Devlet “Gaslighting” yapar mı?

22 Haziran 2026
Image
Metin Altıok

Metin Altıok insanın yüreğini burkan “Öndeyiş” şiirinde şöyle der:

Bedenim üşür, yüreğim sızlar. 
Ah kavaklar, kavaklar...
Beni hoyrat bir makasla
Eski bir fotoğraftan oydular.
Orda kaldı yanağımın yarısı,
Kendini boşlukla tamamlar.
Omzumda bir kesik el,
Ki durmadan kanar.

Altıok’un mısralarındaki metafor, tarihin insanoğluna yaşattığı acı tecrübeleri hatırlatır.

 

FOTOĞRAFTAN SİLİNEN GERÇEKLİK

1939'da çekilen bir fotoğraf: Stalin, Moskova-Volga Kanalı kıyısında durmaktadır. Yanında, NKVD'nin başı Nikolai İvanoviç  Yezhov (veya Yejov) vardır. Yezhov bu fotoğraf çekildikten iki yıl sonra, casusluk ve anti-Sovyet komplo suçlamasıyla tutuklanır, mahkum edilir ve kurşuna dizilir. İdamının ardından o fotoğraftan silinir. Stalin, nehir kıyısında yalnız başına  durmaktadır artık; o an yanında hiç kimse olmamış gibi.

Image

Yezhov'un kesildiği yerden geriye ne kalmıştır? Boşluk. Tam da Altıok'un yazdığı türden bir boşluk: kendini boşlukla tamamlayan bir yokluk.

Image

Yezhov’un başına gelen münferit bir hadise değildi.

Troçki 1940'ta Meksika'da öldürülmeden çok önce, 1920'lerin sonlarından itibaren fotoğraflardan silinmeye başlanmıştır.

Zinoviev ve Lev Kamenev 1936'da idam edildikten sonra fotoğraflardan ve resmî yayınlardan sistematik biçimde çıkarılmışlardır.

Nikolai Bukharin 1938'de idam edildikten sonra benzer şekilde fotoğraflardan, ansiklopedilerden ve tarih kitaplarından silinmeye çalışılmıştır.

Diğer bir örnek, Lenin'in bir konuşmasını izleyen kalabalığın yer aldığı fotoğraftır. Orijinal karede Lenin'in yanında Troçki ve Kamenev bulunurken, sonradan yayımlanan sürümlerde ikisi de rötuşla kaldırılmıştır.

Bu uygulama yalnızca fotoğraflarla sınırlı değildi; aynı kader kitapları, ansiklopedileri ve hatta kütüphane koleksiyonlarını da bekliyordu. Antik Roma'dan miras kalan damnatio memoriae geleneğinin modern bir tezahürüydü bu: hatıranın sistematik imhası.

Yapılan, tarihi bir belgeyi tahrif etmekten ibaret değildir. Onlarca üst düzey ismin, yüzlerce fotoğraftan tek tek oyulması bugün psikolojide popüler bir kavramı işaret eder: Gaslighting.

 


"GASLIGHTING" NEDİR, DEVLET NEDEN DAHA İYİ YAPAR?

Gaslighting, bir kişinin gerçeklik algısını, hafızasını ve yargısını sistematik biçimde sorgulatmak amacıyla uygulanan psikolojik manipülasyondur. Hedef kişi zamanla kendi tecrübelerine, kendi gözlemlerine, hatta kendi aklına güvenemez hale gelir.

Bu tanım bireyler için geçerlidir. Peki devlet söz konusu olduğunda ne değişir?

Öncelikle ölçek ve araçlar değişir: Gaslighting artık bireysel bir patoloji olmaktan çıkar, kurumsal bir kapasiteye dönüşür."

Bireysel bir gaslighter'ın elinde yalnızca dili vardır. Devletin elinde ise arşivler, medya, müfredat ve yasa gücü bulunur.

Arşivler, geçmişi yeniden yazmak için;

Medya, bugünü kontrol etmek için;

Müfredat geleceği şekillendirmek için;

Hukuk ise yapılanları sorgulayanlara bedel ödetmek için kullanılır.

