Christopher Nolan’ın The Odyssey filmi, Homeros’un yaklaşık üç bin yıllık destanının görkemli bir sinema uyarlaması.
Matt Damon’dan Anne Hathaway’e, Tom Holland’dan Zendaya’ya uzanan dev kadrosuyla bu epik hikaye, meşhur yönetmenin yaptığı büyük ölçekli filmlerinden biri.
Homeros’un bu kadim destanı asırlarca maceralı bir eve dönüş hikâyesi olarak okunmuştu.
Nolan bu hikayeyi alıp, çökmekte olan bir medeniyetin ve o çöküşü hazırlayan "yozlaşmış zihniyetin" alegorisi olarak yeniden yazıyor.
Filmde, Homeros’tan günümüze ulaşan hikayede olduğu gibi Kral Agamemnon’un bir numaralı generali Odysseus, Truva’nın küllerinden çıkıp İthaka’ya dönmeye çalışırken, tanrıların karşısına çıkarttığı barbarlar, canavarlar ve engellerle savaşıyor.
Ama Nolan, bu anlatıyı kendi karakteristik tarzıyla, zamanı büken, katmanlı ve felsefi bakışıyla ele alarak izleyiciye bambaşka bir şey sunuyor.
Büyük medeniyetleri dışarıdan gelen barbarların değil, kendi kutsallarını ve kendi kurallarını çiğnemeye başlayanların yıktıklarını anlatıyor.
Tarihi arkaplan
Hikâye, Truva Savaşı’nın ardından yaşananları anlatıyor. Geleneksel kabule göre Truva Savaşı, Tunç Çağı’nın sonlarına, yaklaşık MÖ 13.–12. yüzyılda yaşanmış.
Truva bugün Çanakkale’nin Ezine ilçesi yakınlarında, Hisarlık’ta bulunuyor. UNESCO da Hisarlık’taki yerleşimi Homeros’un Truva’sıyla ilişkilendirilen arkeolojik alan olarak kabul ediyor.
Odysseus’un krallığı İthaka’nın ise bugün Yunanistan’ın İyon Denizi’ndeki İthaki adası, Kefalonya veya Lefkada olabileceği düşünülüyor.
Odysseus’un Truva’dan İthaka’ya dönüşü normal şartlarda (o çağlarda bile) ancak haftalar sürebilecek bir deniz yolculuğu.
Fakat Homeros’un dünyasında bu yolculuk yirmi yıl sürüyor.
Tek gözlü devler olan Kiklopların adası, Aiolos’un rüzgârlar adası, Laestrygonlar, Kirke, Hades, Sirenler, Skylla ve Kharybdis, Güneş Tanrısı Helios’un adası ve Kalypso’nun Ogygia’sı bu yolculuğun başlıca durakları.
Bunların gerçek coğrafyadaki karşılıkları kesin değil. Sicilya, Güney İtalya, Tunus, Malta, Cebelitarık ve İyon Denizi çevresinde çeşitli eşleştirmeler yapılıyor.
Yani Homeros’un dünyası, gerçek Akdeniz coğrafyası ile mitolojik coğrafyanın birbirine karıştığı bir dünya.
Nolan, bu mitolojik dünyayı Tunç Çağı’nın sonundaki büyük medeniyet krizinin içine yerleştiriyor.
Bir medeniyet nasıl çöker?
M.Ö. 12. yüzyıl civarında Doğu Akdeniz dünyasında büyük bir kırılma yaşanmış. Hitit İmparatorluğu çökmüş. Miken sarayları ortadan kalkmış. Doğu Akdeniz’de ticaret ağları parçalanmış. Büyük şehirler yıkılmış. Yazı kültürü Yunanistan’da uzun süre kaybolmuş.
Tarihçiler bu dönemi Tunç Çağının Çöküşü olarak adlandırıyor.
Çöküşün nedenleri konusunda tek bir açıklama yok. Kuraklık, kıtlık, göçler, savaşlar, ticaret sistemlerinin kırılması ve siyasi istikrarsızlık gibi birçok faktörün birlikte rol oynadığı düşünülüyor. Mısır kayıtlarında ortaya çıkan ve modern tarihçilerin “Deniz Kavimleri” adını verdiği gruplar da bu karmaşık çöküşün aktörleri arasında anılıyor.
