmuyordu. Şiddet gören kadınlar sadece Türk Ceza Kanununa dayanarak şiddet failini şikayet edebiliyorlardı. Ancak uzun ve meşakkatli yargılamalar sonucu verilen kararlar şiddet failleri için caydırıcı olmuyordu. Şiddetten korunmak isteyen kadın, yakınlarına veya sığınma evine kaçmaya mecbur kalıyordu.</p> <p class="text-align-justify">Temel amacı <strong>şiddet uygulayan bireyi derhal aileden uzaklaştırmak</strong> ve bazı tedbirler uygulayarak aile içi şiddeti önlemek olan 4320 sayılı Kanun şiddetle mücadelede bir dönüm noktası olmuştur. Ancak Kanundan kaynaklanan sınırlılıklar nedeniyle uygulama yaygınlaşamamış, şiddetle mücadelede ihtiyacı karşılayamamıştır. Kabul edelim ki tüm eksiklik ve sınırlılıklarına rağmen devletin <strong>aile içi şiddeti özel alandan çıkartıp kamusal alana taşıması</strong> bakımından 4320 saylı Kanun bir kilometre taşıdır.  </p> <p class="text-align-justify">Kadın sivil toplum örgütlerinin ve hukuk uygulamacılarının yoğun eleştirileri üzerine 2007 yılında 4320 sayılı Kanunda önemli değişiklikler yapılmış olsa da bazı engeller aşılamamıştır. Daha kapsayıcı ve daha etkin bir kanun ihtiyacı giderek daha fazla hissedilmiştir. Kabul edelim ki kanun koyucu (TBMM) bu <strong>ihtiyacı görmezden gelmiş, </strong>soruna hak ettiği önemi ve özeni göstermemiştir.</p> <div class="align-right"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2020-07/basindanahideopuz.png?itok=3SPGgBXS" width="480" height="320" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p class="text-align-justify">İşte bu tartışmalar devam ederken 2009 yılında Türkiye’yi sarsan hatta silkeleyen bir gelişme yaşanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde görülen Nahide Opuz-Türkiye davasında Türkiye, yedi sene boyunca defalarca savcılığa başvurduğu halde aile içi şiddet gören başvurucuyu korumadığı gerekçesiyle tazminat ödemeye mahkum edilmiştir. Bu kararın en önemli özelliği, <strong>AİHM’nin tarihinde ilk defa bir devleti</strong> böyle bir gerekçeyle mahkum etmesidir.</p> <p class="text-align-justify">Başvurucu Nahide Opuz, Diyarbakır’da yaşayan üç çocuklu bir kadındır. Dava, Nahide Opuz ve annesinin 1995 yılından, başvurucunun annesinin öldürüldüğü 2002 yılına kadar yaşanan aile içi şiddet olaylarına dayanmaktadır. (Opuz-Türkiye Kararının linki yazının sonundadır.)</p> <p class="text-align-justify">Böylelikle hukuk uygulamacılarının ve sivil toplumun taleplerine omuz silken kanun koyucu, AİHM kararı ile aynada kendisiyle yüzleşmiştir.  </p> <p class="text-align-justify">İşte İstanbul Sözleşmesi böyle bir iklimde imzalanmıştır.</p> <p class="text-align-justify"> </p> <p class="text-align-justify"><strong>İstanbul Sözleşmesi</strong></p> <p class="text-align-justify">Türkiye’de bu gelişmeler yaşanırken Avrupa Konseyi kadına yönelik şiddetle mücadelede önceki uluslararası metinleri kodifiye eden kapsamlı yeni bir belgenin (İstanbul Sözleşmesi’nin) hazırlığını yapıyordu.</p> <p class="text-align-justify">Bu belge 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açıldığı için İstanbul Sözleşmesi ismini alan “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”dir. 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir.</p> <p class="text-align-justify">Sözleşme iç hukukumuzun parçası haline gelmeden evvel gerek Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’nda, gerekse Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin’in katılımıyla Dışişleri Komisyonu’nda etraflıca değerlendirilmiştir. Genel Kurul görüşmelerinde iktidardan ve muhalefetten söz alan tüm temsilciler lehte görüş bildirmiş, aleyhte hiçbir beyan olmadan Genel Kurulda 246 olumlu 1 çekimser oyla Sözleşme kabul edilmiştir. Kısacası imza ve onay süreci iddia edildiği gibi iyi yönetilmeden <strong>eksik bilgilendirmeyle değil, gayet bilinçli</strong> bir şekilde ve <strong>şeffaf </strong>olarak yürütülmüştür.</p> <p class="text-align-justify">İstanbul Sözleşmesi <strong>kadınları </strong>hem kamusal alanda hem özel alanda koruyan, <strong>ev içi şiddeti </strong>hiçbir ayrımcılık yapılmadan önleme konusunda standartlar belirleyen, <strong>bağlayıcılığı ve</strong> <strong>yaptırım gücü</strong> olan uluslararası ilk sözleşmedir.</p> <div class="align-left"> <div class="field field--name-field-media-image field--type-image field--label-visually_hidden"> <div class="field__label visually-hidden">Image</div> <div class="field__item"> <img src="/sites/fcd8/files/styles/large/public/2020-07/kadina-siddete-hayir.jpeg?itok=ZrhZTrSp" width="480" height="270" alt="" typeof="foaf:Image" class="image-style-large" /> </div> </div> </div> <p class="text-align-justify">Sözleşmeye göre <strong>kadınlara yönelik şiddet</strong>, “Bir insan hakları ihlali ve kadınlara yönelik ayrımcılığın bir biçimi olarak anlaşılmaktadır ve ister kamusal ister özel alanda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar veya ıstırap veren veya verebilecek olan toplumsal cinsiyete dayalı her türlü eylem ve bu eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma” şeklinde tanımlanmıştır.</p> <p class="text-align-justify">Yine Sözleşmeye göre <strong>kadına yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddet</strong> ise; “Kadına kadın olmasından dolayı uygulanan veya kadınları <strong>orantısız</strong> biçimde etkileyen şiddet” olarak tanımlanmıştır.</p> <p class="text-align-justify">Burada <strong>orantısız biçimde etkileyen şiddet</strong> ifadesinde bir noktayı vurgulamakta yarar vardır. Madde hükmünde bahsedilen “orantısız şiddet” olmayıp, şiddetin kadınları orantısız şekilde etkilediği durumlardır. Bir başka deyişle mağdurun yaşadığı olaylardan orantısız biçimde etkilenmesidir.</p> <p class="text-align-justify">Sözleşmeye göre kadına yönelen şiddet, kadın erkek eşitsizliğinin ve kadınlara karşı yapılan ayrımcılığın sonucudur. Bu kapsamda Sözleşme Taraf devletlerden kadınlara yönelik ayrımcılığın gerektiğinde yaptırım uygulayarak yasaklanmasını, kadına yönelik eşitsizlik ve ayrımcılık içeren hükümlerin yürürlükten kaldırılmasını ister.</p> <p class="text-align-justify">Sözleşme fiziksel şiddeti, psikolojik şiddeti, taciz amaçlı ısrarlı takibi, tecavüz dahil her tür cinsel şiddeti, cinsel tacizi, zorla evlendirmeyi, zorla kürtaj-zorla kısırlaştırmayı, kadın sünnetini yasaklar.</p> <p class="text-align-justify"><strong>Sözleşmeye göre Taraf devletlerin yükümlülükleri</strong></p> <p class="text-align-justify">Sözleşme sadece şiddet failini cezalandırmaya odaklanmaz. Kadına yönelik şiddet ev içi şiddeti önleme, koruma, destekleme ve şiddeti kovuşturmayla ilgili taraf devletlerin yapması gerekenleri detaylı düzenlemiştir. Şiddeti önleme ve korumaya yönelik toplumsal cinsiyete duyarlı bütüncül ve eşgüdümlü politikalar geliştirilmesini ister. Bu amaçla yeterince beşeri ve kaynak ayırmak, resmi bir koordinasyon birimi kurmak, istatistiksel veri toplayarak bunları düzenli aralıklarla yayınlamak, şiddetin önlenmesi için farkındalık ve zihniyet değişikliği sağlayacak çalışmalar yapmak, tecavüz mağdurları için kriz istasyonları kurmak gibi Taraf devletlere pek çok yükümlülük getirmiştir.</p> <p class="text-align-justify">Bu amaçla kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetle mücadelede sonuç alınabilmesini <strong>şiddetle çok yönlü mücadele edilmesine bağlayarak</strong> Taraf devletlere bir yol haritası belirlemiştir.</p> <p class="text-align-justify"><strong>Sözleşme LGBTİ bireylere özel statü sağlıyor mu?</strong></p> <p class="text-align-justify">İstanbul Sözleşmesine yönelik en sert eleştirilerden biri, eşcinsel beraberliklerin önünü açtığı hatta yasal statü tanıdığı yönündedir. "Cinsel yönelim" ibaresi sözleşmenin 4.madde 3.fıkra hükmünde geçmektedir. Buna göre taraf devletler <strong>mağdurları şiddetten korurken</strong> cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, ulusal veya sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, <strong>cinsel yönelim,</strong> toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci statüsü veya başka bir statü gibi, herhangi bir temele dayalı olarak ayrımcılık yapamayacaktır.