Mekke Ve İbrahim Anlaşmaları, Türkiye Ve İsrail

08 Eylül 2026

Uluslararası sistemin kuruluş mantığı aynı kalmakla birlikte, ifade edilme şekli yeni bir boyut kazanıyor. 20. yüzyılın dünyası büyük ölçüde kutuplar üzerinden kurulmuştu. Devletler belirli merkezlerin çevresinde toplanıyor, ittifaklar sınırlar oluşturuyor ve uluslararası siyaset büyük ölçüde “biz” ve “onlar” ayrımı üzerinden okunuyordu. Soğuk Savaş'ın NATO ve Varşova Paktı etrafında şekillenen düzeni bunun en açık örneğiydi.

21. yüzyılda ise farklı bir yapı ortaya çıkmakta. Bir devlet aynı anda NATO'nun, İslam dünyasının, Türk dünyasının, Avrupa'nın, Çin ekonomik sisteminin ve çeşitli bölgesel örgütlenmelerin içinde yer alabilmekte. Böyle bir dünyada devletleri yalnızca tek bir kutba ait varlıklar olarak tanımlamak giderek zorlaşıyor.

Belki de yeni sistemin temel sorusu artık “kimin tarafındasın?” değil, “hangi ağlara bağlısın?” sorusudur. 

Çünkü kutuplar birbirini dışlama eğilimindeyken, ağlar birbirleriyle kesişebilir. Bu nedenle yeni uluslararası sistemi klasik anlamda çok kutuplu bir dünya olmaktan ziyade, çok merkezli bir bağlantısallık sistemi olarak düşünmek daha açıklayıcı olabilir.  

Mekke ve İbrahim: İki Ağın Ortaya Çıkışı

İlk bakışta Mekke ile İbrahim anlaşmaları birbirinden farklı ve hatta karşıt iki bloğu temsil ediyor gibi görünebilir. Oysa daha derinden bakıldığında esasında ikisinin de aynı medeniyet hafızasının farklı katmanlarına temas ettiği görülecektir. Mekke burada yalnızca bir şehir değil, İslam dünyasının tarihsel hafızasını bir araya getiren bir medeniyet düğümü olarak düşünülebilir. Benzer biçimde Hz. İbrahim de Yahudi, Hristiyan ve Müslüman toplumların bu ortak hafızasının en temel durağıdır.  

Bu nedenle Mekke ile İbrahim'i birbirinden tamamen bağımsız iki hat olarak değil, aynı medeniyet coğrafyasının farklı yönlere uzanan iki bağlantı noktası olarak okumak mümkündür. Burada önemli olan, bugün birbirinden farklı yönlerde geliştiği düşünülen iki eğilimin gelecekte birbirleriyle kesişip kesişmeyeceğidir. Matematiksel olarak ihtimali bulunan bir gelişmenin sosyolojik olarak imkânsız olduğunu peşinen kabul etmek, uluslararası siyasetin dönüşüm kapasitesini gereğinden fazla sınırlandırmak anlamına gelebilir.

Belki de uluslararası sistemin geleceğini anlamanın yolu, bugün birbirinden uzak görünen ağların hangi koşullarda birbirine bağlanabileceğini düşünmekten geçmektedir.

Türkler ve Yahudiler: İki Farklı Bağlantısallık Hikayesi

Günümüz uluslararası sistemin anlaşılması açısından Türkler ve Yahudilerin tarihsel tecrübeleri de özel bir anlam taşımaktadır. Buradaki mesele herhangi bir “üstünlük” veya “seçilmişlik” iddiası değildir. Asıl mesele, iki toplumun tarih boyunca geliştirdiği bağlantı kurma biçimleridir.

Türklerin tarihsel tecrübesi büyük ölçüde coğrafyalar arasında hareketlilik ve farklı siyasal alanları birbirine bağlama kapasitesi üzerinden okunabilir. Türk dünyası Asya'dan Anadolu'ya, Balkanlar'dan Kafkasya'ya ve Ortadoğu’dan Afrika’ya uzanan geniş bir tarihsel coğrafya üretmiştir. 

