Hakikat Tekeli mi, Kavramsal Bir Hapishane mi: Bülent Şenay’ın “Etki Ajanlığı” Anlatısı Üzerine Bir Eleştiri

14 Şubat 2026

Kıymetli Bülent Şenay Hoca bir telefon sohbetimizde, benim bir yazımla ilgili bir “reddiye” yazmayı düşündüğünü ama fırsat bulamadığını söylemişti. Ben de bundan memnun olacağımı, her türlü eleştiriye açık olduğumu söylemiştim. 

Hocanın Fikir Coğrafyası’nda yayınlanan “Etki Ajanlığı, Self-Oryantalizm ve İslamsız Türklük” başlıklı son yazısını okuyunca sürpriz yapıp ondan önce davranarak ben ona bir eleştiri yazısı yazayım dedim.

Hocamız, oldukça yüklü bir terminolojiyle ördüğü metnini,  savunmacı ve gelenekçi bir perspektiften bakarak yazmış.

“Etki ajanlığı” ve “self-oryantalizm” kavramları üzerinden Türkiye’nin düşünce dünyasına dair kapsamlı bir panorama sunuyor. 

Hocamızın toplumsal hafıza ve özgün kavram inşası konusundaki hassasiyetlerini kıymetli bulmakla birlikte, metinde kullandığı bazı tanımlamaları ve olaylara yaklaşım biçimini, daha geniş bir perspektiften tartışılmaya muhtaç görüyorum.

 

Dikotomiler Varlık Tasavvurunun Çözünürlüğünü Düşürür

Bülent Şenay Hoca, yazısında dünyayı dikotomiler üzerinden okuyor. 

Eleştirileri bazen Müslümanlar-Gayrimüslimler (Kafirler), bazen Türk ulus devleti-Dış güçler ikilemi üzerinden yürüyor.

Türkiye’de fikir serdeden insanları da yine oldukça keskin bir dikotomi üzerinden giderek “bizimkiler” ve “mankurtlaşanlar” şeklinde ikiye ayırıyor. 

Ancak bu, varlığın nüanslarını, renklerini, inceliklerini gözden kaçırmamıza sebep olabilecek “toptancı” bir yaklaşım.

Artık iyice küreselleşmiş olan modern dünyanın iç içe geçmiş kültürel ve entelektüel yapısını ıskalamamak için böyle tasniflerden kaçınmakta fayda var. 

Mesela evrenselliği sadece “laik bir dayatma” olarak görmek, insanlığın ortak birikimini reddetme tehlikesini beraberinde getiriyor. 

“Adalet”, “insan hakları”, “başkalarının hukukuna riayet”, “eşitlik” gibi evrensel kavramlara sırt dönmek doğru değil.

Bir düşüncenin “dış kaynaklı” olmasının onu otomatik olarak “espiyonaj” nesnesi yapmayacağını da not etmek lazım.

Ulus devletin katı sınırlarından bakacak olursak, Türkler için İslam inancının kaynağı dahi coğrafi olarak “yerli ve milli” değil. Ancak bin yılı aşkın Müslümanlığımızı, yabancı bir gücün başarılı “espiyonaj” faaliyeti olarak değil, gönüllü bir epistemik ve kalbi tercih olarak okuyoruz. Bugün Müslümanlığımız sürdürmemizi Arapların ya da İranlıların başarılı “espiyonaj” çalışmalarının bir neticesi olarak görmüyoruz!  Öyleyse bugün farklı düşüncelere yönelen bireyleri neden hemen ‘etki ajanı’ parantezine alıyoruz?

Dünyayı bu şekilde okumak, Türkiye’yi kendi içine kapalı, dış dünyayla sadece “tehdit” üzerinden ilişki kuran bir entelektüel gettoya hapsetme sonucunu doğuruyor. 

 

Entelektüel Etkileşim mi, Stratejik Tehdit mi?

Yazıda, sosyolojik perspektiften ziyade güvenlik perspektifinden ele alınan “etki ajanlığı”, ağırlıklı olarak dış merkezli bir espiyonaj faaliyeti olarak tarif edilmiş. 

