Etki ajanlığı, bir teopolitik-epistemik espiyonaj türüdür. Teopolitiktir çünkü, dünyanın bugününe ve yarınına dair ‘güçlü’ olanın kıyamet senaryosuna yani tarih anlatısına inanmayı gerektirir. Epistemiktir çünkü bilginin kaynağına ve meşruiyetine güçlü olanın penceresinden bakmayı gerektirir. Espiyonajdır (metaforik olarak) çünkü ‘içerideki anlam alanını dış merkezin lehine yeniden yapılandırmak’ çabasında olmayı gerektirir.
“Etki ajanlığı” kavramı, çoğunlukla dış güçlerin içerideki uzantıları üzerinden açıklanır. Akademik tanımla ifade edersek, “bir ülkenin, bir başka ülkede belirli politik hedeflere ulaşmak veya kamuoyu üzerinde belirli bir yönde etki yaratmak amacıyla hedef ülke insanlarının, görüş, tavır, duygu ve davranışlarını etkilemek için yaptığı propaganda faaliyetleri” anlamına gelir. Bu anlamda başka ülkelerin kanunlarında da bu kelimelerle olmasa da içerik itibariyle suç olarak tanımlanmıştır. Ancak meseleyi sadece komplo teorileri düzeyinde ele almanın indirgemeciliğine düşmeden belirtilmeli ki, daha derinde, zihinsel bir bağımlılık biçimi söz konusudur: Küresel (Batı) güç merkezlerinin normlarını, değerlerini ve önceliklerini içselleştirerek yerel toplumun meselelerini, içinden çıktığı medeniyet havzasının değerleriyle kavgalı bir pozisyonda onların kavram setiyle yorumlamaktır etki ajanlığı.
“Etki ajanlığı” ve “self-oryantalizm”, ilki daha çok siyasal dilde dolaşıma girerken, ikincisi entelektüel ve kültürel/sanatsal alanda kendini gösteriyor. Her iki kavram da aslında aynı krizin iki yüzüne işaret ediyor: özgüven, temsil ve anlam üretme krizi.
Etki ajanlığı: Gücün diliyle konuşmak ve yaşamak
Etki ajanlığı ülken dışındaki bir gücün zihniyle düşünmek ve diliyle konuşmaktır. Etki ajanlığı seviyesine gelmiş kimse, ilk fırsat doğduğunda “satan/satılık adam’ olur. Türkiye’de “etki ajanlığı” tartışmaları çoğu zaman yüzeyde kalıyor. Kim kiminle görüştü, kim hangi merkeze yakın. Oysa asıl mesele bağlantı değil; zihinsel konumlanmadır. Türkiye’de tartışma artık özünde hükümet–muhalefet meselesi de değildir. Tartışma, hangi merkezden konuştuğumuz meselesidir. Kendi kavramlarımızla mı düşünüyoruz, yoksa başkasının aynasında kendimizi mi tarif ediyoruz?
Bu yazının başlığındaki “Etki ajanlığı” ve “İslamsız Türkler” kavramları etrafında dönen gerilim, aslında daha derin bir krizin işaretidir: Hakikatin, meşruiyet uğruna esnetildiği; özgüvenin, küresel (Batı) kabul karşılığında takas edildiği bir zihinsel kırılma. İslam’dan arındırılmış Türklük tartışmasının, bizzat Türklüğü tarihten silmeye, folklorik bir ırk ögesine çevirmeye dönük kültürel-politik bir savaş olduğu gerçeği, Türkiye’de Sosyal Bilimlerin geniş surette doktora tezlerine konu yapması gereken bir meseledir.
Bugün mesele, dış müdahale değil; içerideki merkez kaybıdır. Bir entelektüel ya da bir sanatçı hangi kavramlarla düşünür? Duygularının karşılığını hangi şiirlerde bulur. Kendini ifade ettiği kelimeler hangi köklerden gelir? Hangi merkezin dilini konuşur? Eleştirisini nereden kurar? Eğer düşünce ve hisler sürekli dış referansla meşruiyet arıyorsa, burada politik değil ama epistemik (bilginin kaynağında) ve emosyonel (duygusal alanda) bir bağımlılık söz konusudur.