Yahudilerin tarihsel tecrübesinde ise başka bir bağlantı biçimi öne çıkar: farklı coğrafyalarda yaşarken tarihsel ve kültürel sürekliliği koruyabilmek.

Bu nedenle teorik olarak bir ayrım yapılabilir: Türkler hareketin bağlantısallığını, Yahudiler ise sürekliliğin bağlantısallığını temsil ediyor diyebiliriz.

Bu ayrım, Türkiye ile İsrail'in neden yalnızca kendi coğrafyaları içerisinde değerlendirilmemesi gerektiğini de açıklayabilir. Her iki toplum da farklı tarihsel, kültürel ve ekonomik alanlar arasında bağlantı kurabilen özelliklere sahiptir. İsrail'in Avrupa, Amerika, küresel Yahudi diasporası, teknoloji ve finans ağlarıyla ilişkileri onu yalnızca bir Ortadoğu devleti olarak tanımlamayı güçleştirirken; Türkiye'nin Türk dünyası, İslam dünyası ve Asya-Avrupa-Atlantik sistemi arasındaki konumu da onu klasik bir bölgesel devlet tanımının ötesine taşımaktadır.

Burada çok katmanlı aidiyet kavramı önem kazanır.

Bu nedenle Kazakistan'ın İbrahim ağıyla ilişki kurması ve Türk Devletler Teşkilatı üyesi kimi devletlerin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni tanımaları onların Türkiye’den uzaklaşması anlamına gelmiyor. Türkiye NATO'nun parçası, AB ve Şangay İşbirliği Örgütü ile ilişki içindeyken aynı zamanda Türk dünyasının ve İslam dünyasının farklı ağları içinde yer alabiliyor. Dolayısıyla bir devletin bir ağda bulunması, başka bir ağın dışında kalmasını zorunlu kılmaz. Bu, kutuplar çağından bağlantısallık çağına geçişin belki de en önemli farkıdır.

Türkiye Bir Kutup Değil, Bir Bağlantı Merkezi

Bu perspektiften bakıldığında Türkiye'nin rolü de yeniden düşünülmelidir. Türkiye'yi yeni dünyanın ortaya çıkacak kutuplarından biri olarak görmek yerine, farklı ağların kesiştiği bir bağlantı merkezi olarak değerlendirmek daha açıklayıcı olacaktır. 

Türkiye’yi yeni uluslararası sistem açısından kıymetli yapan husus, farklı fay hatlarını birbirine bağlayabilme kapasitesidir. İsrail’in de sahip olduğu bu ağ oluşturabilme kabiliyeti her iki ülkeyi de aynı kulvarda yürümeye, yarışmaya ve belki de mücadele etmeye zorlamaktadır. Bu nedenle Türkiye ile İsrail arasındaki rekabet, salt bölgesel nüfuz mücadelesi olarak değil, farklı coğrafyaları, aktörleri ve çıkar alanlarını birbirine bağlayarak yeni bağlantı ağları kurma çabası olarak okunmalıdır. 

Mobius şeridi üzerindeki bu mücadelenin nasıl bir paradigmaya dönüşeceğini bize zaman gösterecek.

Mezopotamya: Sistemin Sahnesi Değil, Düşünsel Merkezi

Mısır’ı da kapsayacak şekilde kurgulayabileceğimiz geniş Mezopotamya coğrafyası, insanlık tarihinin en eski medeniyetlerinin ve ilk büyük siyasal örgütlenmelerinin ortaya çıktığı alandır. Dolayısıyla geniş Mezopotamya yalnızca geçmişin bir coğrafyası değil, insanlığın sistem kurma hafızasının da önemli merkezlerinden biridir.