Günümüzün küresel iletişim imkanlarıyla herkes her fikre kolaylıkla ulaşabiliyor. Böyle bir dünyada, ulus devletleri yönetenlerin benimsedikleri ile uyuşmayan fikirleri dinleyip onlara itibar eden herkesi espiyonajla suçlamak demokrasi ve insan hakları açısından oldukça problemli.

Bugünün kanaat önderleri veya dijital etkileyicileri (influencer’ları), her zaman stratejik -ve şeytani- bir planın parçası olmak zorunda değil. Bunlar serbestleşen küresel düşünce ikliminin ya da zamanın ruhunun doğal bir sonucu olarak ortaya çıkıyor ve çoğu zaman ticari motivasyonlarla, gizli bir ajandaları olmaksızın kitlelere ulaşıyorlar. 

Bu durumu her defasında bir “dış güçler” kurgusu üzerinden okumak, toplumun kendi iç dinamiklerini ve birer özne olan insanların bireysel tercihlerini göz ardı etme riski taşıyor. 

İnsanlar devleti yönetenlerden farklı düşünebilirler. Bunun için illa “satılmış” olmak gerekmiyor!

Bir sanatçının veya düşünürün evrensel kavramlarla konuşması, mutlaka kendi köklerinden koptuğu anlamına gelmez. Bu bilakis, yerel olanı evrensel bir dille yeniden yorumlama çabası olarak bile görülebilir. 

Diyaloğu “teslimiyet” olarak değil, bir zenginleşme imkânı olarak değerlendirmek daha kapsayıcı bir yaklaşım olacaktır.

 

Teorik Mirasın Tarihselliği: Said ve Wallerstein Sonrası Dünya

Şenay’ın analizinde temel dayanak noktası olan Edward Said’in Oryantalizm kavramı ve dolaylı olarak hissedilen Wallerstein’ın Dünya Sistemleri Teorisi, Soğuk Savaş döneminin kutuplaşmış ikliminde şekillenmiş yaklaşımlar. Emperyalizm, kolonyalizm, post-kolonyalizm gibi kavramlar da öyle. Dünyayı katı bir “sömüren-sömürülen” veya “merkez-çevre” (core-periphery) dikotomisi üzerinden okumak, o dönemin sömürgecilik sonrası sancılarını anlamak için değerliydi. Ancak bugün, Müslüman göçmenlerin Londra veya New York gibi küresel metropollerde belediye başkanı seçilebildiği, kültürel ve siyasi sınırların iç içe geçtiği çok merkezli bir dünyada yaşıyoruz. Bu yeni gerçeklikte, “oryantalizm” ve “self-oryantalizm” gibi açıklamalar, statik birer şablon olarak kullanıldığında güncel sosyolojik akışkanlığı ıskalama riski taşımakta. Dolayısıyla bu kavram setlerinin, 21. yüzyılın melez kimlikleri ve karşılıklı etkileşim modelleri üzerinden yeniden gözden geçirilmesi elzem görünüyor.

Bu itirazımın daha iyi anlaşılması için bir örnek vereyim: İsrail’de hükumetlerinin yaptığı korkunç katliamlara itiraz eden, Siyonizm’i açıkça reddeden, Netenyahu’yu savaş suçlusu olmak itham eden muhalifler var. Bunların arasında özellikle Haaretz gazetesinde şiddetli eleştirilerini dile getiren Gideon Levy gibi etkili tipler var. 

ABD’de de aynı şekilde itirazlarını yükselten, “not in our name“ sloganıyla İsrail’in gayriinsani politikalarını eleştirdikleri için ihanet suçlanan Antony Loewenstein gibi Yahudiler var. 

İsrail’in şedit / şahin Siyonistleri bunlara “satılmış”, “gafil”, “hain” gibi damgalar vuruyorlar. Netanyahu hükümeti de Haaretz'i “Yahudi düşmanlığı” yapmakla suçluyor. Bu işte o kadar ileri gittiler ki, sağcı Im Tirtzu örgütü solcu aktivistleri ve Amos Oz gibi yazarları “terörist destekçisi ajanlar” olarak nitelendirdi!

Ha bir de “self hating jew” diyorlar ki o da yazıdaki “self oryantalizm” kavramını çağrıştırıyor!

Biz ise “evrensel” ahlak ve adalet kriterlerine dayanarak kendi devletlerinin zulmüne karşı çıkan bu vicdan sahibi Yahudileri alkışlıyoruz. 