Image

Devlet hedef olarak seçtiği kişilere dair hakikat örtebilir; yalanları kurumsal gerçekliğe dönüştürebilir.

Bireysel gaslighting iki kişi arasındaki bir güç oyunudur; devlet gaslightingi kolektif hafızayı hedef alır. Bir toplumun, kendi yaşadıklarına duyduğu güveni sarsar.

Mekanizma da çok katmanlıdır:

Önce kişi idam, hapis ya da sürgünle fiziksel olarak ortadan kaldırılır.

Sonra görsel olarak yok edilir: fotoğraflar rötuşlanır, yayın arşivleri temizlenir.

Son olarak, en kalıcı ve en sinsi biçimde, zihinsel silme gelir: resmi söylem o kişinin hiç var olmadığını ilân eder. Vatandaş onu gördüğünü bilir, hatırlar — ama devlet “yoktu” diyorsa, bu hatırayı sesli söylemek tehlikelidir. Ve tehlikeli olan şeyler, zamanla söylenmez olur.

 

ORWELL'İN AYNASINDA “HAKİKAT BAKANLIĞI”

George Orwell, 1984'ü tam da bu Stalinist pratiği gözlemleyerek kurgulamıştı. Hakikat Bakanlığı'nın (The Ministry of Truth: Minitrue) tek görevi şuydu: Geçmişteki her kayıt, bugünün resmi söylemiyle çelişmeyecek biçimde sürekli yeniden yazılacaktı. Romanın kahramanı Winston Smith, her gün gazete arşivlerine inerek eski haberleri değiştiriyor, adları siliyor, rakamları düzeltiyor, devletin istediği yönde gerçeklikle oynuyordu.

Orwell şöyle diyordu: “Geçmişi kim kontrol ederse geleceği de o kontrol eder; bugünü kim kontrol ederse geçmişi de o kontrol eder.”

“Hakikat Bakanlığı” kurgu değildi. Fotoğraflardan silinen komiserler, kurgu değildi. Geçmişin içine atıldığı ve bir daha çıkarılmadığı o metaforik delik olan “hafıza kuyusu” kurgu değildi.

 

11 SANİYE VE BİR SESSİZLİK

Şimdi 2002'ye gidelim. Yer: Güney Kore. Dünya Kupası üçüncülük maçı. Hakem düdük çalıyor, Türk milli takımının santra vuruşuyla maç başlıyor.

Ve sadece 10,8 saniye sonra Dünya Kupası tarihinin en hızlı golü atılıyor. Tribünlerde on binler, ekran başındaki milyonlar sevinçten deliye dönüyor.

O gol FIFA'nın rekorlar kitabında hâlâ duruyor. Onu atan isim de.

Ama Türkiye'de yayın organlarının büyük çoğunluğu yıllardır o ismi telaffuz etmiyor. Arşiv görüntüleri kaldırılıyor. Onun oynadığı maçlar, attığı goller gösterilmiyor. Ekranlara düşen eski fotoğraflarda tüm arkadaşları var ama o yok!

Fotoğraftan hoyrat bir makasla oyulan o isim: Hakan Şükür.

Hakan Şükür bu ve bunun gibi pek çok golü attıktan uzun yıllar sonra yüz binlerce insanla beraber bir terör örgütüyle irtibatlı olmakla suçlandı, hakkında yasal işlemler başlatıldı, ülkeyi terk etti. Hukuki süreçlerin ayrı bir zemini var; burada tartıştığım bu değil. Tartışmak istediğim şu: Milyonların bizzat izlediği, bizzat coşkuyla alkışladığı bir ismin, “sanki hiç var olmamış gibi” medyadan ve kamusal dilden sistematik biçimde çıkarılması neyin nesidir?

Image

Yezhov'un, Troçki’nin, Zinoviev’in, Buharin’in fotoğraflardan kesilmesiyle Hakan Şükür’ün silinmesi arasında yapısal bir fark var mıdır?

Araç farklı: analog makas kullanılmıyor artık, dijital silgilerimiz var.