Epistemik ve emosyonel olarak başka bahçelere bağımlı/bağlı olan ve başka pınarlardan su içen kişi potansiyel bir ‘etki ajanı’na dönüşür kolayca, yani ‘başkası’nın uzantısı, ileri karakolu olur. Buna, Cengiz Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” isimli romanından esinlenilerek ‘mankurtlaşma’ da denir. Aslında daha geriye Manas Destanı’na dayandırılan ‘közkaman’ (domuz gözlü/bakışlı) kavramı bilinçli hain anlamında kullanılmış olsa da literatüre bu ‘ihanet’ anlamı Cengiz Aytmatov’un kullandığı “mankurt” kavramıyla girmiştir. Mankurt, ‘düşman’ın yeniden formatladığı, hafızasını sildiği, kendi kök ve mazisinden kopmuş, ata, töre, inanç ve değer tanımayan kişidir. Böyle olunca, mankurtlar, az bir bedele satabilir ‘kendi’ni de ülkeyi, kültürü ve karakteri de.
“Az Bir Bedel” ve Mankurtizasyon
Mankurtizasyon, bir bilinç soykırımıdır. Kur’ân-ı Kerim’de mankurtlardan bahsedilir. Bu kelime geçmese de, sıfat ve karaktere işaret edilir. ‘Ayetler’i (yani Hakikati) hem de az bir bedel karşılığı satanlardır, mankurtlar.
“Ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın; yalnız benden sakının.”(وَلَا تَشْتَرُوا بِآيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلًا ۖ وَإِيَّايَ فَاتَّقُونِ Bakara 2: 41), “Allah’ın indirdiği kitaptan bir kısmını gizleyip onunla az bir bedel satın alanlar var ya, onlar karınlarına ancak ateş doldururlar”…( وَيَشْتَرُونَ بِهِ ثَمَنًا قَلِيلًاBakara 2:174), “İnsanlardan korkmayın, benden korkun; ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın.” (فَلَا تَخْشَوُا النَّاسَ وَاخْشَوْنِ وَلَا تَشْتَرُوا بِآيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلًا Maide 5:44), “Allah’ın ayetlerini az bir bedel karşılığında sattılar ve O’nun yolundan alıkoydular.” (اشْتَرَوْا بِآيَاتِ اللَّهِ ثَمَنًا قَلِيلًا فَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِهِ Tevbe 9:9). Bu ayetlerin hepsinde geçen “az bir bedel karşılığında” (ثَمَنًا قَلِيلًا) ifadesi, hakikat karşısında her dünyevi menfaatin küçük olduğunu, maddi çıkar, makam, sosyal statü ve hatta bilgi saklamak, bir şeyi çarpıtmak, birisinin hakkını gasp için iftira etmek, kişiler hakkında su-i zann oluşturmak gibi ‘satış’ların hepsini kapsar. Bunların hepsi “semenen kaliylen”dir. Bunu yapan kişi ‘satılık/satın alınabilir/tarlası sürülmüş’ kişi ya da en hafifiyle ‘mahalle baskısı’na yenik düşen kişi olmuştur. “Satan/satılık adam” metaforu bir hakaret değil; bir ahlâkî uyarıdır, bir karakter tanımlamasıdır. Belki de nevrotik bir hastalık tezahürüdür. Nöro-teolojinin konusu bu.
‘Satan/Satılık adam’ dini inkâr eden kişi değil, dini ve değerleri ‘pazarlık’ konusu yapan kişidir. İlkeyi konjonktüre göre esneten, hakikati meşruiyet karşılığında yumuşatan, değeri prestij uğruna araçsallaştıran, şahsi itibarını hakikatın haysiyetine tercih eden, değerli olmak yerine önemli olmaya çabalayandır.
Ve bu yalnızca fikir alanında olmaz. Satan/satılık adam, dostluğunu da satar. Dün yanında yürüdüğü insanı, bugün makam ya da itibar için gözden çıkarabilir. Yaş farkı gözetmez; büyüğünü de küçüğünü de araçsallaştırabilir. Müslümanlık iddiasını apolet yapar, ama dostlukları, vefa ve adanmışlıkları kullanıp atar.