Nolan burada çok çarpıcı bir soru soruyor:
Ya medeniyeti yıkan “Denizden Gelenler”, aslında dışarıdan gelenler değilse?
Ya onları yaratan şey, bizzat medeniyetin kendi içindeki ahlaki çöküşse?
İşte filmin asıl hikâyesi burada başlıyor.
Çünkü Nolan’ın tasvir ettiği dünyada, bir toplumun ayakta kalmasını sağlayan şey yalnızca ordular, kaleler, gemiler ve silahlar değil.
Toplumların görünmeyen hisarları, ilkeler, kanunlar, gelenekler.
Daha doğrusu, toplumu teşkil eden herkesin uyması gerektiğine inandığı kutsal kurallar.
Zeus’un Yasası
Film boyunca tekrar tekrar karşımıza çıkan “Zeus’un Yasası” bunun simgesi.
Antik Yunan dünyasındaki xenia, yani konukseverlik ve konuk–ev sahibi ilişkisi, sıradan bir görgü kuralı değil. Yabancıya kapıyı açmak, ona yemek vermek, onu korumak ve misafir olarak kabul etmek kutsal bir yükümlülük. Çünkü o devrin insanları kapılarına gelen yabancının insan kılığına girmiş bir tanrı olabileceğine inanıyorlar.
Dolayısıyla yabancıya nasıl davrandıkları, aslında tanrılara ve tanrıların kurallarına karşı tutumlarını gösteriyor.
Bu yüzden filmde Zeus’un Yasası, aslında bir toplumun görünmeyen anayasası.
Topraklarımızda varlığını hala sürdüren “tanrı misafiri” kavramı, belki de bu ilkenin asırlar ötesinden tevarüs edilmiş bir yansıması.
Bugünlerde tüm dünyada yükselen yabancı düşmanlığı vesilesiyle sıkça işitmeye başladığımız, yabancı korkusu/düşmanlığı anlamındaki zenofobi (xenophobia) kavramı da xenia gibi “xenos” kelimesinden türemiş.
Xenos, Antik Yunan’da hem "yabancı" hem de "misafir" anlamına geliyor.
Xenia ise yabancıya gösterilen sevgi, saygı ve misafirperverlik demek.
Zenofobi (Xenophobia), yabancıya karşı duyulan mantıksız korku, nefret ve güvensizlik.
Antik Yunan dünyasında yabancılara nasıl davranılacağı toplumsal düzenin ve dinin temelini oluşturuyormuş.
Tanrı Zeus'un unvanlarından biri, “Misafirlerin Koruyucusu” anlamına gelen Zeus Xenios'muş.
O devrin insanları, tanrıların dünyayı gezerken insan kılığına girip kapınızı çalabileceğine inanırlarmış. O yüzden kapıya gelen bir yabancıya (xenos) kim olduğunu sormadan önce yemek verir, yıkanmasını sağlar ve iyi ağırlarlarmış.
Nolan şu soruyu soruyor:
Bu anayasa çiğnenirse ne olur?
Ve cevabı, Truva’da olanlarda arıyor.
Truva Atı: Bir Armağanın Kirletilmesi ve Domino Etkisi
Yunanlılar Truva’yı on yıl boyunca kuşattıktan sonra tam başarısız olacakken Odysseus’un hilesi sayesinde savaşı kazanıyorlar.
Nolan, Truva Atı hilesini özellikle vurguluyor.
Truva Atı, sadece kurnazca bir savaş hilesi değil; tanrılara sunulmuş bir “adak” ya da “armağan” kılıfında bir kalleşlik.
Tanrıların kanuna, dolayısıyla tanrılara ihanet.
Zekice bir askerî taktik değil, medeniyetin kaderini değiştiren ahlaki bir kırılma.
Aynı tanrılara inanan iki halktan biri (Yunanlar), sırf zafer kazanmak uğruna, diğerinin (Truvalılar) kutsal saydığı adak dokunulmazlığını çiğneyerek onları yok ediyor.
