Gazze Yanarken “Kader” Demek: Sünnetullah ve Özgür İrade Meselesi

13 Ocak 2026

Gazze yanıyor. Bilmem kaçıncı kış geldi. Mazlumun “âh”ı, galaksileri aştı, kara deliğe düştü.

Dünyada pek çok coğrafyada nice fitneler ve belalar olurken Gazze niçin hala çağın en önemli insanlık ayıbı? Çünkü Gazze üzerinde medeniyet ve barbalık çatışması yaşanıyor. Tüm mesele kim barbar kim medeni? Hastaneler bombalanıyor, çocuklar enkaz altında kalıyor, şehirler haritadan siliniyor.

Uluslararası hukuk suskun, kurumlar felç, “evrensel değerler” ise çifte standartlar içinde eriyor.

Image

Savaş suçluları, soykırımcılar ortalıkta dolaşıp ‘medeniyet-barbarlık’ nutukları atıyor.

Ve tam bu noktada müslümanlar arasında en tehlikeli cümle tedavüle çıkıyor:

 “Bu da kader.”

Hayır.

Bu, o anlamda kader değil.

Bu, ahlâkî ve siyasal bir iflasın sonucudur.

Kur’an bu kaçışı baştan reddeder:

“Bugün herkes kazandığının karşılığını görecektir. Bugün zulüm yoktur.” (Ğâfir 40/17)

Eğer Gazze’de yaşananlar yalnızca kader olsaydı, “kazanç”, “hesap” ve “zulüm” kavramları anlamsızlaşırdı. Kur’an insanı bir araç değil, fail olarak tanımlar. Nitekim:

“Allah, bir topluluk kendilerinde olanı değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez.” (Ra‘d 13/11)

Image

Bu ayet bireylere olduğu kadar devletlere, kurumlara ve küresel sisteme de hitap eder. Zulüm süreklilik kazanmışsa, bunun sebebi ilâhî yazgı değil; insan eliyle kurulan düzenlerdir.

Burada sıkça yapılan bir yanlışı da düzeltmek gerekir:

Dünyanın faniliği, dünyayı önemsememek demek değildir. Dünyaya önem vermekle (Allah’ın emridir), dünyaperest olmak farklıdır. İslam’da fanilik, sorumluluktan kaçışın değil; emanet bilincinin temelidir. Dünya geçicidir ama adalet geçici değildir. Fanilik, kayıtsızlığın değil, hesabın gerekçesidir.

İslâm düşüncesinde bu düzeni açıklayan anahtar kavram sünnetullahtır.

Buradaki “sünnet” kelimesi, yaygın zannedildiği gibi sadece Hz. Peygamber’in fiilleri anlamına gelmez. Arapçada sünnet; yerleşik yol, süreklilik arz eden düzen, değişmeyen ilke demektir. Kur’an’da “sünnetullah” ifadesi, Allah’ın hem tabiatta hem tarihte aynı şekilde işleyen ahlâkî ve nedensel yasalarını anlatır.

Bu sebeple sünnetullah, kör kadercilik değildir. Allah’ın dünyayı keyfî müdahalelerle değil; nedensellik, ahlâk ve karşılık ilkeleriyle yönetmesidir. Zulüm çözülme doğurur, hukuksuzluk kaos üretir. Bu, istisnası olmayan bir ilâhî düzendir. Kur’an’ın “Allah’ın sünnetinde bir değişiklik bulamazsın” vurgusu tam da bunu ifade eder.

Bugün uluslararası hukukun çöküşü de bu düzenin ihlâlinin sonucudur. Bir yerde sivillerin öldürülmesi “meşru müdafaa”, başka bir yerde “terör” sayılıyorsa; burada hukuk değil, çıplak güç konuşuyor demektir. Oysa Kur’an’ın savaş ahlâkı açıktır:

Savaş kimlik için değil, zulmü sona erdirmek içindir (Bakara 2/193). 

Barışa yönelim varsa savaş meşru değildir (Enfâl 8/61). 

Güç, kapasiteyle sınırlıdır (Enfâl 8/65–66).