Bunu çoğu zaman açık ihanetle değil, dedikodu ve sû-i zan üzerinden yapar. Kendisine kullanışlı hale getiremediği kimse hakkında başkalarının nazarında ‘su-i zan’ oluşturarak kendisine yol yapmaya çalışır. Kur’ân’ın gıybet ve sû-i zannı bu kadar sert yasaklaması (Hucurât 49:12) boşuna değildir. Güven kırılması, toplumun içten çürümesidir.
Bütün bunlara bakıldığında “etki ajanlığı” tartışmasının ahlâkî boyutu tam da burada başlar. Etki ajanlığı, bazıları için dış gücün uzantısı olma durumunu bazıları içinse içerde ‘sınıf/statü/makam/itibar/para’ atla(t)ma yarışında ‘sata sata ilerleme’ durumunu anlatır.
Mimikri (Taklitçilik) ve Eksiklik Bilinci (‘Ucûb)
Mimikri, Batı sömürgeciliğinin etkisiyle mankurtlaşmış bilincin ‘taklitçiliği’dir. Postkolonyal eleştirinin öncü isimlerinden Homi K. Bhabha’nın ifadesiyle kolonyal (sadece askeri coğrafi olarak değil bilinç olarak da sömürgeleştirilmiş) özne “almost the same, but not quite”tır. Yani, “neredeyse aynıdır; ama asla bir türlü öyle tam değildir.” Bu “neredeyse”lik bir nevrotik psikoloji üretir: Sürekli merkeze (bunlar için Batı) yaklaşma arzusu, ama asla merkezin parçası olamama. Bu durum eksiklik/aşağılık hissini derinleştirir. Yan etkisi ucub ve kibirdir. Eziklik ya da bir türlü ‘olamama’yı yaşadıkça öfke ve kibre düşer. ‘Üstün insan’ zanneder kendisini. Artık kendisi gibi olmayan herkes ‘öteki’dir ve yok olmayı hak eder. Bu eksiklik bilinci ve bir türlü öyle (Batılı) olamama ezikliği ile, kendi dünyasına baktığında saldıracak bir hedef olarak ilk İslam’ı gözüne kestirir.
Bu ‘neredeyse olamama’ (bir türlü tam Batılılaşamamak) hali, taklitçilikle ilgili. Taklitçilik yani mimikri, özgüven üretmez; bağımlılık üretir. İslamsızlaşmış zihniyet tam burada doğar. Bugün modernliği ve şehirli medeniliği üretmeden modern görünme çabası, tam da bu psikolojinin tezahürüdür. Mimikrinin düşünce ve bilinçte vardığı yer ‘self-oryantalizm’dir. Yani kendini Batı’nın tanımladığı ‘yetersiz doğulu` olarak görmeye başlamaktır. Travmatik bir öz algıdır bu. Bu ‘İslamsızlaşma’, self-oryantalizm (içinden geldiği topluma oryantalist gözüyle bakma) prizmasından geçerek ‘İslamsız Türkler’ olgusunu ortaya çıkarır.
Self-Oryantalizm ve ‘İslamsız Türkler’
Self-oryantalizm kavramı, tarihsel süreç içerisinde ilk olarak 1927 yılında Antonio Chuffat Latour tarafından Çin topluluğunun temsili hususunda kullanılmış, daha sonra tartışmanın devam ettiği bir literatür oluşmuştur. Self-oryantalizm kelime anlamı itibarı ile “kendi kendini Doğululaştırmaktır”. Frantz Fanon’un kolonyal bilinç analizinde gösterdiği gibi, aşağılık hissi zamanla kimlik inkârına dönüşür.
Edward Said’in işaret ettiği temsil asimetrisi artık dışsal değil; içselleştirilmiştir.
“Biz zaten geri kaldık.”
“Bizden bir şey olmaz.”
“İlerlemek için kendimizden arınmalıyız.”