</p> <p class="text-align-justify">İşin aslı Sözleşmede LGBTİ bireylere yönelik özel bir vurgu yoktur. Eşcinsel birliktelikleri teminat altına alan ya da bu bireylere özel bir statü sağlayan herhangi bir hüküm de bulunmamaktadır. Sadece Taraf devletlerin <strong>mağdurları ev içi şiddetten korurken,</strong> <strong>cinsel yönelim ve cinsel kimliği </strong>ayrımcılık nedeni yapmamasını ister (Madde 4/3).</p> <p class="text-align-justify">Daha özet bir anlatımla Sözleşmenin Taraf devletlerden, iç hukuklarında LGBTİ bireylere özel/yasal statü sağlanması, onlara alan açılması, evliliklerinin tanınması gibi beklentisi yoktur.</p> <p class="text-align-justify"><strong>Çekince efsanesi</strong></p> <p class="text-align-justify">Bir diğer eleştiri konusu ise; birçok Avrupa ülkesi çekince koyduğu halde, sanki en fazla şiddet Türkiye’deymiş gibi <strong>çekincesiz </strong>imzalandığına yönelik oldukça sert itirazlardır. Bu itirazların hukuki bir karşılığı bulunmamaktadır. Şöyle ki;</p> <p class="text-align-justify">Çekince konulabilecek maddeler tartışma konusu edilen ve sıkça eleştirilen (cinsel yönelim) konulara ilişkin maddeler değildir. Oldukça sınırlı alanlara çekince konulabilmektedir. Bunlar ise 30, 33, 34, 44, 55, 58, 59 uncu maddelerin çeşitli fıkralarından ibaret olup; devlet tazminatı, suçun işlendiği yer, zaman aşımı, <strong>göç ve sığınma </strong>gibi konularla ilgilidir.  Bunların dışında bir çekinceye zaten sözleşme izin vermemektedir. Ağır eleştirilen ve kamuoyu oluşturan <strong>cinsel yönelimle </strong>ilgili 4.madde 3.fıkraya ise çekince konulamamaktadır. </p> <p class="text-align-justify">Geçtiğimiz günlerde Macaristan Parlamentosu İstanbul Sözleşmesini onaylamamış, bu gelişmeyle Türkiye’yi çekincesiz imzaladığı için eleştirenlerin sesi daha da yükselmiştir. Maalesef bu çevrelerde Macar Parlamentosu’nun neden Sözleşmeyi onaylamadığı merak uyandırmamıştır. Parlamentonun onaylamama nedeni*, sözleşmenin kadınlara cinsiyet üzerinden iltica hakkı tanıması ve bunun da <strong>Macaristan’ın göç politikasını </strong>olumsuz etkilemesi endişesidir. Çünkü <strong>Sözleşme, kadın </strong><strong>mağdurlara cinsiyete dayalı sığınma hakkının tanınmasının güvence altına alınmasını</strong> istemektedir. Gerçi Sözleşme bununla ilgili olarak çekince koyma imkanı getirmektedir.  Ancak çekincelerin geçerlilik süreleri olup, Sözleşmenin 79.maddesinde detaylı düzenlenmiştir. Muhtemeldir ki Macaristan Parlamentosu da bu nedenle çekinceli olarak kabul etmektense onaylamamayı tercih etmiştir. Bu bilgiler ışığında şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, çekince koyan ülkelerin asıl motivasyonu Sözleşmenin göç politikalarını etkileyecek olmasıdır.</p> <p class="text-align-justify">Sonuç olarak Avrupa ülkeleri dahi çekince koyduğu halde Türkiye’nin cinsel kimlik ve cinsel yönelimle ilgili hiçbir çekince koymadığına ilişkin eleştiriler spekülasyondan ibaret olup hukuki bir dayanağının olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır.</p> <p class="text-align-justify">Sözleşmeye itiraz edenlerin giderek yükselen talepleri “Sözleşmenin feshedilmesi” yönündedir. Peki Sözleşme feshedilebilir mi ya da değişiklik yapılabilir mi?</p> <p class="text-align-justify">Taraf devletlerin Sözleşmeye ilişkin değişiklik önermesi hukuken mümkün olmakla birlikte, Sözleşmenin 72.maddesinde belirtilen değişiklik prosedürünün zorluğu nedeniyle değişiklik gerçekleştirilmesi fiilen çok zor görünmektedir.  Ancak tüm Taraf devletler istedikleri zaman Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne yapacağı bir bildirimle sözleşmeyi feshedebilecektir.</p> <hr /> <p class="text-align-justify">Twitter (@srnyildizozturk)</p> <p class="text-align-justify"> </p> <p><strong>* Nahide Opuz- Türkiye Kararı </strong><a href="https://www.tbmm.gov.tr/komisyon/kefe/belge/uluslararasi_belgeler/kadina_karsi_siddet/OPUZ%20v%20T%C3%BCrkiye%20A%C4%B0HM%20Karar%C4%B1.pdf">https://www.tbmm.gov.tr/komisyon/kefe/belge/uluslararasi_belgeler/kadina_karsi_siddet/OPUZ%20v%20T%C3%BCrkiye%20A%C4%B0HM%20Karar%C4%B1.pdf</a></p> <p><strong>**Macaristan parlamentosu kararı:</strong> <a href="https://www.aa.com.tr/tr/dunya/macaristan-parlamentosu-istanbul-sozlesmesi-karsiti-siyasi-deklarasyonu-kabul-etti/1830107">https://www.aa.com.tr/tr/dunya/macaristan-parlamentosu-istanbul-sozlesmesi-karsiti-siyasi-deklarasyonu-kabul-etti/1830107</a></p> <p class="text-align-justify"> </p> <p class="text-align-justify"> </p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/seren-yildiz-ozturk" lang="" about="/yazarlar/seren-yildiz-ozturk" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Seren Yıldız Öztürk</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Cu, 07/03/2020 - 21:05</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> <li><a href="/kategoriler/hukuk" hreflang="tr">HUKUK</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <article role="article" data-comment-user-id="0" id="comment-583" class="comment js-comment by-anonymous clearfix"> <div class="comment__meta col-sm-3"> <span class="hidden text-danger" data-comment-timestamp="1594059829"></span> <small class="comment__author"><span lang="" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="">Ercan Karaca</span></small> </div> <div class="comment__content col-sm-9 card"> <div class="card-body"> <h3 class="card-title"><a href="/comment/583#comment-583" class="permalink" rel="bookmark" hreflang="tr">Merhaba yazınızda çekince…</a></h3> <div class="clearfix text-formatted field field--name-comment-body field--type-text-long field--label-hidden field__item"><p>Merhaba yazınızda çekince koyanların sadece göç endişesi taşıdıkları belirtiliyor. Ya kaçırdınız ya da görmezden geliyorsunuz başta Rusya olmak üzere bir çok ülke bu sözleşmeyi cinsel yönelime getirdiği serbertiyet politikasından dolayı reddetti Türkiye halkı Müslüman bir halk bu sözleşme bizim inancımıza dinamit koyuyor o yüzden kabul etmiyoruz Ha diyorsanızki kadına şiddet ne olacak İslama dönün kadın erkek ayırmaksızın şiddeti bitiriyor yoksulluk işsizlik adaletsizlik vs bunlarda bitiyor karlı değilmi sadece sömütüsünü kaybetmek istemeyenler buna karşı</p> </div> <nav><drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderLinks" arguments="0=583&amp;1=default&amp;2=tr&amp;3=" token="h8WaIbq3WG87ex9muUoastiE3tlY9TbN4N8idV1z1VU"></drupal-render-placeholder></nav> </div> <div class="card-body"> <span class="comment__time">Pa, 07/05/2020 - 15:22</span> <span class="comment__permalink"><a href="/comment/583#comment-583" hreflang="tr">Kalıcı bağlantı</a></span> </div> </div> </article> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=941&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="kmreqQpVSJgFVz2ZRgGrotfDc6Rw98hqZQ-R4EWMEKQ"></drupal-render-placeholder> </section> Fri, 03 Jul 2020 18:05:05 +0000 Seren Yıldız Öztürk 941 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/efsanelerin-golgesindeki-istanbul-sozlesmesi#comments Bir Tartışma Vesilesiyle Yüzyıllık Hukuksuzluğumuz (II) https://fikircografyasi.com/makale/bir-tartisma-vesilesiyle-yuzyillik-hukuksuzlugumuz-ii <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Bir Tartışma Vesilesiyle Yüzyıllık Hukuksuzluğumuz (II)</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="MsoNormal text-align-justify">&nbsp;</p> <p class="MsoNormal text-align-justify"><strong>1.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Giriş</strong></p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Bu başlık altındaki ilk yazıda, “Kemal Gözler’in bazı hukuk fakültesi dekanlarının hukukçu olmadıklarına dair tespit ve değerlendirmeleri üzerine, Emir Kaya ve Ertuğrul Uzun &amp; Kasım Akbaş’ın dahil olduğu hukukun, hukuk eğitimi ve hukukçunun niteliğini sorgulayan” tartışmaya değinmiş ve “tartışmada ele alınan konuların neler olduğu, niçin ve nasıl gündeme geldiği, tartışmanın taraflarının neyi eleştirip neyi savunduklarına ve bu tartışmadan nasıl bir sonuç çıkarabileceğimize ana hatlarıyla” değerlendirmeye gayret etmiştim.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Bu yazıda ise, tartışmaya vesile olan konuları da içerecek ancak onlarla sınırlı olmayacak şekilde, “Ülkemiz hukukunun ve hukukçusunun niteliği sorununu daha ziyade tarihsel ve sosyolojik bir perspektiften sistematik biçimde özetlemeye çalışacağım.