Anlamın Aşınması: Hakikatten Gerçekliğe Varoluşsal Arayış Halleri

02 Şubat 2026

Sen arayan sandın kendini,
Ama aranan da sendin

Rûmi

Bugün “hayatın anlamı” üzerine yoğunlaşan bir kayıp ya da yoksunluk edebiyatı başlı başına bir “kriz” literatürü oluşturmuş durumda. Buna ek olarak tartışma odağı giderek başka bir yöne çevriliyor ve günümüzde yaşanan şeyin bir anlam kaybından çok bir “anlam aşınması” olduğu vurgulanıyor. Görünen o ki hayata ve varlığa dair yerleşik değer, inanç ve tecrübeler yeni anlam kalıplarının bireyci, rekabetçi tarzına karşı bir tutunma sorunu yaşıyor. Başka bir deyişle “hakikat-sonrası” dünyamızda bir yandan gerçekliğin yeni formları yaygınlaşırken diğer yandan kadim varlık ve hakikat tasavvurları etkisizleşerek izafileşiyor. Büyük anlatılar, ideolojiler ve inanç sistemleri yerini küçük hikayeler, projeler ve şifacı terapik tekniklere bırakıyor. Anlamın dağılması veya çoğullaşması ise hem her türlü anlam talebini hem de her arzuya uygun gerçeklik arzını besliyor.

Gerçekte anlam arayışlarının ya da “anlamsızlık” söyleminin artışı, B. Chul Han’ın da dediği gibi, anlamın ortadan kalktığını değil, tersine “aşırı anlam üretimini” işaret ediyor. Bu dönemde artık modern öncesi çağlarda olduğu gibi hayatı ve varlığı tek bir mânâ ve mâkuliyet çatısı altında toplayan mutlak hakikat tasavvuru yok. Günümüzde bütün zaman ve mekânı kuşatan kapsayıcı bir anlam ve meşruluk sistemi yerine “her an ve her duruma” uygun sürekli değişen ve güncellenen “anlam paketleri” revaç buluyor.

Ancak yeni anlam modelleri kadim hakikat tasavvuruna özgü “varlığı ve hayatı açıklama” kudretinden yoksun görünüyor, esasen onların böyle bir iddiaları da bulunmuyor. Hakikat-sonrası çağın mânâ ve mâkuliyet düzenekleri, zaman ve mekânı bir bütün olarak kuşatamazlar. Bu kalıplar istikrarlı bir aidiyet ve bağlılık da talep etmez, zira tekil ve pragmatik özelliklerinden dolayı alabildiğine yüzeysel ve geçici formdadırlar. Aynı şekilde derinlik de içermezler çünkü sürekli değişerek güncellenmekte ve hızla tüketilmektedirler.

Geç modern zamanlarda hayatı anlamlı kılan “şey”ler ya da durumlar, hesapçı, fırsatçı ve metalaştırıcı bir “piyasa dili” içinde tanımını buluyor. Gündelik hayatın paradigması olan neo-liberal sistemde süreklilik, kalıcılık ve derinlik gibi niteliklerin değeri de yeri de yoktur. Hayatı çeviren ve eylemleri belirleyen yeni anlam aparatları, kullanım süresi dolduğunda işlevini yitiren ve miadı dolan akışkan programlar hâline geliyor.

Öte yandan geç-modern Türkiye’de kültür ve gündelik hayat ta kendi tarihselliği içinde şekillenmekle birlikte giderek post-truth çağın anlam krizine dahil oluyor. Küresel sisteme uyum sürecinde kentsel mekân ve gündelik hayat ilişkileri de yeni ekonomik ve finansal sistemin teknolojik araçlarıyla kapitalist tüketim kültürüne evriliyor. Bu mecrada yapısal temelleri ve zihni kodları zayıflayan “Anadolu mayası” ise sosyo-kültürel tedavülden kalkıyor. Başka bir deyişle hayatın anlamına dair tarih ve kimlik ekseninde tevarüs edilen kolektif referanslar; günlük hayat ilişkilerini tayin eden ve makulleştiren tüm değer, davranış ve ritüel kaynakları bir aşınma ve unutmaya maruz kalıyor. Böyle bir durumda kimlik ve kişilik hiçbir zaman kendi temelleri üzerinde istikrar bulup hakikate müstenit kararlı ve bilinçli bir irade kuşanamıyor. Bugün sosyal dünyada karşımıza çıkan kişilik, muayyen bir ferdiyet değil aksine herhangi bir kültürel temeli olmayan ilkesiz, kuralsız, fırsatçı ve çıkarcı bir bireydir. Bu coğrafyada “birey olmak” daha çok aidiyetin kolektif ruhundan ve kadim referanslardan kopmayı anlatıyor. 