Tam bu noktada Müslüman dünyada sıkça tekrarlanan sorunlu bir söylemle yüzleşmek gerekir:

“Biz sonuçtan ve zaferden sorumlu değiliz; savaşmaktan ve ölmekten sorumluyuz.”

Bu ifade dindar görünebilir ama ne Kur’an’a ne Sünnet’e uygundur.

Kur’an, sorumluluğu sadece niyete değil, sonuç doğuran fiile bağlar:

Allah, her nefsi kazandığıyla sorumlu tutar.” (Bakara 2/286)

Uhud bunun en açık örneğidir. Kur’an yenilgiyi “kader” diye geçiştirmez:

Düşmanınıza iki mislini verdirdiğiniz kayıp kendi başınıza gelince “Bu nereden başımıza geldi?” mi diyorsunuz? Bu başınıza gelen, kendi ellerinizle yaptıklarınızdandır.” (Âl-i İmrân 3/165) 

Eğer sonuç önemsiz olsaydı, Uhud ahlâkî bir muhasebe konusu yapılmazdı. Ama yapılır; çünkü strateji, itaat ve sonuç birlikte değerlendirilir. Aynı şekilde, “Gücünüz yettiği kadar hazırlık yapın.” (Enfâl 8/60) emri, Müslümanların sadece ölmeye değil; kazanmayı, caydırmayı ve zulmü durdurmayı hedeflemekle yükümlü olduğunu gösterir.

Hz. Peygamber’in pratiği de bunu doğrular. O, savaşı yüceltmez; sonucu gözetir, kazanma ihtimali olmayan çatışmalardan kaçınır. Hudeybiye Antlaşması, kan dökülmeden elde edilmiş bir zaferdir. Ayrıca şu uyarı da unutulmamalıdır: 

Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin.” (Buhârî, Müslim)

Bu yüzden şehitlik, ölmüş olmak için ölmek değildir.

Şehitlik, hayatı savunurken bedel ödemeyi göze almaktır. Ölüm bir amaç değil, olası bir sonuçtur.

Tam burada daha teolojik bir karşılaştırma yapmak gerekir. Çünkü kader meselesi yalnızca İslam’a özgü değildir. Hristiyan teolojisinde, özellikle Augustinus’la şekillenen ve Reform döneminde Calvin’le sistemleşen predestinasyon öğretisi, Tanrı’nın mutlak egemenliğini insan iradesini yok sayarak vurgular. Bu yaklaşımda ilâhî bilgi ve irade, insan fiillerinin ahlâkî belirleyiciliğini büyük ölçüde gölgede bırakır; kurtuluş Tanrısal seçimin sonucudur.

İslam itikadı, ise bu çizgiyi bilinçli biçimde reddeder. Kur’an’da ilâhî ilim ve kudret, insan iradesini iptal eden bir cebir olarak değil; onu ahlâkî muhatap kılan bir zemin olarak düşünülür. Bu yüzden Kur’an, zulmü Tanrı’ya nispet etmez: 

Allah kullarına zulmetmez; insanlar kendilerine zulmederler.” (Yûnus 10/44) 

Bu fark hayati önemdedir. İslam’da kader, tarihsel ve siyasal kötülüğü “ilahî plan”a havale etmez. Aksine, kötülüğü bozulmuş insan fiillerinin sonucu olarak teşhis eder. Gazze ya da başka fitneler bağlamında kullanılan sözde muhafazakar ‘kaderci’ dil, bu yönüyle farkında olunmadan Hristiyan predestinasyoncu teolojinin İslâmî olmayan bir tercümesini üretmektedir.

Nebevî geleneğin temel bir ilkesi de burada şu hadis ile yeniden hatırlanmalıdır:

Kendin için istemediğini başkası için de isteme.”

Temelde özgür irade ile ilgili olan bu hadisteki mesaj, etik bir temenni değil; şer‘î ve bağlayıcı bir prensiptir. Evrensel olması, yani Aristo’dan Konfüçyanizm’e benzer mesajların varlığı, bu hadisin mesajını da evrensel yapar. Yani, İslam ahlâkının evrensellik iddiasını teyit eder. 