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Bu yazıda şöyle bir yol izleyeceğim. Öncelikle, mevcut hukuk sisteminin oluş(turul)masında egemen olan tarihsel ve sosyolojik şartları en temel çizgileriyle gözden geçireceğim. Sonrasında, bu sistemin işler kılınması özellikle de uygulanması sürecinde rol oynayan temel aktörlerin yetişmesi / yetiştirilmesi meselesine, yine öncelikle tarihsel boyuttan bakacağım. Nihayet, bugün hukuk sisteminin ne halde olduğu, hukuk eğitim / öğretiminin hangi amaca hizmet ettiği gibi meselelere değineceğim.&nbsp;</p> <p class="MsoNormal text-align-justify"><strong>2.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Tarihsel ve Sosyolojik Açıdan Hukukun Dönüşümü&nbsp;&nbsp;&nbsp; </strong></p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Ülkemiz bugün, Kara Avrupası sistemi diye anılan bir hukuk sistemini ve buna paralel olarak yargı ayrılığı bilinen bir uygulama tarzını benimsemiş bulunmaktadır. Bu sistem ve uygulama tarzının amacı ve işlevi, özetle, toplumsal olan hemen her şeyi, yani toplumsal yaşamın tüm dinamiklerini (doğumdan ölüme, evlenmeden boşanmaya, ticari ilişkilerden dernek kurmaya, suç ve cezaların belirlenmesinden yargı mekanizmasının yapısına, siyasal örgütlenmeden devletin işleyişine kadar) hukuk aracılığı ile düzenlemek, böylece hukukileştirmek ve bağlı olarak, muhtemel her sorunu yargı aracılığı ile çözmektir. Bu sistemde, dine, geleneğe ve kadim toplumsal değerlere ancak sözde laik ve rasyonel, özde ise siyasal ve ideolojik pozitif hukuk düzenin izin verdiği ölçüde yer bırakılır.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Modern Türkiye’nin hukuk sisteminin gelenekçi bir yapıdan çıkarak nasıl bu hale geldiğini ancak tarihi seyrini izleyerek anlayabilmek mümkündür. Bu kısa yazıda Türk Hukuk tarihini sadece ana çizgileriyle dahi hakkıyla ele almak imkanı olmamakla birlikte, bilineni hatırlatmak babında bu tarihe hızlıca göz atmak da bir zorunluluk gibi durmaktadır. O sebeple, hiç detaya girmeden, sadece birer cümleyle ilk Türk topluluklarının hukuk anlayışından bugünkü hukuk sistemine nasıl gelindiğine işaret etmek gerekir.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Hukuk tarihimiz, genellikle <em>İslamiyet öncesi ve sonrası</em> olarak ikiye ayrılarak incelenir. İslamiyet’i kabulleri öncesinde Türklerin Orta Asya’da göçebe topluluklar halinde yaşadığı dönemlerden başlayarak töre adı verilen, yazılı olmamakla birlikte örf adetten beslenen güçlü ve köklü bir hukuk geleneğine sahip oldukları bilinir. Töre (ya da Türe), kağanın örf adete uygun biçimde koyduğu kurallar ve Kurultaylarda alınan kararlardan oluşur ve Yargu (muhakeme, mahkeme) vasıtasıyla, yargan ve yargucular (hakim, yargıç) eliyle uygulanır.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify"><em>İslamiyet sonrası</em> Türk hukukunu da <em>Tanzimat İlanı Öncesi</em>, <em>Tanzimat ve Cumhuriyet Dönemleri</em> olarak üç dönem halinde incelemek gerekir. İslamiyet’in kabulünden sonra Tanzimat’ın ilanına kadar olan dönemde, kurulan çok sayıda Türk devletinde, örfi hukukun yanı sıra İslam hukukunun (şer’i hukuk) önemli bir etkinlik kazandığı da görülür. İslam hukukunu ilk benimseyen Karahanlılar’dan başlayarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne gelinceye kadar kurulan çok sayıda Müslüman Türk devletinde, şer’i hukuk önemli bir yer tutmakla kalmamış, özellikle Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları dönemde önemli ölçüde geliştirilmiştir de. Osmanlı’nın son dönemlerinde İslam hukukunun geliştirilmesinde, halife sıfatını haiz hükümdarların yanı sıra, onun tarafından fetva makamına atanan şeyhülislam ve müftülerin önemli bir işlev yerine getirdiği söylenebilir. Yargılama ise, bu amaçla özel bir eğitim sürecinden geçerek yetişen, kadı ve naipler eliyle yürütülür.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Özetle, Türk-İslam hukuku olarak adlandırabileceğimiz bu hukuk düzenlerinin, ilk kez Selçuklular zamanında belli ölçüde kodifiye edilmiş olmakla birlikte, kaynağı açısından geleneksel (inanca ve örfe dayalı) niteliğini Osmanlı’nın son dönemine kadar korumuş olduğu görülür. Kodifikasyon sürecinde, kanunname, ferman, yasakname, adaletname gibi pek çok farklı isim ve formlarda karşımıza çıkan örfi hukuk normlarının da hükümdarların keyfi iradesinin ürünü niteliğinde olmadığı, şeriata aykırı olmamak, eskiden beri uygulanmakta olan bir örfe dayanmak, kamu yararına olmak gibi önemli vasıfları barındırmak zorunda olduğu ifade edilebilir.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Osmanlı’nın son döneminde, yani <em>Tanzimat’ın ilanından Cumhuriyet’in kabulüne kadar</em> olan dönemde, modernleşme çabalarıyla birlikte, hukukun gelişmiş Batı hukukuna koşut biçimde rasyonelleştirilmesi girişimiyle karşılaşırız. 1839 Tazminat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı, 1876 Kanuni Esasisi gibi metinler bu dönüşümün önemli kilometre taşlarıdır. Bununla birlikte, o dönemdeki, batı hukukunun etkisi altındaki ilk modern hukuk denemelerinin, her şeye rağmen, Türk - İslam hukukunun temel değerlerini de göz ardı etmediğini de gözlemleriz. Hukuk-ı Aile Kararnamesi, Arazi Kanunnamesi, Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye bu bağlamdaki önemli örneklerdir. Kanaatimce o günün şartlarında toplumsal gerçekliğe sırt dönmeden çağdaşlaşmak açısından bu yaklaşım oldukça isabetli görülmektedir.&nbsp;</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Ancak ne var ki, bir imparatorluğun yıkılıp yerine “modern” bir devletin kurulması sürecinde, toplumu (devleti, siyaseti, kurumları, kısaca her şeyi) yeni baştan tasarlamak isteyenler (ya da doğru söyleyişle, o günün devrimcileri) sosyal nitelikli devrimler yanı sıra hukuku da topluma nizam vermek üzere en etkili vasıta (sosyal mühendislik aracı) olarak görmüş ve bu amaçla kullanmışlardır. Böylece toplumda öteden beri var olagelen din ve geleneklerle arasında anlamlı bir bağ olması gerekmeyen türden (sözde rasyonel nitelikli, özde ideolojik içerikli) bir hukuka etkinlik kazandırmak için hummalı bir reform faaliyetine girişmişlerdir. Bu bağlamda yapılan ya da iktibas yoluyla alınan ilk Batı tipi hukuk kurallarına örnek olarak Ticaret Kanunnamesi, Ceza Kanunnamesi, Usul-i Muhakemat-ı Ticaret Nizamnamesi, Usul-i Muhakemat-ı Hukukıyye ve Cezaiyye gibi kanunlar gösterilebilir.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Nihayet <em>Cumhuriyet Dönemi’</em>nde, saltanatın kaldırılması sonucunu doğuran siyasal sistem değişikliği yanı sıra, sosyokültürel boyutta, kılık kıyafet devrimi, harf inkılabı, tekke ve zaviyelerin kapatılması, hilafetin kaldırılması vb. dönüşümler gerçekleştirilmeye başlanmış, hukuk devrimi de tüm bunların meşru biçimde hayata geçirebilmesinin üstyapısı olarak düşünülmüş ve geniş ölçüde, örnek alınan batılı modern devletlerin, gelişmiş olduğu düşünülen kanunlarının hızlıca iktibas edilerek sisteme dahil edilmesiyle gerçekleştirilmiştir. Bu yeni dönemle birlikte, değinildiği üzere hukuk yapımında dini hassasiyetler ve geleneksel değerlerin kaynaklığı bilinçli olarak terkedilmiştir.&nbsp; Zira, Osmanlı İmparatorluğu’nun son bulmasıyla birlikte, onun çöküşüne yol açtığı düşünülen toplumsal değerlerin de tarihe gömülmesi, yerine Batılılaşma hedefi doğrultusunda modern dünyanın değerlerini koymak düşüncesi etkili olmuştur. Bu yüzden, tarihsel ve sosyolojik şartları bakımından, anılan dönüşüme daha uygun ve doğru bir örnek olabilecek İngiltere Krallığı’nın geleneği reddetmeyen (ve dışlamayan) evrimci dönüşüm süreci yerine daha sancılı bir dönüşüme sahne olmuş Fransa’nın devrimci anlayışı ve önayak olduğu kara Avrupası hukuk sistemi hayata geçirilmiştir. Kanaatimce o günün şartlarında ilk bakışta doğru gibi algılanabilecek bu devrimci yaklaşım ve paralelindeki hukuk reformu ise, Türk hukuk tarihindeki en talihsiz dönüşüm olmuştur.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Tamamen yenilenmiş hukuk sisteminin hayata geçirilmesi ve yeni yargı teşkilatının işleyişinin ona vakıf olan hukukçularla daha başarılı biçimde icra edilebileceği fikri de, zaten medreseden çıkarılarak, Darülfünun bünyesine alınmış bulunan hukukçu yetiştirme işini, yeni ve modern bir müesseseye devretmeyi gerektirmiştir. İşte Atatürk tarafından, kendi söylemiyle, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi bu maksatla, yani, modern hukuku etkin biçimde uygulayacak hukukçular yetiştirmek üzere kurulmuş bulunmaktadır. Şimdi burada hukuk fakülteleri ve eğitim sorunlarına geçmeden önce, eski ve yeni sistem açısından hukuk aktörlerine kısaca bakalım.