Fakat kutsalları çiğneyerek kazanılan savaş, zaferi değil çöküşün başlangıcını getiriyor.
Nolan bu çiğnenen ilkelerin başlattığı zincirleme reaksiyonu dehşet verici bir görsellikle işliyor:
Truva’da kutsalı çiğneyen meşum zihniyet, İthaka’da kraliçeyle evlenmek için saraya doluşan küstah taliplere dönüşüyor.
Dilencileri acımasızca itip kakan hoyratlığa, zalimliğe dönüşüyor.
Kralın öz oğlu, tahtın meşru varisi Telemakos’a suikast planları yapan karanlığa dönüşüyor.
Tanınmayıp hiçe sayılan temel bir ilke, toplumun bütün ahlaki yapısı üzerinde bir domino taşı etkisi yaratıyor.
Truvalılar, kendilerine bırakılan atı bir adak, bir barış işareti, kutsal bir hediye olarak kabul ediyorlar.
Yunanlılar ise onların kutsala duydukları güveni istimar etmiş oluyorlar.
Yani Odysseus, düşmanını mertçe savaşarak değil, kutsal olanı araçsallaştırarak yeniyor.
Armağanı silaha, misafirperverliği tuzağa, güveni ihanete dönüştürüyor.
Ve Nolan’ın bütün filmi üzerine kurduğu fikir burada ortaya çıkıyor:
Bir toplumun kutsallarından birini savaş kazanmak uğruna çiğnerseniz, aslında yalnızca düşmanınızı değil, o kutsalın kendisini de yok edersiniz. Ve bunun sonuçları sizi de vurur!
Zafer Neden Zafer Değildir?
Truva düşüyor.
Yunanlılar savaşı kazanıyor.
Fakat filmde bu zaferin ardından hiçbir şey eskisi gibi olmuyor.
Çünkü bir zamanlar herkesin uyduğu kurallar artık yalnızca saf ve zayıf insanların uyduğu kurallar haline gelmiş oluyor.
Truva’da kutsal bir armağanla yapılan hile, başka kuralların da çiğnenmesini mümkün kılıyor.
Düşmana saygı kalmıyor.
Kadına saygı kalmıyor.
Krala saygı kalmıyor.
Misafire saygı kalmıyor.
Dilenciye saygı kalmıyor.
Kralın oğlunu öldürmek meşru bir siyasi seçenek haline geliyor.
İnsanların evlerine gelenler artık misafir değil, potansiyel düşman gibi görülüyor.
Penelope’nin sarayını dolduran talipler, Zeus’un Yasası’nın sağladığı misafirlik hakkını sömürürken aynı zamanda ev sahibinin malına, onuruna ve iktidarına el koymaya başlıyorlar.
Antinous’un kör Eumaeus’a yaptığı muamele de bu çürümenin küçük ama önemli işaretlerinden biri.
Bir kutsalın yıkılması başka kutsalların da yıkılmasını kolaylaştırıyor.
Nolan seyirciye, “işte medeniyetlerin çöküşü çoğu zaman böyle gerçekleşir” diyor.
Bir anda değil.
İlkelerin çiğnenmesiyle başlar.
Buna “istisna” derler.
Ardından istisna normalleşir.
Eskiden normal sayılan, artık saflık, aptallık, acizlik olarak görülür.
En sonunda ise artık kimse neden eskiden böyle davranıldığını hatırlamaz.
Tanrıların gazabı
Homeros’un dünyasında bütün bunlar, tanrıların gazabı olarak görülüyor.
Odysseus’un başına gelenler, Poseidon’un öfkesi, denizdeki fırtınalar, canavarlar, kayıplar, gemilerin batması ve yıllarca süren eve dönüş mücadelesi ilahi bir cezalandırma.
Nolan ise tanrıları geri plana çekerek bunu daha modern bir dile çeviriyor.
Tanrılar neredeyse yok.
Zeus’u, Poseidon’u görmüyoruz.
Ama onların yasalarının çiğnenmesinin sonuçlarını görüyoruz.
Bu çok önemli bir değişiklik.