Bu kendinden arınma kompleksi, artık ‘etki ajanlığı’na hazır olma anlamına gelir. Bu cümleler eleştiri gibi görünür; fakat çoğu zaman teslimiyet üretir.
Taklit eden özne, kendisini değersizleştirerek merkeze yaklaşmaya çalışır.
Self-oryantalizm, modernist batılaşmacı bir içselleştirmenin ürünüdür. İronik olarak bu tür self-oryantalizmin bir diğer uçtaki örneği de oksidentalizmdir. Oksidentalizm, oryantalizmle savaşma adına Batı’yı kötüleme, Garbiyat çalışmaları altında oryantalistlerin yaklaşım ve yöntemiyle Batı’yı çalışmaktır. Aslında bilinçaltında mevcut olan self-oryantalizme dayanır. Self-oryantalizmin Osmanlı’nın son döneminde başladığı Cumhuriyet ve Kemalizm’le devam ettiği söylenebilir. Kemalizm temelde bir Batılılaşma projesi olarak self-oryantalizme dayanır. Bu konu bu yazının sınırlarını aşacağı için şimdilik kenarda dursun.
Esas mesele şu: Etki ajanlığı denilen bilinç deformasyonu, self-oryantalizm ve mankurtlaşma prizmasından geçen bir İslamsız Türkler olgusuna dayanır. Popüler medya tartışmaları bir yana, tarihsel ve sosyolojik olarak İslamsız Türklük, gayr-i müslim demek değildir. Kültürel ve medeni bilinç olarak Türk olmamakla sonuçlanmıştır. Olsa olsa söylemsel düzeyde mikro-milliyetçilik olur İslamsız Türklük. Bundan önceki yazımda İslamsız Kürtlerden bahsetmiştim. İslamsız Kürtlük de İslam'la sorunu olan, İslam'la kavgalı, siyasi, ideolojik, coğrafi ve kültürel pozisyonunu İslam-karşıtlığına dayandıran Kürtlük anlamında kullanılmaktadır. İslamsız Türklük de öyle.
İslamsız Türklük bir kültürel (Cengiz Aytmatov’un ifadesiyle) mankurtlaşmadır.
Bir ‘mankurt sloganı’: “Mesele sadece birkaç ağaç değil sen hala anlamadın mı?”
Bu ifade, Türkiye’nin modern tarihinde bir ‘mankurt sloganı’dır. 2013 Mayıs’ında yani 13 sene önce Gezi diye bir yaygara kopmuştu ki sebep olarak üç tane ağacı göstermişlerdi. Göstericiler ortalığı yakıp yıkıyor, güya çevrecilik yapıyorlardı. Önlerine çıkan ne varsa ezip geçiyorlardı. Çiçek, çimen, ağaç, fidan, polis arabası, cankurtaran aracı, banka şubesi, belediye otobüsü, mağaza vitrini… Kendilerini o kadar kaptırmışlardı ki “24 saat daha direnirsek, AB kuralları gereği hükümet düşecek, dayanın” diye mesajlar yayıyorlardı. “Bugün post-Kemalist dönemin varlığını siyasal anlamda geride bırakıyor olmak, zihinsel dönüşümün tam anlamıyla gerçekleştirdiğini göstermemektedir. Nitekim Gezi Parkı sürecinde özellikle muhafazakâr kesim üzerinde oluşturulan sembolik şiddetin varlığı, siyasal/sosyal açıdan kaybedilen pozisyonların yarattığı travma ile bağlantılı görülmelidir.” Bu travmada mankurtlaşmanın etkisi tartışmasızdır.
Bu kalkışmanın sloganı “mesele sadece birkaç ağaç değil sen hala anlamadın mı?” şeklindeydi. Bu yazının yazıldığı günlerde bu mankurt sloganı o zaman ortaya atan oyuncunun ve benzerlerinin ‘sanatçı’ menajeri, Gezi Parkı kalkışmasına teşvik ettiği hatta zorladığı iddiasıyla ‘etki ajanlığı’ndan (yani “Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüse yardım etme" suçlamasıyla yargılanıyordu) müebbet ceza aldı, ancak “sadece ‘yardım ettiği” gerekçesiyle indirime gidilerek 12 yıl 6 ay hapis cezasıyla mahkumiyet aldı. Bu ‘etki ajanlığı’nın yargı boyutunun mütalaasını uzmanlarına bırakarak tekrar belirtelim ki, “mesele sadece bir kaç ağaç değil.” Bir bilinç, varoluş/yokoluş espiyonajı/casusluğu.