&nbsp;</p> <p class="MsoNormal text-align-justify"><strong>3.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hukuk Sisteminin Aktörleri ve Yetiştirilmeleri</strong></p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Osmanlı’dan günümüze hukuk aktörlerinin kimler olduğu ve nitelikleri (özellikle yetiştirilmeleri) konusuna geçmeden, Modern Türkiye’nin hukuk aktörleri dediğimizde kabaca ne anladığımıza da işaret edelim. Hukuk aktörleri bugün üç kategoride ele alınabilir. (1) Hukuk yapıcılar, (2) Hukuk kuramcıları (öğreticileri dahil) ve (3) Hukuk uygulayıcıları. Aşağıda biraz daha detaylandırılacak olmakla birlikte, birer cümleyle ifade etmek gerekirse, ilk kategoride ağırlıkla siyasetçileri, ikincisinde bilim insanları ve eğitimcileri, ve üçüncüsünde ise, hakim, savcı ve avukat başta olmak üzere, hukuki uyuşmazlık çözümünde rol oynayan kişileri görüyoruz. Rasyonel bakımdan, iyi bir hukuk sisteminin varlığı ve kusursuz işleyişi bakımından bu üç kategorideki aktörlerin birbirleriyle tam bir uyum içerisinde çalışmaları gerektiği düşünülür. Peki, Ülkemizde durum acaba böyle midir? Bu soruya cevap vermeye geçmeden önce Osmanlı’daki durum nedir ona bakalım.&nbsp;</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Osmanlı’da hukuk sistemine yön veren aktörlerin de, “İlmiye” başlığı altında üç kategoride yer aldığı görülür: (1) İtfa, (2) Tedris ve (3) Kaza makamları. Bunlardan ilk kategori fetva makamıdır ki bu aynı zamanda uygulama sürecinde hukuk yapımını da üstlenmiş olduğu anlamına gelir. En üstte Şeyhülislam’ın yer aldığı itfa makamının yaygın aktörleri müftülerdir. İkinci kategoride ise eğiticiler, o zamanki adıyla müderrisler yer alır. Medreselerin idaresi yanı sıra, genel olarak eğitim, öğretim faaliyetleri ile iştigal ederler. Kaza (yargı) kategorisinde ise bugünkü adıyla hukuk uygulayıcıları yer alır. En tepesinde Kazasker bulunan kaza makamında yargılama ve hüküm verme işleri, kadılar ve kadı vekili ve yardımcısı niteliğindeki naipler aracılığı ile yürütülür. Burada dikkate sunulması gereken en önemli husus, Osmanlı hukuk sisteminin en önemli aktörleri olan üç İlmiye sınıfı mensubunun da asgari medrese mezunu olması zorunluluğu ve bir sınıftan diğerine yatay geçişlerin imkan dahilinde bulunmasıdır. Bu asgari müşterek zorunluluk ve yatay geçiş imkanı, uygulamada, asgari düzeyde de olsa bir eşgüdüm ve uyumun olmasını kolaylaştırır.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Şimdi de bu açıdan günümüz hukuk aktörlerine kısaca bakalım. Acaba durum nedir?</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Günümüz hukuk aktörlerinin ilk kategorisinde hukuk yapıcılar yer alır. Bugünün hukuk yapıcı aktörlerini genel olarak “devlet” üst başlığının altını doldurabilecek, hatta devleti de aşabilecek bir kapsamda, geniş bir yelpazede görmek mümkündür. Bunlar, anayasa koyucu kurucu iktidardan başlayarak, emir ve talimat verme yetkisiyle donatılmış en alt kademedeki yöneticilere kadar uzanabilir. Teorik olarak hukuk yapıcı aktörlerin tümünün hukuk eğitimi alması bir zorunluluk değildir. Kurucu iktidar dışında en yaygın hukuk yapıcı aktör, kanun koyucu da denilen yasama meclisidir. Anayasa değişiklikleri de dahil, Ülkenin hukuk düzenin omurgasını oluşturan kanunları yapmak, milletlerarası anlaşmaları onaylamak ve kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek gibi önemli fonksiyonlar icra eder. Bu yetkinin yasama organına verilmiş olmasının en önemli sebebi, üyelerinin doğrudan halk tarafından seçilmiş olmasıdır. Böylece hukukun kaynağının teknik tabirle “milli irade” olacağı varsayılmakta, teorik olarak meşruluk sorunu aşılmaktadır. Uygulamada ise, bu irade ağırlıkla mecliste çoğunluğu elinde bulunduran siyasi parti ya da partilerin, liderinin talimatları, parti ideolojisi ve programı tarafından belirlenir. Hukuk yapıcılardan son grup ise kamu tüzel kişiliği içerisinde kendisine düzenleme yetkisi verilmiş olan, çoğunlukla yönetici sınıftır. Tüzük, yönetmelik, yönerge, genelge, talimat, tamim vb. adlarla pek çok hukuk kuralı oluşturabilirler. Cumhurbaşkanı, başbakan ve bakanlar kurulundan başlayarak, yürütmenin en alt basamağındaki yöneticilere kadar pek çok bürokrat bu yetkiyi kullanabilmektedir. Yukarıda da ifade edildiği gibi, hukuk yapıcı aktörlerin neredeyse hiç birinin hukuk eğitimi almış olması zorunlu değildir. (*) Dolayısıyla, hukuk yapıcılarının hukukun eğitici / teorisyenleri ve uygulayıcılarıyla asgari de olsa bir müşterekte buluştuklarını iddia etmek imkanı da yoktur.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Hukuk aktörlerinin ikinci kategorisinde yer alanlar hukuk teorisi ile uğraşanlardır. Büyük bölümü aynı zamanda hukuk eğitiminin de ana aktörleri olan hukukçu öğretim üyelerinden oluşan bu sınıfta, ayrıca hukuk hakkında bilimsel ve felsefi çalışmalar yapan herkesin olabileceğini&nbsp; söylemek gerekir. Yapılan çalışmalar, “doktrin” adı altında hukuk sisteminin ikincil kaynakları arasında yer alır. Hukuk yapıcılarının bu kaynaktan istifade edip etmediklerini, hangi ölçüde yararlandıklarını bilmek imkanı yoktur. Uygulayıcılar ise, bir taraftan pragmatik sebeplerle, diğer taraftan mesleki kariyer endişesi dolayısıyla doktrindeki fikirlerden yararlanmaktan ziyade mevzuat ve içtihat kaynağına başvurmayı tercih ederler. Doktrinin hukuk uygulamasına katkısı, bağlayıcı vasfı olmamak kaydıyla, bilirkişi görüşü ve hukuki mütalaa adı altında dosyaya dahil olabilmesiyle sınırlıdır. Bu sınıftaki aktörlerden bir diğeri, ilk yazıya da konu teşkil eden hukuk öğreticileridir. Prensip olarak, asgari üniversite mezunu olmaları, ideal olarak hukuk fakültesini bitirmiş ve o alanda lisansüstü çalışmalar yapmış olmaları beklenir. Ancak, Gözler’in işaret ve hatta şikayet ettiği gibi bu zorunlu değildir. Hukuk fakültesi öğretim üyeleri, hatta dekanları farklı branşlardan atanabilmektedir. Hukuk fakülteleri müfredatlarına bakıldığında hukuk öğreticilerinden beklenen şeyin, hukukçu adaylarına olabildiğince geniş ölçüde mevzuat ve uygulama yöntemlerine dair bilgi aktarmasıdır. Çok daha sınırlı ölçüde ise, hukuk kuramı ve toplum kültürüne dair bilgilere yer verilir. Buna rağmen, ülkemiz hukuk sisteminin en önemli sorunlarından biri olarak teorik eğitim ile uygulama arasındaki derin uçurumdan sıklıkla söz edildiğini duyarız.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Hukuk aktörlerinin üçüncü kategorisinde ise hukuk uygulayıcıları yer alır. Çok yakın zamana kadar sadece hukuk fakültesi mezunlarının tekelinde olan hakimlik, savcılık ve avukatlık mesleği mensupları bu alanın önemli aktörleri iken, son yıllarda, idare ve vergi mahkemelerine hukukçu olmayan hakimler atanması, ayrıca hukuki uyuşmazlıklarım mahkeme dışı çözümlerinde, hakem, uzlaştırıcı ve benzeri sıfatlarla görev yapan hukuk fakültesi mezunu olmayan kimselerin de dahil olmasıyla birlikte, bu kategorideki aktörler nicelik ve nitelik itibarıyla artmış ve çeşitlenmiştir. Bu durumun hukuk uygulamasına olumlu - olumsuz etkileri de üzerinde sürekli tartışılan konulardan birisi haline gelmiştir.&nbsp;</p> <p class="MsoNormal text-align-justify"><strong>4.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Günümüzde hukuk, hukukçu ve eğitimi meselesi</strong></p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Yukarıda çeşitli vesilelerle ifade edildiği gibi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş süreciyle birlikte (belki biraz daha öncesinden, Osmanlı modernleşmesi çabalarından başlayarak) hukuk çok önemli bir sosyal mühendislik aracına dönüş(türül)müştür. Toplumun yukarıdan aşağıya yeni baştan yapılandırılması için hukuka önemli görevler yüklenmiştir. Bu çerçevede yaklaşık yüzyıldır bu ülkede adı olmakla birlikte, gerçek anlamda hukukun ve etkili bir hukuk sisteminin mevcudiyeti oldukça şüphelidir.