Ulus ile toplum çoğu zaman birbirinin yerine kullanılır, oysa aynı şeyi anlatmazlar. Toplum, insanların birlikte yaşama biçimidir. İlişkiler, kurumlar, alışkanlıklar, dayanışmalar ve ortak davranışlar üzerinden oluşur. Ulus ise bu topluluğun kendisini bir bütün olarak algılaması, kendisi hakkında ortak bir kimlik üretmesidir. Bu nedenle belki de şöyle bir tasnif yapabiliriz: Ulus ortak kimlik üretme, toplum ise ortak davranış üretme kapasitesidir.
Bu iki kapasite birbirinden bağımsız olmamakla beraber aynı da değildir. Bir topluluk kendisini güçlü biçimde aynı kimliğin mensupları olarak görebilir; buna rağmen ortak davranış geliştirmekte zorlanabilir. Başka bir topluluk ise etnik, dinî veya kültürel farklılıklarına rağmen ortak kurumlar ve ortak amaçlar etrafında güçlü bir davranış bütünlüğü oluşturabilir.
Burada ulus ile toplum arasındaki fark görünür hale gelir. Ulus “biz kimiz?” sorusunun cevabıdır; toplum ise “biz niçin bir aradayız?” sorusunun.
Ulusu, toplumsal ve etnik boyutuyla yeniden tartışmak ulusalcılığın geleceği açısından önemli bir zemin oluşturacaktır; çünkü ulusu yalnızca ortak köken, dil, kültür ve tarih üzerinden düşündüğümüzde, ulusal kimliği geçmişin mirasına bağlarız. Bu anlayışın doğal sonucu etnik ulusalcılıktır. Burada ulusun sınırları büyük ölçüde doğumla, soyla, dille ve kültürel mirasla belirlenir.
Fakat aynı mekanizma farklılıklar arttığında yeni bir forma dönüşebilir. Çünkü toplumlar hiçbir zaman yalnızca geçmişten gelen tekil hafızanın ürünü değildir. Toplum, farklı bilinçteki insanların neden bir araya geldiklerinin farkında olarak ortak bir amaç uğruna güçlerini birleştirmeleriyle meydana gelen sosyolojik yapıdır. Her toplum zaman içinde değişir. İnsanlar yer değiştirir, kültürler birbirine karışır, yeni kuşaklar farklılaşır, eski kimliklerin yanına yenileri eklenir. Böylece toplum, sürekli yeniden oluşan bir ilişki ağına dönüşür.
Ulus ise bu değişimin içerisinde kendisini korumaya çalışır. İşte burada toplumsal ulusalcılık düşüncesi ortaya çıkabilir. Toplumsal ulusalcılık, ulusu etnik kökenin üzerine kurulmuş kapalı bir kimlik olarak değil, farklılıkları ortak bir toplumsal irade içinde buluşturabilen bir yapı olarak görür.
Bu anlayışta ortak kimlik önemini kaybetmez; fakat kimliğin anlamı değişir. “Biz aynıyız” yerine, “biz birlikteyiz” denmeye başlanır; aradaki fark küçük görünebilir ancak önemlidir. “Biz aynıyız” ortaklığı kökende arar. “Biz birlikteyiz” ortaklığı ilişkide ve iradede arar. Böylece ulus, yalnızca geçmişin ürünü olmaktan çıkar ve geleceğin projesine dönüşür.
Toplumsal ulusalcılığın temelinde, ulusal kimliğin etnik aidiyetle sınırlı kalmayarak farklı toplulukları ortak bir irade ve davranış etrafında buluşturabilmesi vardır. Bu, etnik kimliğin reddedilmesi anlamına gelmez. Etnik hafıza, dil, kültür ve tarih hâlâ ulusun önemli unsurlarıdır. Fakat bunlar ulusun tamamı değildir. Çünkü tek bir kimlik toplum oluşturmaya yetmez.