15 Temmuz işgal denemesinin aktörleri/ajanları da aynı mankurtlaşmayla iltisaklı köşelerde NATO’yu Türkiye’yi kurtarmaya yani işgale bir başka ifadeyle ‘kendisinden kurtarma’ya davet ediyordu. Bu mankurtların efendisinin adıyla New York Times’ta ‘biz radikal ve İslami doğuya karşı Batı’nın dostuyuz hizmete hazırız’ (aynen birebir böyle) diye yazıyorlardı.
Bütün bunlar Etki Ajanlığı faaliyetinin çarpıcı örnekleridir. Mikro-milliyetçilik, ‘Ali’siz Alevilik, ve ‘İslamsız’ Türklük söylemleri de etki ajanlığının epistemik yansımalarıdır. İslam’ı kimlikten çıkardığınızda ortaya milliyetçilik diye faşizm ya da komünizm çıkacağı, ya da ‘dünya vatandaşı olma iddiası’, görülmesi zor olmayan bir sosyo-politik gerçekliktir.
İslamsızlık kompleksi, dini epistemik merkez olmaktan çıkarmaktır. Bu bilinç şunu varsayar:
Evrensellik laiktir.
İlerleme ancak İslam’dan arınarak mümkündür.
Dini referans, entelektüel zayıflıktır.
Bir başka açıdan söylemek gerekirse, İslamsızlık kompleksi, iki uç arasında salınır:
Ya dini bütünüyle kamusal alandan dışlama,
Ya da dini savunurken onu modern kavramlara tercüme etmek adına içini boşaltma.
Her iki durumda da özne, kendi geleneğini özgüvenle yorumlayan bir aktör olmaktan çıkar.
Bu artık bir fikir değil; bir psikolojik savunma mekanizmasıdır.
Modernliği üretmeden, ona secde ederek meşruiyet kazanma arzusu.
Bu zihniyet için hükümete karşı çıkmak otomatik olarak kültürel üstünlük göstergesidir.
Otoriter/yasakçı laik normlara/iddialara yaslanmak ise ilericilik sembolüdür.
İslamsız Türklük bir tür ‘kargo kültü / cargo cult’dür. Sosyal Antropolojide ‘kargo kültü’ postkolonyal literatürde, sömürgecinin gücünü üstün bir anlatıya dönüştüren ve bu üstünlüğün (felsefi-fikri değil) maddi imkanlarını kullanarak kendi ülkesinde bu dış kültürün maddi imkanlarından yararlanarak üstünlük kurmak isteyenlerin kültürüdür. Kargo kültleri, modernliğin arkasındaki üretim mantığını kurmadan, yalnızca modernliğin vitrinini kopyalar. Taklit ile tercüme farkı gibi bir şey. “Kargo kültü, taklitçi (mimetik) bir olgudur; Batı sömürgeci burjuva kültürünün özellikle en absürt yönlerinin ve onun projekte ettiği sınırsızlık (zenginlik) imgesinin parodik bir sahnelenişidir.”
Büyük Şair Necip Fazıl’ın “İçi alev alev Müslüman, dışı pırıl pırıl Türk ve içi dışına hâkim, dışı içine köle, yeni Türk neslinin maya çanağı olmak ehliyeti hangi topluluktaysa ben oradayım. Allah’ın inâyeti ve Resûlünün ruhaniyeti bu yoldakilerin üzerinde olsun!” diye özetlediği bir mesele bu.
Eğer hakikat az bir bedel karşılığında esnetiliyorsa, eğer dostluk konjonktüre göre ayarlanıyorsa, eğer değer, prestij karşılığında yumuşatılıyorsa, sorun dış etki değil; içerideki özgüven kaybıdır.