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Türk hukuku diye andığımız, hukuk fakültelerinde öğretilip, mahkemelerde uygulanan şey, yüzyıldan fazladır, değinildiği üzere, toplumsal kültür ve değerlerin (özellikle din, ahlak, gelenek ve töreler) uzağında, siyasi iradenin egemenliğinde, teorik olarak laik ve rasyonel çerçevede yapılan Anayasalar başta olmak üzere, kanun, tüzük, yönetmelik vb. düzenleyici nitelikteki çoğu yazılı kurallardan oluşmaktadır. Kadim değerler ile bağı koparılınca, modern Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş ideolojisi, hukuk sisteminin de temel dayanak noktası ve ana çerçevesi haline getirilmiştir. Cumhuriyetin ilanından itibaren çeşitli motivasyon ve sebeplerle üç buçuk anayasa (1924, 1961, 1982 ve 2017 sistem değişikliği) yapılmış ve bu anayasalar ile güvence altına alınan resmi ideoloji Ülkede yaşanan özellikle siyasal krizler (askeri müdahaleler, darbeler, muhtıralar, post-modern darbeler) ile zaman zaman yeniden şekillenmiş olsa da değişmeyen (değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen) temel unsurları bakımından kanun koyucu ve dolayısıyla hukuk uygulayıcının pusulası olmayı sürdürmüştür.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Bu bağlamda, son on yıllara gelinceye değin, siyasi iktidardaki zihniyetin ne olduğu fark etmeksizin, hukukun oluşum süreci Anayasal güvence taşıyan resmi ideoloji ve 1960’lı yıllardan itibaren denetleyen Anayasa Mahkemesi kararlarınca&nbsp; şekillendirilmiştir. Yaklaşık son yirmi yıldır, Anayasa’nın, Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere, yüksek yargı organlarının yapısının değiştirilmesi ve nihayetinde, siyasal sistem değişikliği ile birlikte, hukukun oluşum ve uygulama süreci üzerinde (bu defa resmi ideoloji ile çatışma halinde olan) başka bir siyasi iradenin etkisinin daha da görünür hale geldiği söylenebilir. Zira, mahkeme yapılarındaki değişikliklerle fiilen, sistem değişikliği ile birlikte resmen iktidardaki iradenin hukuka mutlak surette egemen olmasının yolu açılmış, başkanlık sisteminin kabulüyle, istisnai olan kararname usulü kural haline getirilmiştir. Buna göre, mevcut sistem ve anayasaya göre, özellikle devletin faaliyetleri, başka söyleyişle yürütme organının görev alanını ilgilendiren tüm konular Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenebilmektedir. Böylelikle, parlamenter sistem içerisinde, kanun koyucu sıfatını taşıyan ve asli görevi hukuk yapmak olan yasama organının görev alanı daralmış, yetkisinin bir bölümü yürütme organına aktarılmıştır.&nbsp;</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Bu değişikliklerle, hukuk çok açık biçimde ve dinamik tarzda siyaset tarafından yapılmaya başlanınca ve buna özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında oluşan yargılama hassasiyeti de eklenince, uygulamadaki hukukçu refleksi de siyasal iktidar iradesiyle çelişmeyecek kararlar vermeye odaklı hale gelmiştir. Aksine durumlarda, gerek karar veren hakimler üzerindeki bürokratik baskı ve idari tasarruflarla, gerekse siyasi demeçler ve gerek duyulduğunda yeni kararnamelerle, deyim yerindeyse adalet mekanizmasından yükselen bu “aykırı sesler” giderek duyulmaz hale getirilmiştir.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Peki bu süreçlere hukuk teorisyenlerinin tepkisi ve hukuk öğretiminin olumlu-olumsuz katkısı nedir? Bir önceki yazıda ele alınan tartışmada, haklı olarak ülkemizdeki hukukun ve hukuk eğitiminin kalitesi meselesi sorgulanmaktaydı. Ülkemiz hukuk teorisi ile hukuk pratiği arasında hep olageldiği iddia edilen kopukluğu görmezden gelsek bile, ülkemiz hukuk teorisine ve eğitim sistemine egemen olan zihniyetin yukarıdan beri ifade edilen temel sorunların anlaşılması ve çözümü üzerine iyi bir sınav verdiği söylenemez.&nbsp;&nbsp;</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Yukarıda işaret edildiği gibi Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin kurulmasından başlayarak, hukuk teorisinin çerçevesi ve hukuk eğitiminin amacı da net biçimde belirlenmişti. Artık, ülkenin yeni yapılan ve yapılacak olan modern hukukunu, batılı tarzda anlayıp yorumlayabilecek hakim, savcı ve avukatlar yetiştirilecek, “cumhuriyetin müeyyidesi” olarak yetişecek bu hukukçular eliyle de Cumhuriyet ve kuruluş ideolojisi sarsılmaz bir imanla korunup kollanacaktı. Ülkemiz hukuk teorisyenleri ve hukukçularının bu yöndeki çabasının takdire şayan olduğunu, özellikle de darbelere ve sonrası yargılamalara bakarak kolaylıkla söyleyebiliriz. Hukukumuzun yüzyıldır meşruiyet sorunu olduğuna işaret eden çok az sayıdaki ve çoğu pek cılız ayrık sesleri saymaz isek, Cumhuriyetin kuruluşu sonrasında, Ankara hukuk fakültesinin açılışı sırasında Atatürk’ün söylediği gibi, yeni hukuk esaslarını alfabesinden öğrenen hukukçular yetiştirilmiş ve bunlar, resmi ideolojinin koruyucuları, devletin ajanları, siyasi iradenin memurları olarak, sözde çağın ve medeniyetin gereklerine uygun, toplumun medenileştirilmesi ve geliştirilmesini öngören yasaların uygulayıcılığı görevini çekincesiz üstlenmişlerdir.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Özetle ülkemizde bugün hala hukukçu, içinden geldiği toplumsal değerler ve kültürel normlarla barışık bir adalet anlayışı çerçevesinde değil, mevcut hukuk fakültelerinin bir asır öncesinde temeli atılan ideolojik hukuk eğitimi mantığı ve buna uygun bir müfredat çerçevesinde yetiştirilmeye devam edilir. Yani, bugün ülkemizde, yine yukarıda değinilen siyasi gelişmelerin yol açtığı konjonktür nedeniyle tam olarak resmi ideolojinin paralelinde olmasa da, başka bir ideoloji, iktidar ideolojisinin vesayetinde, toplumsal gerçekliği çok da umursamayan, toplumun adalet beklentileri başta olmak üzere ahlaki değerlerini ve özellikle geleneksel normlarını, geniş manada kadim kültürünü neredeyse hiç dikkate almayan, mevzuatı kutsal metinler olarak algılayıp uygulamaya gayret eden bir hukukçu zihniyetinin egemen olduğu söylenebilir. Toplumun değişim arzusu başta olmak üzere, tüm önemli sorunlarını, hukuksal düzenlemelerle ve uygulamalarla çözme çabası, yani Kara Avrupası hukuk sisteminin etkisi bugün hala yaygın bir kabul olarak varlığını sürdürmektedir.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Bu zihniyeti meşrulaştıran ve bugün hala savunulur olmasını temin eden şey ise esasında başlangıçta şuurlu devrimci bir ideolojik zihniyet iken bugün artık, giderek kendine yabancılaşmış, şuursuz sözde aydınlanmacı bir zihniyettir. Çünkü, sistem içinden yetişen ülkemiz hukukçu aydınlarının büyük çoğunluğuna göre, hukukun geleneğe yaslanması gerici bir zihniyete, çağdaş batılı, rasyonel, laik, seküler bir zemin üzerine inşası, çağdaş siyasal ideolojiler ve onların ürünü olan özellikle insan hakları söylemlerine uygun nitelikte yapılması, yorumlanıp uygulanması ise ilerici ve gelişmeci bir zihniyete karşılık gelmektedir.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Yine günümüz hukukçuları, uygulama esnasında hukuk yapım süreçlerini yani hukuk politikası aşamasını ve bu aşamada yapılan ideolojik yüklemeyi sorgulamayı da çoğunlukla akıllarından geçirmezler. Kara Avrupası hukuk sisteminin karakteristik yapısı nedeniyle dar tutulmasına rağmen, kanunlarda sınırlı da olsa kendilerine o yönde verilmiş yetkiyi kullanmaya, yani “kanun koyucu” gibi davranmaya da çok hevesli görünmezler. Onun yerine emsal karar ve içtihatlara müracaat etmeyi kendileri için daha güvenilir bir yol olarak görürler.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify"><strong>5.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Sonuç&nbsp; </strong></p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Sonuç olarak diyebiliriz ki ülkemizde en az yüz yıldır sosyolojik açıdan gerçek bir “hukuk” yoktu. Yasa (kanun, tüzük, yönetmelik, kısaca mevzuat) ise alabildiğine çoktu. Son yıllarda ise yasa da giderek irtifa yitirmeye başladı ve yerine sırasıyla, KHK (Kanun Hükminde Kararname) ve CBK (Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi) geçti. Dolayısıyla yine yaklaşık aynı süre boyunca, gerçek anlamda hukukçu da yetiştirilmiş değildir. Yasa (ve şimdi kararname) koyucu, mevzuat öğreticisi ve kararname uygulayıcısı vardır ama çok az istisna dışında hukukçu yoktur. Bir başka söyleyişle ülkemizde hukukçu sıfatıyla yetiştirilmiş pek çok mevzuat işçisi mevcut olmasına rağmen, hukuk mimarlarına rastlamak hiç de kolay değildir.