Devletin en sevmediği insan tipi, bir şey istemeyendir.
Çünkü bir şey istemeyen insanla pazarlık yapılamaz.
Onu makamla satın alamazsın; çünkü makam onun için bir zincirdir, ödül değildir. Parayla susturamazsın; çünkü paranın sesi, vicdanının sesinden daha yüksek çıkmaz. Korkuyla yolunu değiştiremezsin; çünkü korku, yalnızca bir şeyleri kaybetmekten korkanları yönetir. Hiçbir şeyi olmayan, hiçbir şeyi de kaybetmez.
Devlet mekanizması herkesin bir fiyatı olduğuna inanmak ister; çünkü bütçesi ve makamı vardır. Fiyatı olmayan birini gördüğünde ise sistem hata verir, bürokrasi kilitlenir, geriye sadece o adamı yok etme çabası kalır…
Bu insan, sistemin en tehlikeli noktasında durur. Ne muhalefet yaparak sisteme dâhil olur, ne de itaat ederek sisteme yem olur. Sessizce kendi yolunda yürür. İstemediği için borçlanmaz, borçlanmadığı için boyun eğmez. Onun tek silahı, yokluğudur: İsteklerinin yokluğu, hırslarının yokluğu, korkularının yokluğu.
Devlet, insanı istekleriyle yönetir. Makam isteyenleri yükseltir, para isteyenleri satın alır, güvenlik isteyenleri korkutur. Ama hiçbir şey istemeyen insan, bu üç silahın da dışında kalır. O yüzden en çok ondan korkulur. Çünkü o, kontrol edilemeyen tek varlıktır.
Ve belki de en büyük isyan, bir şey istememektir.
Bu düşüncenin en doğrudan antik karşılığı Kinik felsefedir. Diogenes, ihtiyaçlarını asgariye indirmiş, devletin ve toplumun sunduğu tüm statü, zenginlik ve güvenlik vaatlerini reddetmiştir. Büyük İskender’in “Benden ne dilersin?” sorusuna “Gölge etme, başka ihsan istemem” demesi, tam da “fiyatı olmayan insan” figürüdür. Kinikler için isteklerin azalması, özgürlüğün artmasıdır; devlet ise insanı istekleri üzerinden zincirler. Bu yüzden Kinik, sistemin “hata veren” noktasında durur.
Image
Stoacılara göre gerçek özgürlük, “bize bağlı olan” ile “bize bağlı olmayan”ı ayırt etmekten geçer. Makam, para, güvenlik, şöhret — bunların hepsi dışsal şeylerdir ve bize bağlı değildir. Onları istemek, insanın kendi elini kolunu bağlamasıdır.
Epiktetos’un ifadesiyle: “İsteklerini sınırla, özgür olursun.”
Stoacı bilge, devletin sunduğu ödül ve cezaların dışında kalır çünkü bunlara değer vermez. Sistemin onu “yok etme” çabası bile, bilge için yalnızca başka bir dışsal olaydır; ruhuna dokunamaz.
Epiktetos’un ifadesiyle: “İsteklerini sınırla, özgür olursun.”
Stoacı bilge, devletin sunduğu ödül ve cezaların dışında kalır çünkü bunlara değer vermez. Sistemin onu “yok etme” çabası bile, bilge için yalnızca başka bir dışsal olaydır; ruhuna dokunamaz.
Schopenhauer’da istek (Wille), acının kaynağıdır. Sürekli bir şeyler arzulayan insan, hem kendisinin hem de iktidarın kölesidir. İsteklerini mümkün olduğunca susturan, hatta inkâr eden kişi ise, dünyanın ve iktidarın oyunundan kısmen çıkar.
Schopenhauer’a göre bu tutum, ahlaki bir üstünlük değil, varoluşsal bir kurtuluş yoludur. Devlet gibi mekanizmalar, insanın arzu eden yönüne hitap ettiği için, arzu etmeyen karşısında çaresiz kalır. Nietzsche bu figürü hem över hem de eleştirir. Bir yandan “sürü ahlakı”nın ve devletin, insanı istekleri ve korkuları üzerinden ehlileştirdiğini söyler. Fiyatı olmayan, kendi değerlerini kendi koyan “egemen birey” (souveräne Individuum) onun gözünde yüksek bir tiptir.
Öte yandan, salt “istememek”i pasif bir nihilizme de dönüşebileceği için temkinli yaklaşır. Asıl değerli olan, istememek değil, kendi istemini yaratabilmektir. Yine de devlet mekanizmasının herkesi fiyatlandırma arzusuna karşı, Nietzsche’nin “özgür ruh”u net bir direnç noktasını temsil eder. Doğu düşüncesinde bu konu daha sakin bir dille işlenir.
Lao Tzu, “İstekleri az olanın kalbi huzurludur” der. Zhuangzi ise “faydasız ağaç” metaforuyla, hiçbir işe yaramayan (yani sistemin kullanamadığı) şeyin en uzun yaşadığını anlatır. Devlet, herkesi “faydalı” ve “fiyatlandırılabilir” kılmak ister; oysa hiçbir şey istemeyen, hiçbir işlev kabul etmeyen insan, sistemin diline sığmaz.
Taoist bilge, direnmez bile; sadece sistemin dışında kalır. Bu “dışarıda kalış”, çoğu zaman sistemin en çok rahatsız olduğu durumdur.
Thoreau (“Sivil İtaatsizlik”): En iyi hükümet, en az yönetendir. Kendi hayatını sadeleştiren ve devletin sunduğu hiçbir şeye muhtaç olmayan birey, fiilen en güçlü muhalefeti yapmış olur.
Max Stirner (“Biricik ve Mülkiyeti”): Devlet, “kutsallıklar” ve sabit fikirler üzerinden insanı yönetir. Hiçbir şeyi kutsal saymayan, hiçbir şeyi “istemeyen” biricik birey, devletin kavramsal zemininin dışına çıkar.
Foucault açısından bakıldığında ise, modern iktidar bedenleri ve arzuları disipline ederek işler. Arzusu olmayan, dolayısıyla disipline edilemeyen özne, iktidarın “biyopolitik” aygıtlarının kör noktasıdır. Çoğu filozof, bu figürü şu şekilde okur:
İktidar, insanı istek ve korku üzerinden yönetir. Bu iki kolu kesildiğinde, geriye kaba güçten başka bir araç kalmaz. O yüzden “fiyatı olmayan insan” yalnızca ahlaki bir ideal değil, aynı zamanda iktidar teorisinin de en kritik sorusudur: Kontrol edilemeyen birey karşısında sistem ne yapar?
Bazı filozoflar bunu yüceltir (Kinikler, Stoacılar, Taoistler), bazıları temkinli yaklaşır (Nietzsche), bazıları ise iktidarın bu durumda şiddete başvurmak zorunda kaldığını teşhis eder (Foucault çizgisi).
Ama neredeyse hepsi şunu kabul eder:
Bir şey istemeyen insan, devletin en zorlandığı insan tipidir.
Yeni yorum ekle