Çünkü böylece “tanrıların gazabı” psikolojik ve toplumsal bir nedenselliğe dönüşüyor.
Kutsal olanı bozunca güven ortadan kalkıyor.
Güven ortadan kalkınca herkes birbirinden korkmaya başlıyor.
Korku arttıkça şiddet artıyor.
Şiddet arttıkça daha fazla kural çiğneniyor.
Ve sonunda toplum, kendi elleriyle yarattığı cehennemin sorumluluğunu dışarıdan gelen bir düşmana yüklemeye kalkıyor.
Denizden gelen düşman
Filmin en güçlü fikirlerinden biri bu.
Film boyunca “Denizden Gelenler”den söz ediliyor.
Köyler onların saldırılarından korkuyor.
İnsanlar denizden gelmesini bekledikleri barbarlardan söz ediyor.
Medeniyetin dışarıdan gelecek korkunç bir düşman tarafından yıkılacağı düşünülüyor.
Fakat filmin sonunda korkulan düşmanın kim olduğu ortaya çıkıyor: Odysseus ve adamları.
Yani medeniyeti yıkacak olanların aslında “dış güçler” değil, “medeniyetin” kendi muhteris, had hudud bilmez, kural ve kutsal tanımaz savaşçıları olduğu anlaşılıyor.
Bir toplumun kendisini tehdit eden düşmanı sürekli dışarıda araması, asıl tehdidin içeride olduğunu görmesini engelliyor.
“Bizi dış güçler yıkacak.”
“Bizi yuvamızdan sürgün edecekler.”
“Bizi barbarlar tehdit ediyor.”
“Bizi yabancılar yok edecek.”
“Bekamız tehlikede!”
Fakat söz konusu barbarlık her zaman kapının dışında değil, –hem de elinde devletin mührüyle- evin içinde oluyor.
Bugün de “Denizden Gelenler” var
Nolan’ın kadim dünya üzerinden anlattığı vaziyet, ne yazık ki 21. yüzyılın küresel sahnesinde de yankısını buluyor. Tıpkı Truva önlerinde olduğu gibi, bugün de güçlüler kendi istisnalarını yaratırken uluslararası hukuktan insan haklarına kadar tüm ilkeler ayaklar altına alınıyor.
Mesela Donald Trump’ın askerlerine, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu yaka paça ülkesinden aldırtması, egemenlik ve uluslararası hukuk sınırlarını zorlayan bir örnek olarak tarihe geçti.
Trump yönetiminin 2026’da İran’a yönelik savaşa girmesi de benzer biçimde uluslararası güç kullanımının sınırlarını tartışmaya açtı.
28 Şubat 2026 tarihinde ABD ve İsrail ordularının İran'a yönelik başlattığı ortak askeri operasyonun ilk gününde, İran'ın Hürmüzgan eyaletine bağlı Minab kentindeki Şeceretü't-Tayyibe Kız İlkokulu Tomahawk hassas güdümlü füzeleriyle vuruldu. Çoğunluğu 7-12 yaş arası kız çocuklarından oluşan en az 168 sivil katledildi.
Bu öyle dehşet verici bir saldırıydı ki, İran Kızılayı ve yerel kaynakların bildirdiğine göre okul, yaklaşık 40 dakika arayla iki kez bombalandı. İlk saldırıdan sağ kurtulup kaçmaya veya ailelerine ulaşmaya çalışan çocuklar, ne yazık ki ikinci bombardımanın ana hedefi oldu.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını kınarken BM Şartı’nın devletlerin başka devletlerin toprak bütünlüğüne ve siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanmamasını öngördüğünü açıkça hatırlattı.
Trump’ın Grönland’ı ABD’ye katma ısrarı da aynı zincirin başka bir halkasıydı.
Bunların her biri kendi siyasi bağlamında ayrıca tartışılabilir.
Fakat Nolan’ın filmi şu uyarıyı yapıyor:
Güçlü olanın, en temel ahlaki, vicdani, insani kurallar dahil olmak üzere tüm kuralları kendisi için istisna haline getirmesi, en güçlü medeniyetleri bile yıkar.
Benjamin Netanyahu daha da belirgin bir örnek.