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Hal böyle olunca, ülkemiz hukuk sistemine egemen olan hukuk düşüncesi, hukuk eğitiminin kalitesi, hukukçularının niteliği gibi konuları bilimsel açıdan tartışmak abesle iştigaldir. Sorunları nitelik ve nicelik sorunları olarak ayrı düşündüğümüzde ülkemizde yüzyıldır hukuk sistemi ve eğitimi sorunları derken ve reformlar yapılırken daha ziyade nicelik sorunlarıyla, yani ne kadar çok yasa yapıldığı, kaç hukuk fakültesi açılacağı, hangi sayıda hukukçu yetiştirileceği ve ne kadar hakim savcı atamak gerektiği gibi sorunlarla ilgilenilmiş olduğunu görürüz. Henüz kısmen dahi olsa, hukuk sistemimizin nitelik sorunlarını konuşmaya elverişli bir teorik ya da olgusal zeminin oluştuğu da söylenemez.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Özetle, bir önceki yazıda bahsedilen tartışmanın kısmen gaye edindiği gibi, eğer bu konuda gerçekten bilimsel tespitler yapmak istiyorsak, nicelik sorunları ya da mevcut hukuk fakültelerinin dekanları ya da öğretim üyelerinin hukukçu olup olmadığı gibi tali sorunları değil, her şeyden önce, “hukuk nedir?”, “Ülkemizin geçerli bir hukuk fikri / politikası var mıdır? Ülkemizde onca geniş mevzuata rağmen, adalet beklentilerine karşılayan hukuk sisteminin varlığından söz edilebilir mi?” ve benzeri öze ilişkin ontolojik soruları ciddi biçimde tartışmakla işe başlamak gerekir. Bu sorulara cevabımız evet olsa bile (kaldı ki değildir), hukuk sistemimizin, hala dekan ya da öğretim üyelerinin hukukçuluğundan önce tartışılması gereken pek çok başka temel nitelik sorunu vardır. Örneğin, hukuk sisteminin amacı, toplumsal gerçeklik ve değerlerle ilişkisinin nasıl kurulacağı, adalet sağlamaya elverişli hukukun ne olduğu ve nasıl yapılacağı, yorumlanacağı, uygulanacağı, hukuk fakültesi müfredatlarının ve uyguladıkları eğitim yönteminin hukukçu yetiştirmek için uygun ve doğru olup olmadığı, nasıl olması gerektiği gibi sorunlar bu nevidendir.</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">Bunları, yani en azından hukuk sistemimizin nitelik ve nicelik sorunlarının ne olduğu ile teorik olarak nasıl çözümlenebileceğine ilişkin görüşlerimi de, yapabilirsem eğer, sistematik bir biçimde bir sonraki yazıda ele almaya çalışacağım.&nbsp;</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">&nbsp;</p> <p class="MsoNormal text-align-justify"><em><a href="mailto:alisbali@hotmail.com">alisbali@hotmail.com</a></em></p> <p class="MsoNormal text-align-justify">&nbsp;</p> <p class="MsoNormal text-align-justify">(*) Hatta yakın zamanlara kadar bazılarının okuma yazma bilmesi yeterli idi, şu anda ise ilköğretim diplomasına sahip olması yeterli sayılıyor</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/ali-safak-bali" lang="" about="/yazarlar/ali-safak-bali" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Ali Şafak Balı</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Çar, 06/17/2020 - 13:29</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> <li><a href="/kategoriler/hukuk" hreflang="tr">HUKUK</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=929&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="-3fDn1MO0ZcXgV-LnvXAlLDEZPxMI-9YIdNtIkZK7RQ"></drupal-render-placeholder> </section> Wed, 17 Jun 2020 10:29:52 +0000 Ali Şafak Balı 929 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/bir-tartisma-vesilesiyle-yuzyillik-hukuksuzlugumuz-ii#comments Bir Tartışma Vesilesiyle Yüzyıllık Hukuksuzluğumuz (I) https://fikircografyasi.com/makale/bir-tartisma-vesilesiyle-yuzyillik-hukuksuzlugumuz-i <span class="field field--name-title field--type-string field--label-hidden">Bir Tartışma Vesilesiyle Yüzyıllık Hukuksuzluğumuz (I)</span> <div class="clearfix text-formatted field field--name-body field--type-text-with-summary field--label-hidden field__item"><p class="text-align-justify">&nbsp;</p> <ol> <li><strong>Giriş</strong></li> </ol> <p class="text-align-justify">Aylar öncesinde Kemal Gözler’in bazı hukuk fakültesi dekanlarının hukukçu olmadıklarına dair tespit ve değerlendirmeleri<a href="#_ftn1">[1]</a> üzerine, Emir Kaya<a href="#_ftn2">[2]</a> ve Ertuğrul Uzun &amp; Kasım Akbaş’ın<a href="#_ftn3">[3]</a> dahil olduğu hukukun, hukuk eğitimi ve hukukçunun niteliğini sorgulayan “kısmen akademik” bir tartışma yaşandı. Bu tartışma gerek dahil olan akademisyenlerin kimlikleri, gerekse ele alınan konunun önemi dolayısıyla ilgi çekici olması yanı sıra akademik dünya için yeni bir açılım sağlama adına ümit verici bir mahiyet taşıyordu.</p> <p class="text-align-justify">Önce bu tartışmaya doğrudan dahil olarak, tartışılan asli ve tali konular hakkındaki kanaatlerimi beyan etmeyi düşünmüştüm. Ancak o sıralar başka konulara ilişkin yoğunluğum yüzünden, gündemdeyken bu fikir alışverişine dahil olabilme şansı yakalayamadım. Bu gün dönüp baktığımda ise, salt bu spesifik tartışmaya ilişkin bir analiz yapmanın yararlı olsa bile, içeriğinde tartışılan konuların hak ettiği ölçüde ve sistematik tarzda ele alınmasına izin vermeyecek olması açısından yetersiz olacağı kanaatine vardım.</p> <p class="text-align-justify">Bu sebeple, bu tartışmayı vesile ederek ve özüne ilişkin bazı tespitlerden yola çıkarak Ülkemiz hukuk ve hukukçu gerçekliğini birbirini takip eden farklı yazılarla ele almayı deneyeceğim.</p> <p class="text-align-justify">Şöyle bir yöntem takip edeceğim. Öncelikle bu ilk yazıda, vesile olan tartışmada ele alınan konuların neler olduğu, niçin ve nasıl gündeme geldiği, tartışmanın taraflarının neyi eleştirip neyi savunduklarına ve bu tartışmadan nasıl bir sonuç çıkarabileceğimize ana hatlarıyla değineceğim. Sonrasında, ikinci bir yazıyla da, hem tartışmada ele alınan konuları, hem de daha geniş manada Ülkemiz hukukunun ve hukukçusunun niteliği sorununu daha ziyade tarihsel ve sosyolojik bir perspektiften sistematik biçimde ele almaya çalışacağım. Eğer yapabilirsem üçüncü bir yazıyla da ülkemiz hukuk sistemi ve hukukçu eğitiminin temel nitelik ve nicelik sorunlarını en azından teorik açıdan sınıflandırarak, çözüm önerilerine işaret etmeye gayret edeceğim. Ancak daha başlarken üzülerek belirtmek isterim ki, sonuç cümlelerim hiç de iç açıcı olmayacak.</p> <ol start="2"> <li><strong>Hukuk Fakültesi Dekanları Vesilesiyle, Hukukun ve Hukukçunun Kalitesi Üzerine Bir Tartışma</strong></li> </ol> <p>&nbsp; &nbsp; &nbsp;a.<strong>Tartışılan nedir ve nasıl gündeme gelmiştir?</strong></p> <p class="text-align-justify">Tartışılan ana mesele hukuk öğretiminin<a href="#_ftn4">[4]</a> kalitesi sorunudur. Tartışmada nicelik ve niteliksel açıdan bu soruna yol açan etkenler üzerinde durulmuştur. Bunlardan bazıları, hukuk fakültelerinin sayıca çokluğu, taşrada açılmış olmaları, hukukçu öğretim üyesi sayısının yetersizliği, kalitesi, hukuk fakültelerinin hukukçu olmayan dekanlarca yönetilmesi, hukuk eğitimi ideolojisi / felsefesinin yanlış temellendirilmesi gibi konulardır.</p> <p class="text-align-justify">Gündeme gelmesi ise, Gözler’in, Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde, hukuk felsefesi kürsüsüne ilahiyatçı bir öğretim üyesi atanmasıyla ilgili bir makale<a href="#_ftn5">[5]</a> yazmasından sonra, gelen tepkiler / katkılar üzerine, yeni bir makale<a href="#_ftn6">[6]</a> daha yazıp, Türkiye’deki hukuk fakülteleri dekanlarının envanterini çıkararak, aktif 73 hukuk fakültesinden 20’sinin (% 27,39) dekanının hukukçu olmadığı tespiti üzerinden bazı eleştirilerde bulunmasıyla olmuştur. Gözler’in eleştirileri Kaya’yı harekete geçirmiş, Kaya’nın Gözler’e yönelik eleştirileri de Uzun &amp; Akbaş’ın tartışmaya dâhil olmalarına yol açmıştır. Son olarak, bu yazı tamamlanmış, düzeltmeleri yapılmaktayken, Kaya’nın, bu tartışmayla ilişkilendirerek, modern Türk hukuk sisteminin kökenini tartıştığı yeni bir makalesi<a href="#_ftn7">[7]</a> de sürece dâhil olmuştur.&nbsp;&nbsp;</p> <p class="text-align-justify">Şimdi de kısaca tartışmanın içeriğine bakalım.</p> <p><strong>&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;b.Taraflar neyi eleştirip / savunmaktadır?</strong></p> <p class="text-align-justify">Gözler adı geçen çalışmalarında, hukuk fakültelerine hukukçu olmayan<a href="#_ftn8">[8]</a> öğretim üyeleri, özellikle de dekan atanmasının<a href="#_ftn9">[9]</a> hukuk öğretimi kalitesinin düşmesinde önemli paya sahip olduğuna işaret etmiş ve bunun sebebi olarak da, taşrada çok sayıda hukuk fakültesi açılmakta olmasını, buralara atanmak üzere yeterli sayıda nitelikli (doçent ve profesör) hukukçu öğretim üyesi ve özellikle dekan bulun(a)mamasını göstermiştir.