Kaldı ki insanların aynı kimliğe sahip olması, onların birlikte hareket edeceği anlamına da gelmez. Toplum olabilmek için kimliğin ötesinde ilişki; ilişkinin ötesinde güven; güvenin ötesinde ortak davranış gerekir.
Bu noktada hafıza yeniden önem kazanır; çünkü ulus hafıza olmadan kurulamaz. Fakat hafıza da tek başına toplumsal birlik yaratmaz. Aynı geçmişi hatırlayan insanlar, o geçmişten birbirinden tamamen farklı sonuçlar çıkarabilirler.
Demek ki mesele yalnızca neyi hatırladığımız değil, hatırladığımız şeyle nasıl bir gelecek kurmayı arzuladığımızdır. Bu nedenle toplumsal ulusalcılık hafızayı korurken hafızanın içine kapanmaz. Toplumsal ulusalcılık geleceği geçmişe bağlar, etnik ulusalcılık ise geçmişi geleceğe bağlar. Ulus burada artık yalnızca ortak geçmişin adı değildir; ortak geleceği kurma iradesinin de adıdır.
Belki bu nedenle etnik ulusalcılık ile toplumsal ulusalcılık arasındaki temel ayrım, etnisitenin varlığı veya yokluğu değildir; ayrım, etnisitenin ulusun bütünü olarak mı, yoksa ulusun unsurlarından biri olarak mı görüldüğündedir. Toplumsal ulusalcılık, ulusu ortadan kaldırmaya değil, onu toplumla yeniden ilişkilendirmeye çalışır.
Ulus ortak kimliği üretir; toplum bu kimliği ortak davranışa dönüştürür. Belki de ikisinin gerçek gücü burada birleşir; kimlik olmadan toplumun ortak bir yön duygusu zayıflar. Toplumsal davranış olmadan da kimlik yalnızca bir aidiyet duygusu olarak kalır.
Dolayısıyla ulusun gücü yalnızca kendisini ne kadar güçlü tanımladığıyla değil, bu tanımı ne kadar toplumsal iradeye dönüştürebildiğiyle ilgilidir. 21. yüzyılda ulusalcılığın yeni meselesi aynı olmak değil, birlikte hareket edebilmek olacaktır.
Ve belki de toplumsal ulusalcılık, etnik ulusalcılığın alternatifi olmaktan çok, onun sınırlarını aşma arayışıdır.
Ulus kimliğini korur. Toplum ise o kimliğe yeni bir yaşam verir.
Uluslararası Sistemde Etnik ve Toplumsal Ulusalcılık
Son dönemlerde Türklerin ve Yahudilerin uluslararası sistemin önemli aktörleri hâline gelebileceğini söylerken anlatmaya çalıştığımız hususlardan biri de budur. Yahudilerin farklı coğrafyalarda ortak hafızayı ve toplumsal bağları sürdürebilme tecrübesi, uluslararası ilişkiler bakımından dikkate değer bir kapasite ortaya koymaktadır. Türklerin tarihsel tecrübesi ise güçlü bir etnik ve kültürel sürekliliğin yanında, farklı toplulukları ortak bir siyasal düzen içinde bir arada tutabilme imkânını da barındırmaktadır. Dolayısıyla bu iki tecrübeyi birbirinin karşıtı olarak değil, uluslararası sistemde farklı bağlantısallık biçimleri üreten iki ayrı yöntem olarak değerlendirmek mümkündür.
Türk kimliğinin tarihsel inşasında; ortak köken, dil, tarih ve kültürel hafıza önemli bir yer tutarken, Selçuklu ve Osmanlı tecrübesi farklı dinî ve kültürel toplulukları tek bir etnik kimlik içinde eritmeden ortak bir siyasal düzen içerisinde bir arada tutabilme imkânını da ortaya koymuştur. Modern toplumsal ulusalcılıkla bütünüyle özdeşleştirilemese de, bu siyasal tecrübe önemli bir tarihsel örnektir. Buradaki mesele, etnik kimlikten vazgeçmek değil, onun sağladığı tarihsel sürekliliği daha geniş bir toplumsal bütünlüğün önünde engel olmaktan çıkarmaktır. Çünkü kendi kimliğini korumakla farklı topluluklarla ortak bir gelecek kurmak arasında zorunlu bir çelişki yoktur; aksine, bu iki kapasitenin birleşmesi ulusal kimliği geçmişin mirasından geleceği şekillendiren bir imkâna dönüştürebilir.