Şimdi bunlar “etki ajanı” mı?

Netenyahu, canice politikalarını onaylamayan vatandaşlarına kolayca İran’ın fonladığı “etki ajanları” ya da “İran'ın faydalı aptalları” diyor. Onların “algı operasyonu” yapan, kendi ülkelerini dünyaya kötü göstermeye çalışan kötü niyetli kimseler olduklarını ileri sürüyor. Ama aklı başında herkes bunun aslı astarı olmayan, “politik” bir itham olduğunu biliyor.

Stalin, Mao, Adolf Hitler, Benito Mussolini, Francisco Franco, Hafız Esad, Saddam Hüseyin, Muammer Kaddafi, Habib Burgiba, Ahmet Bokassa gibi bir çırpıda sayabileceğimiz zalim diktatörleri hatırlayalım.  Ulus devletleri yönetirken insanlığa karşı suç işleyen, kimyasal silahlarla katliam yapan, işkencelerle korku salan, muhaliflerine olmadık eziyetleri reva gören güçlü liderler pek çoktur. Bunların hepsi de kendi politikalarını onaylamayan vatandaşlarını hain ilan etmişlerdir. Hepsi muhaliflerini, dış güçlerin maşası olmakla, casuslukla, yani “espiyonaj” ile suçlamışlardır.

Bütün bunlar ortadayken “etki ajanı” tartışmalarına iktidarların perspektifinden bakmayı vicdanen doğru bulmuyorum.

 

Hukuki Normlar ve Uluslararası Kıyaslamalar: Diğer Ülkelerde “Etki Ajanlığı” Suçu Var mı?

Metinde, başka ülkelerin kanunlarında da benzer suç tanımlarının bulunduğu ifade ediliyor. Sanırım ABD’deki 1938 tarihli FARA (Foreign Agents Registration Act ) gibi düzenlemelere gönderme yapılmış ama bu düzenlemelerin temelde bir düşünceyi kısıtlamaktan ziyade, yabancı bir devlet adına yürütülen lobicilik faaliyetlerinin şeffaflığını ve kayıt altına alınmasını hedeflediğini göz ardı etmememiz gerekiyor. Yani “etki ajanlığı” evrensel bir suç değil. 

Uluslararası hukukta (örneğin BM Şartı, Cenevre Sözleşmeleri veya Roma Statüsü'nde) “etki ajanlığı” -mesela casusluk gibi- spesifik uluslararası suç tipleri arasında sayılmıyor. 

Hukuk devletleri, insanların düşüncelerini, yaşam tarzlarını veya dini yorumlarını “ajanlık” parantezine alarak cezalandırmıyor.

Akademik veya sanatsal bir tercihin, bu şekilde hukuki paranteze alınması, modern hukuk devletlerinde ifade özgürlüğüne aykırı görülüyor.

Burada bahsedilen genişletilmiş “etki ajanlığı” tanımı, hukuk devletinde değil, ancak Kuzey Kore, Çin, Rusya gibi totaliter rejimlerde bir suç tipi olarak görülüyor.

 

Mutlak Hakikat Varsayımı ve “Satılık Adam” Etiketi

Metinde sorunlu bulduğum diğer bir yaklaşım, kendi bilgi setini (geleneği, dini ve yerel olanı) “mutlak hakikat” kabul etmesi. Bu kabulden yola çıkınca, istenen kalıba girmeyen her türlü Türklük tanımını (İslamsız Türklük gibi) “hainlik” veya “mankurtlaşma” olarak nitelemenin yolu açılmış oluyor. Halbuki;

  • Kendi bilgi, inanç ve perspektiflerimizin mutlaklığı bir varsayımdan ibaret.
  • Bizim gibi düşünmeyenleri “az bir bedele satılmış” ilan etmek, beraber yaşadığımız ve yaşamaya devam edeceğimiz insanların onuruna ve iradesine yönelik ağır bir saldırı.
  • Bu retorik, eleştirel düşünceyi öldüren bir “mahalle baskısı” mekanizması.