Bugün bu ilkenin özellikle ünvanlı muhafazakarlar tarafından ihmal edilmesi, ayet ve hadislerle temellendirilmek yerine, mesela Heidegger ile tütsülenmiş bir ontolojiye teslim olmalarından kaynaklanır.

Heidegger modern dünyaya anti-kartezyen bağlamda eleştirel bakmamıza katkı sağlayan bir örnek olabilir. Ancak sadece bu hadisin farkında olmamak değil, düşünce hayatına Katolik başlayıp sonra post-Hıristiyan devam ettiği, hatta ateist olduğu bile söylense, Heidegger’in Pavlus, Augustinus ve Luther’den beslenmiş bir Hıristiyan varlık ve zaman anlayışına dayandığı da göz ardı ediliyor görünmektedir. Heidegger’in ‘kaygı’ düşüncesinin (çarmıh, acı ve ayartma etrafında) analitik kaynağı da Hıristiyanlığı, tarihsel kurumsal Hıristiyanlık (Christianismus) değil, hal ve yönelim olarak Hıristiyanlık (Christlichkeit)tır. 

Heidegger’in bazı müslümanlarca bu kadar temellük edilmesi acaba bir  felsefi ‘mağduriyet’ sorununu mu, yoksa cehaletten ziyade ahlâkî cesaret eksikliği olduğunu mu gösterir? Belki de pek çok konuda olduğu gibi burada da şunu diyebiliriz: Mesela Hegelciler Hegel’i Heideggerci’ler Heidegger’i tahrif ederek mi kullanmaktadırlar? Heidegger`in ‘Dasein’i derinde ne kadar Hıristiyan acaba? Bu soruyu buraya kaydedip ‘özgür irade’ tartışmamıza devam edelim.

Kaynaklar bize gösteriyor ki, ehl-i sünnet Kelâm geleneğinin Maturidi çizgisi insanın iradesi konusunda yorum farklılıklarına rağmen aslında nettir: İnsan seçer, Allah yaratır; sorumluluk tercihe aittir. Osmanlı düşünürü Akkirmânî, İrade-i Cüziyye Risalesi’nde bu dengeyi veciz biçimde ifade eder: Kul fiili yaratmaz ama yönünü belirler. Yani sünnetullah cebir değil, hikmetli bir düzendir. Daha sarih şekilde “Allah’ın irâdesiyle kulun irâdesi bir araya gelince Allah’ın murâdı gerçekleşir, kulun murâdı gerçekleşmez. Naklî delilleri Ehl-i Sünnet’in müsellemidir (kabul ettiğidir). Her şeyin yaratıcısı Allah’tır, ancak ihtiyârî fiillerden kulun yapımı (sun’u) ve kazanımı (kesbi) vardır.” der. (el-Akkirmânî, İrâde-i Cüz’iyye Risâlesi, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/211785)

Son olarak şu iddiayı da not edelim: “İslam’da mutluluk arayışı yoktur.” Bu iddia ancak İslami kaynakları ve geleneği bilmemekten kaynaklanabilir. İslam’da haz arayışı hedeflenmez ama mutluluk aranır. Mutluluğun ne olduğu ayrı bir yazı konusu ve daha önce de konuya yine Fikir Coğrafyası platformunda yayınlanan Din ‘Güç’tür: ‘Mutlu’luk ve ‘Garib’anlık Meselesi (Bir Film ve bir Hadis) başlıklı bir yazımda temas ettim. Kısaca söylemek gerekirse, mutluluk, iyilikle, adaletle ve uhrevi duyarlıkla aranır. İmam Gazâlî, Mîzânü’l-Amel’de açıkça söyler: “Mutluluğu talep etmeyen ahmaktır”. Eserini de insanı mutluluğa ulaştıran ilmi ve ameli ayırt edecek bir mizan ortaya koymak için yazdığını belirtir.

İslam ölümü değil; anlamlı, adaletli ve erdemli bir hayatı hedefler.

Kur’an’ın uyarısı hâlâ geçerlidir:

Herkes kendi ‘şâkile’sine göre amel eder.” (İsrâ 17/84)

Kader, zulmü örtmek için değil; özgür iradeyi, sorumluluğu ve hayatı savunmak için vardır.

 

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.