</p> <p class="text-align-justify">Bunun üzerine, Kaya, “Hukukçuluk Fetişi: Kemal Gözler Yanılıyor ve Yanıltıyor” başlıklı yazısıyla Gözler’in bu tespit ve değerlendirmelerinde yanıldığını ileri sürmüştür. Kaya, her şeyden önce Gözler’in “ilmi tutumunun özü”nün yanlış olduğuna işaret etmiş, onun hukukçu tanımını biçimci olmakla eleştirmiş, iddialarını ispat bağlamında söz konusu makalenin kendi içerisinde çelişkili olduğunu vurgulamıştır. Yani Kaya’ya göre, Gözler savunduğu “pozitivist teorinin hukuk ve bilim anlayışı” ile “Türk hukukunun yanlış yolda olmasının müsebbiplerinden” olmasına rağmen, tespit ve eleştirilerinde kendi tutumuyla (hukuki pozitivist ve / veya pozitif bilimsel tutum) çelişir bir yaklaşımla, yani “tabii hukukçu refleksiyle” hareket etmektedir. Bu bağlamda, örneğin, hukukçuların dekanlık yaptığı fakültelerle, hukukçu olmayanların dekan olduğu fakülteler arasında “başarı” açısından doğrusal bir ilişki bulunup bulunmadığını bilimsel bir tespite dayandırmamaktadır. Yine, Kaya’ya göre, sorun dekanın ya da öğretim üyelerinin hukukçu olup olmadığına indirgenebilecek bir sorun olmaktan çok daha derin bir sorundur. Türkiye’de hukukun altyapısı bozuktur ve “bozuk altyapıyı fetişleştirmek de hastalıklı bir tutumdur.”&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p> <p class="text-align-justify">Uzun &amp; Akbaş ise, Kaya’nın Gözler eleştirisini yanlış bir fikri temele dayandırdığını vurgulamıştır. Onların tespitine göre, “bu yanlış temel ‘hukuki pozitivizm’dir.” Yine Kaya’nın eleştirisinde gündeme getirdiği “çelişki ise, Gözler’in eleştirisinin (“-meli -malı” tarzındaki ifadeleri nedeniyle) doğal hukukçu mahiyetine rağmen kendisinin bir hukuki pozitivist olmasıdır.” Bir Gözler savunusu yapmadıklarını özellikle vurgulayan, Uzun &amp; Akbaş’a göre, aslında ortada bir çelişki yoktur. Kaya’nın eleştirisi, genel olarak pozitivizm ile hukuki pozitivizm arasında olması gerektiği gibi bir ayrım yapmamak ve hukuki pozitivizmin ne olduğunu bilmemekten kaynaklanmaktadır. Zira hukuki pozitivizm, Kaya’nın tanımladığı gibi, değerden bağımsız ve olması gerekene mesafeli bir felsefi düşünüş değildir. Bu açıdan da, hukukun ve hukukçunun kalite ya da kalitesizliğinin müsebbibi, Gözler’in, hukukçu olmayan dekanlardan yola çıkarak öne çıkardığı varsayılan, “biçimci ve maneviyatsız” bir anlayış olarak hukuki pozitivizm değildir. Sorun, hukuk öğretiminden kaynaklanır, ancak ne tek başına hukuki pozitivizm, ne fakülteler, ne de onların hukukçu olan / olmayan dekanları bu durumun yegâne suçluları olarak görülebilir. Bu tespitlerden sonra Uzun &amp; Akbaş, Kaya’nın çözüm alternatifi olarak, “sosyolojik bilinci” işaret ettiğini de hatırlatarak, bu sorun karşısındaki kendi pozisyonlarını şöyle açıklarlar: “… her türlü sorunun ardında sosyal ilişkilere de bakıyoruz. Dahası, akademik özgürlüğe ve özerkliğe, ifade özgürlüğüne, örgütlenme özgürlüğüne, yargı bağımsızlığına da bakıyoruz. Bir bütün olarak eğitim kurumlarındaki ırkçılık ve ayırımcılık pompalayan hukuk fakülteleri dışı faktörlere de bakıyoruz. Özetle fetişizm tespitinden yola çıkıp metafizik bir totem arayışına girişmiyoruz.”</p> <p class="text-align-justify">Tüm bunlardan -ve belirttiğim gibi-&nbsp; bu yazı tamamlandıktan sonra Kaya, bir yandan kendisine yönelmiş eleştirileri cevaplamak, öte yandan, benim de müteakip&nbsp; yazılarda yapmak istediğim gibi, Türk hukuk sisteminin temel sorununa işaret etmek üzere yeni bir yazı kaleme almıştır. Bu yazıda da özetle, Gözler ile arasındaki tartışmada farklı kavramlarla aynı soruna işaret ettiklerine, özellikle Türk hukukunun çürümüşlüğü konusunda hemfikir olduklarına değindikten sonra, Gözler’den farklı olarak Türk hukukunun kökeni itibarıyla problemli olduğunu savunmuştur.&nbsp; Kendi tabiriyle, gelişmiş Batı toplumlarından nerdeyse sadece tercüme edilerek ithal edilmiş “Modern Türk hukukunun kökeninde bozukluk olduğunu, asıl bu bozukluk ifşa edilip giderilmedikçe hiçbir sorunun çözülmeyeceğini” iddia<a href="#_ftn10">[10]</a> etmiştir. Ayrıca, yine Türkiye’de hukukçuluğun da aynı durumda olduğunu, hukukçuların iyi yetiştirilemediklerini, hatta bazı mesleki sınavlardaki performansları dikkate alındığında, hukuk diplomasına sahip olanlarla olmayanlar arasında teknik bilgi düzeyinde bile belirgin bir farklılık gözlenemeyeceğini ileri sürmüştür.&nbsp; &nbsp;</p> <p class="text-align-justify">Bu tartışmada, tarafların hepsi de iyi niyetle hukuk eğitimi ve hukukçu kalitesi üzerine kaygılarını dile getirmektedir. Aslında kaygı ortaktır ve kanımca tartışmada öne çıkması gereken en önemli husus da budur. Bir soruna farklı pencerelerden bakmak, çözümde değilse de, kaynağını teşhis ve tespitte ortaklaşmak takdire şayan, değerli çabalardır. Buna karşılık, ne kadar iyi niyetli ve samimi olursak olalım, hepimizin “insan olmaktan kaynaklanan” farklı idealler ve dünya görüşleri benimsemek dolayısıyla, zaaflarımız, eksikliklerimiz, yanılgılarımız ve çatışmalarımız olabilir. Her birimiz, bir diğerini anlamaya çalışmakla, hem hatalarımızı en aza indirgeme şansı yakalayabilir hem de fikirlerimizi, gelen eleştirilerle geliştirme, güçlendirme imkânı bulabiliriz. İşte bilimsel ve&nbsp; akademik nitelikli tartışmalar bu açıdan çok önemlidir ve doğru yapıldığında bilimsel düşünüşün gelişimde önemli fonksiyon icra eder. Peki doğru bir bilimsel tartışma nasıl yapılır, neyi gerektirir? Burada, bu soruya doğrudan bir cevap verme çabasına girişmeksizin yukarıda ana hatlarıyla özetlenen tartışmadan neler öğrenebileceğimizi ifade etmeye çalışacağım.&nbsp;</p> <p class="text-align-justify">Gözler, benimsediği hukuk düşüncesi ve akademik alışkanlıkları çerçevesinde bir yaklaşım sergileyerek, hukuk eğitimi açısından yanlış gördüğü bir hususu eleştirerek tartışmanın fitilini ateşlemiştir. Ona göre, hukuk eğitiminin, hukukçu olmayan dekanlar ve öğretim üyeleriyle başarılı biçimde sürdürülebilmesi mümkün değildir. Ancak buna yol açan, hatta bunu zorlayan çoğu niceliksel sorunları da unutmamak gerekir. Kaya ise, eleştirisinde, Gözler’in bu tespitinde, hem teorik olarak tutarsız olduğunu, hem de hukuk eğitimi, hatta hukuk sistemi sorununun çok daha derinde olduğunu ileri sürmüştür. Gözler, hem ilk yazıyı kaleme alırken, hem de eleştiriye karşılık verirken, makale içeriğinde değilse de tartışma üslubunda akademik tavrını önemli ölçüde korumuş, dile getirdiği iddiaları kendince temellendirmeye gayret etmiş, Kaya’ya verdiği cevabında belli ölçüde ilk iddialarını yumuşatmıştır. Kaya, ilk (eleştiri) yazısında içerik ve üslup açısından Gözler kadar özenli olmamakla birlikte, maksadı açısından, yani ele alınan soruna yaklaşım bakımından, tali sayılabilecek bir konuyu öne çıkarmak yerine sorunun özüne odaklanmak gerekliliğini vurgulamakla, önemli bir açılım sergilemiş bulunmaktadır. Son (cevabi) yazısında ise, Gözler’e yönelik ifadelerinde, üslup bakımından da oldukça özenli olduğu belirtilebilir. Uzun &amp; Aktaş, Kaya’ya yönelik eleştirilerinin içeriği açısından oldukça akademik bir metodoloji benimsemiş, özellikle de Kaya’nın hukuk sisteminin dayandığını ve bu yüzden başarısız olduğunu iddia ettiği fikri temel olan hukuki pozitivizmi, yetkin biçimde özetleyip savunmuşlardır. Bununla birlikte üslup, yani tartışma adabı açısından, meslektaşlarının özensizliğinden kaynaklı olduğu besbelli bir hususu (kavram seçiminde hataya düşmüş ya da farklı anlam yüklemiş olması) öne çıkararak ve sehven yapılmış olabileceği ihtimalini de göz ardı ederek, kendilerinden farklı bir zihniyeti benimsediği için eleştirdiklerini belirtmek yerine, “bilgisizliğine” vurgu yapmayı tercih etmişlerdir. Kaya bu iki akademisyenin içerik eleştirilere hiç cevap vermemiş, bununla birlikte, sosyal medyada kendisine "salak” ve “ukala” diyerek tepki gösterdiklerine işaret ederek, karşılık olarak, onların akademiden ihraç edilmiş olmalarını dile getirmiştir. Şüphesiz, bu son iki tavrı savunmak imkânı yoktur.</p> <ol start="3"> <li><strong>Değerlendirme</strong></li> </ol> <p class="text-align-justify">Peki bu tartışmadan nasıl bir sonuç çıkarmak gerekir. Sanırım en geniş ve genel manada üç temel tespit yapılabilir.