Dönem farklı: Soğuk Savaş yılları geride kaldı, sosyal medya çağında yaşıyoruz.

Ama mantık aynı: Onu hatırlıyoruz, biliyoruz. Ama artık adını bile söyleyemiyoruz.

İşte bu, tam olarak devlet eliyle “gaslighting.”

Gaslighting yalnızca bilgiye erişimi kesmez; kişinin kendi tecrübelerine olan güvenini hedef alır demiştik. O golü milyonlarca insanla beraber izledik. O sesi duyduk. Aynı sevinci, ortak bir coşkuyu yaşadık. Ama herkes bunlar hiç olmamış gibi davranıyor!

Olan biten ekranlardan, konuşmalardan, kayıtlardan tamamen silinmişse bir zaman sonra insan kendine sorar: Acaba ben mi yanlış hatırlıyorum?

 

Image
Elisabeth Noelle-Neumann

TOPLUMA NE OLUR?

Devlet gaslightinginin asıl hasarı silinen kişide değil toplumda birikir.

İlk etki kolektif bilişsel uyumsuzluktur. Bir toplum, bizzat yaşadığı gerçeklikle resmi söylem arasında sürekli bir gerilim içinde kalırsa, bu iki gerçekliği aynı anda taşımak zorunda hisseder kendini: biri sessizce hatırlanan, diğeri yüksek sesle kabul edilen. Orwell buna “çiftdüşün” (doublethink) demişti. Bu bir yandan uyum stratejisidir; ama aynı zamanda bir yıkım stratejisidir.

İkinci etki, sosyolog Elisabeth Noelle-Neumann'ın suskunluk sarmalı dediği şeye kapı aralar: İnsanlar azınlıkta kaldıklarını hissettiklerinde, ya da görüşlerini açıklamanın bedelinin ağır olduğunu öğrendiklerinde, susarlar. Devletin gaslighting yapması bu sarmalı zorla üretir: Rahatça söyleyebileceğin şeylerle söylemek için cesaret sergilemen gereken şeyler arasındaki mesafe genişledikçe, kamusal dil fakirleşir ve “gerçeklik giderek özelleşir.” Bazı gerçekler, sadece güvendiğin insanlarla ve ancak fısıltıyla paylaşabildiğin bir şeye dönüşür.

Üçüncü ve en kalıcı etki ise kuşaklararası kopuştur. O dönemi yaşayanlar hatırlar ama susarlar. Yeni nesil gerçekten bilmeyecektir. Gaslighting'in nihai hedefi işte budur: olayın kendisini değil, olayın aktarılmasını yok etmek. Hafızanın nesilden nesile taşınmasını kesmek.

Böylece devlet, hem geçmişi hem de geleceği aynı anda elinde tutar.

 

BOŞLUK DA BİR ŞEYDİR

Altıok'un şiirine dönelim:

Orda kaldı yanağımın yarısı,
Kendini boşlukla tamamlar.

Bu tür gaslighting'in hedefi, olanı hiç olmamış gibi göstermektir. Ama bu o kadar kolay değildir. Yezhov'un kesilip çıkartıldığı fotoğrafa bakanlar, bilemeden de olsa orada bir şeyin eksik olduğunu hisseder ve Hakan Şükür'ün adının bile geçmediği o maç özetlerinde, o 11 saniyeyi hatırlayan herkes için hâlâ bir yankı vardır.

Devletin gaslightingi ne kadar güçlü araçlara sahip olursa olsun, insan hafızasını tamamen kontrol edemez.

Çünkü milyonlarca bireysel anı, arşivlerin ve algoritmaların ötesinde bir direnç gösterir.

Milyonların zihnine kazınmış bir an, fotoğraflardan videolardan piksellerin silinmesiyle silinivermez.

Fotoğraftan kesilen el, omuzda kanamaya devam eder.

Sormak lazım: Bu gerçeği hatırlamak için ne kadar cesaret gerekir? Ve bu cesareti talep etmek kimin görevidir?

Ne güzel söylemiş şair: Ah kavaklar, kavaklar... Acı düştü peşime, ardımdan ıslık çalar.

 

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.