İslamsızlık kompleksi, işte bu özgüven kaybının adıdır. Ve zihinsel bağımsızlık, sadece kavram üretmekle değil; ahlâkî tutarlılıkla mümkündür.
Asıl mesele şudur:
Başkasının merkezine yaslanarak ayakta kalamayız.
Ya kendi merkezimizi kuracağız,
ya da başkasının gölgesinde “neredeyse ama asla tam değil” kalacağız.
Ve bir toplum için en tehlikeli durum, yenilgi değil; kendine inanmamaktır.
Mesele ne “ajan avcılığı” ne de toptancı Batı hayranlığıdır. Asıl ihtiyaç, eleştirel aklı yerli bir epistemik zeminde yeniden kurabilmektir. Bu da üç ilkeyi gerektirir:
- Eleştirel sadakat: Geleneğe körü körüne bağlılık değil; ama onu bütünüyle reddetmeden içerden eleştirme cesareti.
- Kavramsal üretim: Sadece ithal teorilerle konuşmak yerine, kendi toplumsal tecrübemizden kavram üretmek.
- Özgüvenli etkileşim: Ne içine kapanmacı ne de hayranlık temelli bir ilişki; eşitler arası bir entelektüel diyalog.
Müslüman toplumlar için asıl kriz, dış etkilerin varlığı değil; kendi anlam dünyasını üretme kapasitesinin zayıflamasıdır. Etki ajanlığı ve self-oryantalizm tartışmaları, bu kapasite krizinin semptomlarıdır.
Cengiz Aytmatov’un diliyle söylersek,
“...bir tutsağı mankurt yaptıkları duyulur, öğrenilirse, artık onu en yakınları bile gerek zorla, gerek fidye vererek kurtarmak istemezlermiş. Çünkü bir mankurt, eski vücuduna saman doldurulmuş bir korkuluktan, bir mankenden farksız olurmuş onlar için.”
Ve bir mankurt, mankurt olanda, anası ağıt yakar: “Oy balam oy’ Can balam oy!”
Kaynaklar:
Dikkaş, G. C., & Dikkaş, M. (2024). Etki Ajanlığı ile Mücadelenin Siyasi ve Hukuki Açıdan İncelenmesi. Aksaray Üniversitesi Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu Dergisi, 2(1), 1-20. https://izlik.org/JA43KD37WW
Örneğin ABD’de FARA (Foreign Agents Registration Act – 1938) ve Casusluk (Espionage Act – 1917) Kanunu. Bu kanunlarda suç sayılan fiiller ‘etki ajanlığı’ olarak görülür.
01 Şubat 2024 tarihinde Diyanet Akademisi 1. Dönem Aday Din Görevlileri Mezuniyet Merasimi''nde mezuniyet programında yaptığı bir konuşmasında Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından da ifade edilmiştir. https://www.trthaber.com/haber/gundem/cumhurbaskani-erdogan-turk-demek-ayni-zamanda-musluman-demektir-833721.html
Samet Azap, “Közkamanlık: İhanet ve Kimlik Sorunsalı”, Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl: 5, Sayı: 41, Mart 2017, s. 104-117
Bünyamin Bezci & Yusuf Çiftci “Self Oryantalizm: İçimizdeki Modernite Ve/Veya İçselleştirdiğimiz Modernleşme” , Akademik İncelemeler Dergisi (Journal of Academic Inquiries) Cilt/ Volume:7, Sayı/Number:1 Yıl/Year:2012. https://www.ajindex.com/dosyalar/makale/acarindex-1423868481.pdf
Turgay Yerlikaya, “Self-Oryantalizm ve Yerli İslamofobya”, https://www.setav.org/self-oryantalizm-ve-yerli-islamofobyan , 12 Haziran 2016.
Doug Dalton, “Cargo Cults and Discursive Madness”, Oceania, Vol. 70, No. 4, A Critical Retrospective on 'Cargo Cult': Western/Melanesian Intersections (Jun., 2000), 346-347.
Cengiz Aytmatov (çev.Refik Özdek) Gün Olur Asra Bedel, Ötüken yayınları, 2001, s.146.
Yeni yorum ekle