Uluslararası Ceza Mahkemesi, Netanyahu hakkında savaş suçu ve insanlığa karşı suç iddiaları kapsamında tutuklama kararı çıkarırken, Netenyahu’nun sivillere yönelik saldırıları kasten yaptırdığına ve savaş yöntemi olarak açlığın kullanılması gibi korkunç savaş suçlarını işlediğine hükmetti.
Birleşmiş Milletler Bağımsız Soruşturma Komisyonu da 2026 yılında İsrail güçlerinin Gazze’de çocukları kasıtlı olarak hedef aldığına ilişkin son derece ağır sonuçlara ulaştı.
Yani Netenyahu da “beka sorunu mazeretiyle” çok temel ilkeleri hiçe sayan bir barbar!
Burada asıl mesele Netanyahu’nun veya Trump’ın kişilikleri değil.
Asıl mesele, güç sahiplerinin kendilerini kuralların üzerinde görmeye başlamaları.
Çünkü medeniyetleri ayakta tutan şey, zayıfların değil, güçlülerin kurallara uyması.
Medeniyet, güçlü olanlar sınırlanabildikleri ölçüde var olabiliyor.
Nolan bize, halklarını “denizden gelenlerle” -yani medeniyeti yıkacak barbar “dış güçler” öcüsüyle korkutanlara dikkat edin diyor; medeniyeti asıl tehdit eden unsur onlar olabilirler!
Athena neden Odysseus’un karşısına çıkar?
Filmin en çarpıcı sembollerinden biri Athena.
Odysseus yolculuğu boyunca hissettiği derin pişmanlıkla nereye baksa Athena’nın yüzünü görüyor.
Fakat gördüğü yüzün tanrıça Athena’ya mı, yoksa Truva’da katlettikleri genç bir kadına mı ait olduğu belirsizleşiyor.
Odysseus’un savaş sırasında yaptıklarıyla yüzleşmesini sağlayan şey, artık dışarıdan gelen bir tanrı değil.
Kendi vicdanı.
Bu nedenle Odysseus’un Athena’nın kafasının kesildiğini tekrar tekrar görmesi, yalnızca tanrısal bir cezalandırma değil.
Kendi kutsalının kafasını kendi elleriyle kesmiş bir insanın görüntüsü bu.
Odysseus’un eve dönememesinin nedeni de bu.
O, fiziksel olarak İthaka’ya ulaşamamaktan çok daha önce, işlediği korkunç cinayetlerin yükünü taşıdığı için evine dönemiyor.
Kendi evine döndüğünde ise karşısında Penelope’yi değil, yaptıklarını buluyor.
Tıpkı Nolan’ın diğer meşhur filmi Oppenheimer’da anlattığı bilim adamının yaptığı şeyin sonuçlarından kaçamaması gibi.
Oppenheimer atom bombasını yapıyor ve daha sonra onun dünyayı değiştirdiğini anlıyordu.
Odysseus da Truva Atı’nı yapıyor ve daha sonra yaptığının dünyayı değiştirdiğini anlıyor.
Truva Atı hâlâ içeride
İnsanlık, binlerce yıldır aynı hikâyeleri anlatıyor.
Devler değişiyor.
Tanrılar değişiyor.
Krallar değişiyor.
Düşmanların isimleri değişiyor.
Ama insanın kutsalı çiğneyerek güce ulaşması ve sonra bunun bedelini ödemesi değişmiyor.
The Odyssey bu nedenle yalnızca eski Yunan dünyasının hikâyesi değil.
Bir medeniyetin kendi kendini nasıl imha edebileceğinin hikâyesi.
Çünkü Truva Atı hilesinin içine yalnızca Yunan askerleri saklanmıyor.
Ahlaksızca bir fikir de saklanıyor: “Kazanmak için kutsalı çiğnemek meşrudur.”
Bu fikir bir kez kabul edildiğinde artık hiçbir kutsal güvende olamıyor.
Bugün de mesele budur.
Hukuk güçlü olduğunda hukuk vardır.
Uluslararası sözleşmeler güçlü devletleri de bağladığında medeniyet vardır.