Türklerin ulusal ve uluslararası alanlarda karşılaştıkları bazı sorunların, kendi kimliklerini koruma arayışıyla, daha geniş bir toplumsal aidiyet alanı oluşturma ihtiyacı arasındaki kararsızlıktan kaynaklandığı düşünülebilir. Türk dünyasının önündeki mesele, etnik ve kültürel ortaklığı zayıflatmak değil, bu ortaklığı farklı aidiyetleri kapsayabilecek bir siyasal ve düşünsel metodolojiyle tamamlamaktır. Böyle bir yaklaşım, Türk dünyasının uluslararası sistemdeki hareket alanını genişletebilir ve yeni bir dinamizmin ortaya çıkmasını sağlayabilir.
Uluslararası sistemde kalıcı bir güç oluşturmak isteyen uluslar, ortak kimliklerini toplumsal iradeye ve birlikte hareket etme kapasitesine dönüştürmek zorundadır. Etnik ulusalcılığın daha belirleyici olduğu toplumlarda, kendi kimliğini korumakla farklı toplumsal kesimleri ortak bir siyasal tasavvur içinde buluşturmak arasında zaman zaman gerilimler yaşanabilir. Bu durum, etnik ulusalcılığın bir eksikliği olmaktan çok, toplumsal ulusalcılıkla nasıl ilişkilendirileceğine dair bir meselenin varlığına işaret eder.
Türk dünyasının temel bağlayıcı unsuru olan kültürel değerler şu an en önemli aidiyet ağı olarak kabul görmektedir. Ülkelerin içinde bulundukları siyasal ve sosyal yapılanmaların bu hususta ton farkı ortaya koyması, doğal olarak bazı tartışmaları da gündeme getirecektir. Lakin, siyasal iradeler uzlaşma sağlama hususunda kendi toplumlarını ikna etmekte çok fazla zorlanmayacaklardır.
Kazakistan'ın İbrahim Anlaşmalarına katılması ve Azerbaycan'ın İsrail ile geliştirdiği ilişkiler, bu çerçevede değerlendirilebilir. Bir devletin farklı ilişki ağlarına dâhil olması, başka bir aidiyet alanındaki varlığını kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Çünkü uluslararası sistemde ilişkiler, her zaman tek bir merkeze bağlılık veya değişmez ittifaklar üzerinden kurulmaz. Değişen stratejik öncelikler, farklı ağlar arasında yeni bağlantılar kurulmasını mümkün kılabilir.
Bu nedenle toplumsal ulusalcılığı “çok katmanlı aidiyet sistemi” içinde değerlendirmek gerekir. İnsanlar ve toplumlar aynı anda birden fazla tarihsel, kültürel, siyasal ve bölgesel ilişki ağına dâhil olabilirler. Bu aidiyetlerin her biri aynı yoğunlukta olmayabilir; zaman zaman aralarında gerilimler de yaşanabilir. Önemli olan, bir aidiyetin diğerlerini bütünüyle geçersiz kılmadığı, farklılıkların ortak bir gelecek tasavvuru içinde anlam kazanabildiği bir denge oluşturabilmektir.
Uluslararası sistemde etkin olmak, sadece kim olduğunu bilmekle değil, kendi kimliğini koruyarak kimlerle ortak bir gelecek kurabileceğini de görebilmekle mümkündür. Türkler bu zorlu süreci aklı selim bir şekilde yönetebilirse, uluslararası sistemin en önemli aktörü olmaya aday olacaklardır.
Yeni yorum ekle