Her düşünce ekolü kendi kabullerini “hakikat” olarak görse de, toplumsal barış için bu bilgilerin mutlaklığı yerine göreceliği üzerine düşünmek gerekiyor. Farklı bir Türklük veya modernite tanımı yapan bireyleri ahlaki bir sorgulamaya tabi tutmak yerine, bu farklılıkların sosyolojik nedenlerini anlamaya çalışmanın daha verimli sonuçlar doğuracağını düşünüyorum.

 

Adalet ve Somut Kanıt İlkesi

Metinde değinilen yargı süreçleri, özellikle bahsedilen sanatçı menajerinin durumu, hukukun en temel ilkelerinin bir beka paranoyası ile rafa kaldırılmasının örnekleri. 

Suçun kişiselliği, kanunda açıkça suç olarak yazılmamış fiillerinden dolayı insanların yargılanmaması, masumiyet karinesi gibi en temel hukuk ilkelerinin hiç sayıldığını görüyoruz.

Hukuk, niyet okuma sanatı değil, somut delil disiplinidir.

Hiçbir şiddet eylemi ve somut cebir kanıtı olmadığı halde bir insanın “hükümeti devirmeye teşebbüse yardım” gibi ağır bir suçlamayla mahkûm edilmesini benim vicdanım kabul etmiyor. 

Güvenlik endişeleriyle bu tür haksızlıkları meşrulaştırmak, hukukun üstünlüğünü değil, gücün dilini tercih etmek anlamına geliyor. 

Demokratik protesto hakkını ve farklı toplumsal talepleri kriminalize etmeyi doğru bulmuyorum.

Beğenmediğimiz fikirleri ve eylemleri eleştirebiliriz ama bir eylemin politik olarak eleştirilmesi ile o eylemin ağır hapis cezalarıyla karşılık bulması çok farklı şeyler. 

Somut bir şiddet eylemine karışmamış kişilerin “etki ajanlığı” gibi geniş yorumlanmaya müsait kavramlarla yargılanmasının, adaletin hakkaniyet ilkesini gölgelediğini düşünüyorum.

 

Sonuç Yerine

Bülent Şenay Hoca’nın yerli bir epistemik zemin kurma önerisi şüphesiz değerlidir. Ancak bu zemin, “öteki” gördüğümüzü dışlayarak veya 20. yüzyılın artık esnemiş teorik şablonlarına hapsedilerek inşa edilemez. Nasıl dilimize yerleşmiş Arapça, Farsça, Kürtçe, Rumca, Ermenice, İtalyanca, Fransızca kelimeleri bugün artık Türkçe kabul ediyorsak; bu toprakların insanlarının evrensel bir dille serdettiği düşünceleri de coğrafyamızın meyveleri olarak görmeliyiz.

Zealotça içe kapanarak, gettolaşarak, kendimizi dünyadan izole ederek zihinsel bağımsızlığımızı kazanamayız. Sadece kendimizi kandırırız.

Reaksiyoner bir tavır, bizi sadece “öteki” üzerinden tanımlanan bir kimlik hapishanesine kapatır. Gerçek zihinsel bağımsızlık; insanları “satılık” veya “ajan” diye yaftalayarak değil, farklı fikirlerin bir arada nefes alabildiği ve rekabet edebildiği özgür bir zemin kurarak mümkündür.

Hocamızın andığı Cengiz Aytmatov’un “mankurt” metaforu, kaçırılıp zorla hafızası silinmiş bir köleyi anlatır. Ancak bugün karşımızdaki mesele bir hafıza kaybı değil, bir hafıza genişlemesidir. Kendi köklerine sadakat, o köklerin içinde boğulmayı değil; o köklerden aldığı güçle dünya denilen uçsuz bucaksız bahçede dallarını serbestçe uzatabilmeyi gerektirir.

Unutulmamalıdır ki; zihni açık bir insanın dünyayı anlama çabası bir “teslimiyet” değil, aksine medeniyetimizin temsil iddiasını küresel ölçeğe taşıma gayretidir. 

Belki de “mankurtlaşma” mazmununu artık geride bırakmanın zamanı gelmiştir. Zira bu mazmun üzerinden geliştirilen fikirler sadece kendi insanına güvensizlik, onu sürekli bir “düşman uzantısı” olarak görme ve zengin düşünce iklimini bir güvenlik koridoruna hapsederek boğma fikri üretiyor.

 

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.