Savaşta bile sivillerin dokunulmaz olduğu kabul edildiğinde medeniyet vardır.
Düşman bile olsa insanın onurunu koruyan kurallar bulunduğunda medeniyet vardır.
Ama güçlü olan her seferinde kendisi için bir istisna yaratırsa, bir süre sonra istisna kural haline gelir.
Kural ortadan kalktığında ise herkes birbirinin “Denizden Gelenler”idir.
Belki de Nolan’ın filminin asıl sorusu şudur: Medeniyeti yıkanlar gerçekten denizden mi gelir?
Yoksa “denizden gelenler” dedikleri, insanların zihnine girip, “Çok mağduruz, düştüğümüz sıkıntıdan kurtulmak için kuralları çiğnemek zorundayız” diyerek onların aldatanlar mıdır?
Anlaşılıyor ki Odysseus’un asıl yaptığı, askerlerini kutsal olanı çiğnemenin bazen zafer için gerekli olduğuna inandırmaktı.
Ve bu hileyle kendi krallığı da içinde olmak üzere medeniyetinin köküne kibrit suyu dökmüş oldu.
Sonuç
Sinematografik açıdan Nolan’ın bu eseri, görsel efektleri veya kurgu deneyselliğiyle değil; taşıdığı kavramsal ağırlıkla öne çıkıyor.
Kostümler, ışık ve diyaloglar belki bir başyapıt seviyesinde parlak değil; ancak bu, belki de yönetmenin bilinçli bir tercihi. Nolan, gözü değil, zihni meşgul eden bir sinema yapıyor.
Bu filmi tarihe geçirecek olan şey, Homeros’un hikayesini yeniden anlatması değil; 3.000 yıllık bir destanı, içinde bulunduğumuz çağın kanayan yarasına, yani “kural tanımaz güç sahiplerinin” yarattığı ahlaki çöküşe ayna tutması.
Truva Atı’nın içinde saklanan yalnızca Yunan askerleri değildi. O ahşap karın, medeniyetleri içeriden çürüten en ölümcül fikri taşıyordu: “Kazanmak için kutsal olanı çiğnemek meşrudur.”
Bu fikir bir kere zihinlere yerleştiğinde, Zeus’un Yasası’ndan uluslararası hukuka, misafirperverlikten sivil dokunulmazlığına kadar tüm ilkeler, güçlülerin keyfine göre şekil verilen balmumuna dönüşüyor.
Nolan’ın bize gösterdiği en büyük ironi şu: Odysseus, tıpkı günümüzde güya medeniyetlerinin bekasını korumak için başka ulusların çocuklarını hedef alan siyasi aktörler gibi, yaptığı ihlalleri “mecburiyet” zırhıyla kaplıyor. Ne var ki bu zırh, onu kendi evine bile yabancılaştırıyor.
Bugün “Denizden Gelenlerin” adları var kendileri yoksa, geriye tek bir ihtimal kalıyor: Korku, yağma ve şiddet; devletin en üst kademelerinde oturanların, halklarına anlattığı bir öcü hikayesi.
Nolan’ın The Odyssey’si, bize bazı zaferlerin aslında yıkımların tarih olduğunu hatırlatıyor. Ve belki de asıl sorulması gereken soruyu haykırıyor: Bugün masum sivillere atılan her füze, aslında Truva Atı’nın içinden çıkan o zehirli düşüncenin bir başka yankısı.
Medeniyet, ancak ve ancak, en güçlü olanın bile uymak zorunda olduğu kurallar var olduğu sürece yaşıyor.
Nolan’ın The Odyssey’si bu yüzden bir uyarlamadan çok daha fazlası: 3.000 yıl önceki bir destanı, bugünün vicdan muhasebesine dönüştüren bir başkaldırı. Filmin asıl meselesi, Truva’nın düşüşü ya da Odysseus’un eve dönüşü değil; kuralların istisnalara kurban edildiği her çağda, insanlığın kendi eliyle döşediği yollardan cehenneme yürüyüşünün değişmeyen haritası.
Truva Atı hâlâ içeride; ve içindeki o zehirli fikir, her gün yeniden kapılarımızı çalıyor.
Yeni yorum ekle