</p> <p class="text-align-justify">Birincisi, Ülkemiz akademisyenlerinin uzmanı oldukları ortak konuda belki ilk kez kamuya açık tarzda standardı yüksek bir tartışmanın imkânı test edilmiştir. Maalesef ülkemizde yazılı tartışma alışkanlığı gelişmiş değildir. Akademik çalışmalar içerisinde bilimsel tartışma adına nadiren görülen şey, kısmi atıflar yoluyla eleştiride bulunmak ya da sözlü sunumlarda, soru-cevap tarzında yapılan fikir teatileridir. Eğer yanılmıyorsam bu tartışma, doğrudan doğruya bir kitap ya da makaleyi eleştirmek üzere birden çok akademisyenin (tek taraflı husumet içerikli eleştirileri hariç tutuyorum) dâhil olduğu ilk tartışmadır. Bir ilk olmasına rağmen, tarafların, önemli ölçüde birbirlerinin kişiliklerini değil de fikirlerini ve ele alınan konuları ön plana taşıma gayretleri dolayısıyla oldukça başarılı bir deneme olmuştur.</p> <p class="text-align-justify">İkincisi, tartışmaya doğrudan müdahil olan ve sosyal medyadaki yansımalarına yorumlarıyla katkı veren, özellikle (hukukçu) akademisyenlerin çoğunluğunun hukuk sistemi ve eğitimi hakkında ortak kaygılar taşıdığını göstermiş olmasıdır. Gerçekten de, son yıllarda bu tartışmadan bağımsız olarak, ülkemizde akademinin hali ve yükseköğretimin kalitesi sorunu içeriden - dışarıdan giderek artan biçimde ciddi eleştirilerin konusu olmaktadır. Ancak hukuk eğitimi / öğretimi konusu burada tartışma konusu edildiğinden çok daha vahim bir haldedir. Yaklaşık yüz yıllık bir müfredat ve zihniyetle, sadece zorunlu revizyonlarla sürüp gitmektedir. Otuz yıllık akademik kariyerim süresince, hukuk eğitimi / öğretimi hakkındaki tartışmaların dindiğine şahit olmadığım gibi, hemen hemen hiçbir iyileşme de gözlemleyemedim. Bu tartışmanın tarafları da, birbirlerinin yazdıklarını eleştirmelerinin öncesi ve ötesinde bu sorunun vahametine işaret etmektedirler. Her biri, sorunun, aslında birbirine bağlı başka veçhelerini öne çıkarmışlardır. Ortak kanaat, ortada acilen tedavi edilmesi gereken bir hastanın olduğudur. Geç kalınırsa, defnedilmesi gereken bir cenazeye dönüşecektir.</p> <p class="text-align-justify">Üçüncüsü ise, maalesef tartışma üslubu ve adabı açısından daha alınacak epeyce yol olduğu intibaını uyandırmasıdır. Yukarıdaki iki önemli vasfı taşıyor olmak bakımından aslında göz ardı edilebilir bir durum olarak görülebilirse de belki bundan sonraki benzeri tartışmalarda göz önünde bulundurulur ümidiyle bu olumsuzluğa da kısaca işaret edilmelidir. Tartışma tarafları, akademik kimliklerine rağmen, içerik ya da maksat açısından akademik üslubun sınırlarını zorlayan bir dil kullanmayı tercih etmişlerdir. Bu boyuttan bakıldığında, tartışılan konuya farklı açılardan yaklaşarak “tartışmayı zenginleştirme” ve böylece “olumlu” katkı sunma amacını gölgeleyen bir yaklaşım gözlenmektedir. Bu anlamda Gözler ve Kaya’nın yaklaşımı içerik açısından, Uzun &amp; Akbaş’ın yaklaşımı ise, maksat bakımından akademik sınırları aşar görünmektedir. Ancak buna rağmen tarafların hiç birinin “doğrudan” kişilikleri rencide edici bir amaç taşımadığı varsayımından yola çıkarak son tahlilde başarılı bir tartışmanın gerçekleşmesine vesile oldukları söylenebilir.</p> <p class="text-align-justify">Dileğim ve beklentim, akademik camiada bu tür “bilimsel kaygı düzeyi yüksek”, “bilime katkı sunmayı amaçlayan”, “yazanın kişiliğine değil, yazı içeriğine, savunulan görüş ve açıklanan fikre yönelen”, “olumlu eleştiriyi ilke edinen”, “akademik tartışma adabı ve asgari nezaket ölçülerini gözeten” tartışmaların çoğalmasıdır.</p> <p class="text-align-justify">&nbsp;</p> <p class="text-align-justify"><a href="mailto:alisbali@hotmail.com">alisbali@hotmail.com</a></p> <p class="text-align-justify">&nbsp;</p> <hr /> <p class="MsoFootnoteText"><a href="#_ftnref1">[1]</a>&nbsp; &nbsp; &nbsp;<strong>Kemal Gözler</strong>, "Hukukçu Olmayan Hukuk Dekanları: Türkiye’de Bazı Hukuk Fakültelerine Hukukçu Olmayan Dekan Atanması Hakkında Eleştiriler",&nbsp;<a href="http://www.anayasa.gen.tr/dekanlar.htm">www.anayasa.gen.tr/dekanlar.htm</a>&nbsp;(Yayın Tarihi: 12.10.2019). Erişim Tarihi: 7.11.2019</p> <p class="MsoFootnoteText"><a href="#_ftnref2">[2]</a>&nbsp; &nbsp; &nbsp;<strong>Emir Kaya</strong>, "Hukukçuluk Fetişi: Kemal Gözler Yanılıyor ve Yanıltıyor",&nbsp;<a href="https://www.academia.edu/40639306/">https://www.academia.edu/40639306/</a>&nbsp;(Yayın Tarihi: 16.10.2019). Erişim Tarihi: 7.11.2019.</p> <p class="MsoFootnoteText"><a href="#_ftnref3">[3]</a> &nbsp;&nbsp;&nbsp; <strong>Ertuğrul Uzun</strong> ve <strong>Kasım Akbaş</strong>, “Hukukçuluk Fetişinin Panzehiri Ahlaki İlke Totemizmi midir?” <a href="https://www.ertugruluzun.com/">https://www.ertugruluzun.com/</a> detay/hukuk-felsefesi/hukukculuk-fetisinin-panzehiri (Yayın Tarihi: 20.10.2019). Erişim Tarihi: 7.11.2019</p> <p class="MsoFootnoteText"><a href="#_ftnref4">[4]</a> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Eğitim denilmesinden özellikle kaçınılmıştır. Zira doğru bir öğretim yapıldığı bile şüpheliyken, eğitimden söz etmek hayalcilik <s>&nbsp;</s>olur.</p> <p class="MsoFootnoteText"><a href="#_ftnref5">[5]</a>&nbsp; &nbsp; &nbsp;<strong>Kemal Gözler</strong>, "Anadolu Hukukta Neler Oluyor? Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Bir Hukuk Felsefesi Hocasının Görevine Son Verilmesi ve Hukuk Felsefesi Dersini Vermekle Bir İlahiyat Fakültesi Hocasının Görevlendirilmesi Hakkında Bir Eleştiri",&nbsp;<a href="http://www.anayasa.gen.tr/anadolu-hukuk.htm">www.anayasa.gen.tr/anadolu-hukuk.htm</a>&nbsp;(Yayın Tarihi: 7.10. 2019). Erişim Tarihi: 7.11.2019</p> <p class="MsoFootnoteText"><a href="#_ftnref6">[6]</a> &nbsp;&nbsp;&nbsp; <strong>Gözler</strong>, "Hukukçu Olmayan Hukuk Dekanları…”</p> <p class="MsoFootnoteText"><a href="#_ftnref7">[7]</a> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Emir Kaya, “Türkiye’de Hukuk Sonradan mı Bozuldu? Yoksa Temelden mi Bozuk?” <a href="https://www.academia.edu/41571766/">https://www.academia.edu/41571766/</a> Erişim Tarihi:14.1.2020</p> <p class="MsoFootnoteText"><a href="#_ftnref8">[8]</a> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Kendi tanımıyla, “hukuk fakültesi mezunu olmayan, hukuk alanında yüksek lisans ve doktoraları bulunmayan”.</p> <p class="MsoFootnoteText"><a href="#_ftnref9">[9]</a> &nbsp;&nbsp;&nbsp; Yine kendi vurgusuyla, makalesinin ana konusu, “daha ağır bir sorun” … “hukukçu olmayan hukuk fakültesi dekanları sorunu”.</p> <p class="MsoFootnoteText"><a href="#_ftnref10">[10]</a> &nbsp;&nbsp; Bu iddiasını bu yazıyı yayına göndermek üzere olduğum günlerde yukarıdaki tartışmadan müstakil olarak kaleme aldığı başka bir yazıda temellendirmeye gayret etmiştir. Emir Kaya, “Hukuk Yapmadan Kanun Yapmak” <a href="https://fikir">https://fikir</a> cografyasi.com/index.php/makale/hukuk-yapmadan-kanun-yapmak. (Yayın ve Erişim Tarihi: 29.05.2020)</p> <p class="text-align-justify">&nbsp;</p> </div> <span class="field field--name-uid field--type-entity-reference field--label-hidden"><a title="Kullanıcı profilini görüntüle." href="/yazarlar/ali-safak-bali" lang="" about="/yazarlar/ali-safak-bali" typeof="schema:Person" property="schema:name" datatype="" class="username">Ali Şafak Balı</a></span> <span class="field field--name-created field--type-created field--label-hidden">Çar, 06/17/2020 - 12:20</span> <div class="field field--name-field-tags field--type-entity-reference field--label-hidden clearfix"> <ul class='links field__items'> <li><a href="/dusunce" hreflang="tr">DÜŞÜNCE</a></li> <li><a href="/kategoriler/hukuk" hreflang="tr">HUKUK</a></li> </ul> </div> <section class="field field--name-comment-node-makale field--type-comment field--label-hidden comment-wrapper"> <h2 class='title comment-form__title'>Yeni yorum ekle</h2> <drupal-render-placeholder callback="comment.lazy_builders:renderForm" arguments="0=node&amp;1=928&amp;2=comment_node_makale&amp;3=comment_node_makale" token="75_Ejc_rUvLQ72d4NHsS860-SfM0lUanf5mvgwNYtmE"></drupal-render-placeholder> </section> Wed, 17 Jun 2020 09:20:23 +0000 Ali Şafak Balı 928 at https://fikircografyasi.com https://fikircografyasi.com/makale/bir-tartisma-vesilesiyle-yuzyillik-hukuksuzlugumuz-i#comments