Bugün insanlık geleceğini yapay zekâda, uzayda, dijital ekonomide ve ileri teknolojilerde ararken, geleceğin hangi yönde kurulacağına ilişkin zihinsel kaynaklarını geçmişin en eski medeniyet coğrafyasında yeniden arıyor olabilir. Bu durumda Mezopotamya yeniden dünyanın merkezi hâline gelebilir; ancak bu kez yalnızca askerî veya ekonomik anlamda değil; dünyanın yeniden tasarlandığı bir merkez olarak.

Geniş Mezopotamya’nın merkez olması, dünyadaki bütün çatışmaların burada yaşanacağı anlamına gelmez. Tam tersine, yeni sistem ağlar üzerinden kuruluyorsa, teorik merkez ile pratik mücadele alanları birbirinden ayrılabilir. Güneydoğu Asya'daki bir kriz, Türkistan'daki bir rekabet, Afrika'daki bir çatışma veya Hindistan-Pakistan ilişkilerindeki gerilim, Mezopotamya’daki ağlardan tamamen bağımsız olmayacaktır. Bu nedenle Mezopotamya sistemin düşünsel ve medeniyet merkezi, dünya ise bu sistemin uygulama alanı hâline gelebilir.

Geleceğin Çatışması: Devletler mi, Ağlar mı?

Bağlantısallık mantığının kabul edilmesi, çatışmanın doğasını da değiştirebilir. 20. yüzyılın temel çatışması büyük ölçüde devlet-devlet veya blok-blok çatışmasıydı. Gelecekte ise asıl mücadele, hangi ağın genişleyeceği, hangi ağın başka bir ağla birleşeceği ve hangi devletin hangi ağlarda aynı anda yer alabileceği üzerinden şekillenecektir.

Bu durumda bir devlet bir ağda müttefik, başka bir ağda rakip olabilir. Aynı devlet hem ekonomik hem askerî hem kültürel hem de medeniyet ağlarının farklı kombinasyonları içinde bulunabilir. Bu durum klasik ittifak anlayışını da dönüştürür. Çünkü ağların kesişmesi yalnızca çatışma üretmez; uzlaşma imkânı da sağlar. Belki de İki devlet aynı ağın içinde oldukları için değil, farklı ağların kesişim noktasında bulundukları için birbirleriyle ilişki kurabilecekler.

Böylece geleceğin uluslararası siyaseti “hangi devlet hangi blokta?” sorusundan çok, “hangi devlet hangi ağların kesişiminde bulunuyor?” sorusuyla daha kolay anlaşılabilir.

Sonuç: Yeni Dünyanın Sorusu

Uluslararası sistemi bu şekilde okursak, Mekke ve İbrahim Anlaşmalarını birbirinden tamamen bağımsız iki siyasi gelişme olarak görmek yerine, daha büyük bir dönüşümün iki farklı başlangıç noktası olarak okumak mümkündür.

Türkiye ve İsrail bu ağların içinde kendilerini açıkça tanımlamış olsalar da farklı ağları bu bağlantısıllık içinde yoğurabilecek ve kesiştirebilecek güçte iki devlettir. Kuzeyden güneye, doğudan batıya geniş bir coğrafyayı içine alan bu ağlar, şimdiden birbiriyle çelişiyormuş gibi görünen ittifak yapılanmalarını çok kolay ve zahmetsizce kendi bünyelerinde harmanlamaya başladı.

Böyle bir dünya, klasik anlamda çok kutuplu bir dünya olmayacaktır. Daha ziyade çok merkezli, çok katmanlı ve kesişen ağlardan oluşan bir uluslararası sistem olacaktır. Bu sistemde güç yalnızca büyük olmak değildir: Bağlantılı olmaktır. Bağımsızlık ise hiçbir yere bağlı olmamak değil, farklı alanlara aynı anda bağlanabilme kapasitesidir.

Belki de bu nedenle geleceğe dair sormamamız gereken soru, “Yeni dünyanın lideri kim olacak?” sorusudur. 

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.