Mukallit modernleşme tecrübesi kültürel değerler ve ilişkiler bakımından sarsıcı ve yıkıcı sonuçlar üreten tüketimci, çıkarcı bireyciliğin ve anomik ahlakın iklimine sürükledi. Artık ne geleneksel ne de modern tekabüliyeti olmayan değerler, kavramlar ve çözümlerin, gözümüzü ve gönlümüzü kararttığı bir dünyanın yorgunuyuz. Anlamın da hayatın da “araf”ındayız. Büyük hikâyenin ve kozmik tasavvurun anlam ufku ve dili, gönül ve zihin aleminden firar etti. Öyle ki artık “insanlara iyi gelen” ve nadir görülen ahlâkî güzellik ve erdemli davranışlar daha çok bireysel anlatılara sıkışmış arkaik bir miras gibi heyecan uyandırıyor. Ama “iyi insanlar iyi ki var” tesellisi bile yüreğimize su serpmiyor. Zira bu avuntu, bütün mahalleyi saran yangına karşı bir umut ve kurtuluş vadetmiyor.

Bununla birlikte medeniyet hafızası sahneden bütünüyle de çekilmiş değil; günlük hayatta anlamı çağıran ve onu bir bağlılık koduna dönüştüren ritüeller bir şekilde varlığını sürdürüyor. Ancak dinî ritüellerin mekânsal olarak camiyle sınırlandırılmış yapısı nedeniyle geniş mekân ve gündelik ilişkiler üzerinde bir etkisi olmuyor. Seküler kent kültüründe boy atan rekabet ve kariyer değerleri ile anonim bireycilik, birlikte yaşam ve aidiyet için müşterek anlam haritası sunmuyor. Müzikten spora, seyahatten eğlenceye uzanan yeni zaman ve mekân ritüelleri; grup kimliği, takım ve yol arkadaşlığı gibi birliktelik fırsatları üretse de bunların ekonomik ve sınıfsal boyutları çoğu zaman fark ve ayrımları derinleştiriyor.

Oysa anlamın inşası, günlük hayat ve dünyanın kültürel ritimler ve ritüeller aracılığıyla deneyimlenmesine dayalıdır. Neoliberal rejimin bireyci, değişken, günübirlik ilişkiler düzenine maruz kalan şehirlerde ritüel zamanlar ve mekânlar giderek kayboluyor. Mekânı bir medeniyet ve adabı muaşeretin paradigmatik kodlarından koparan metalaşma ve şeyleşme tarihin ve geleneğin izlerini, yararcı ve rantçı kapitalizm uğruna siliyor. Gündelik hayatın hegemonik pop-dijital kültürü ise derinlerde kendi iç sesimizle birlikte ötekinin yüzünü ve sesini de susturuyor.

Günümüz dünyasında, klasik anlam anlayışının yerini geçici ve değişken “ikame anlamlar” alıyor. Hayatta var olmanın amacı, giderek yüksek performansa dayalı kariyer hedefleri ve ben(cil)lik inşasıyla sınırlanıyor. Seküler bireyin kutsal tasavvuru da verimlilik ve kâr, başarı ve yükselme merdiveninde sürekli değişen statü kazanımlarını ya da kayıplarını telafi işlevine indirgeniyor. Kişisel ve mesleki başarı hikâyeleri, hayatın rasyonel tercihler ve risk analizleri üzerinden biçimlenen yeni dokusunu değerli ve meşru kılıyor.

Bireysel başarı anlatıları ve seküler yaşam tasavvuru, kendisini meşrulaştırmak için sürekli olarak güncellenen anlam setlerine ihtiyaç duyuyor. Sosyal medya, görünürlük ve mahremiyetin paylaşımı konusunda yerleşik değer ve anlayışları köklü biçimde sarsmakta. “Görünür olma, beğeni ve takipçi kazanma” arzu ve kaygısı, performans ve üretkenlik merkezli yeni bir kişilik üretiyor. Bu bağlamda, aidiyetten beslenen anlam ufku büyük ölçüde çözülmüş; ölçülebilir ve nicel göstergelere dayalı bir ufuk(suzluk) nihai amaç olarak öne çıkmıştır. Bugünün seküler anlam düzenekleri, bütünsellik ve dayanışma ruhu içeren kolektif mânâ içeriği sunmaktan oldukça uzak. Yeni kutsal(lar)ın dili daha çok duyumsal, hazcı hayalleri ve bedensel arzuları tatmine yönelik tasarımlarla karşımıza çıkıyor.

Anlamın âtıl kalmış klasik ve bütüncül paradigması yerine bir yandan başarı ve performans motifleriyle örülü benlik projeleri, diğer yandan ise krizi telafiye yönelik sükûnet, huzur ve dinginlik stratejileri yeni anlam tercihleri olarak hayatı dolduruyor. Yeni anlam örüntüleri; acı ve dertlerin bir imtihan oluşunu, ölümün varoluşsal gerçekliğini ve mahremiyetin güven veren sınırlarını siliyor, hayatı her düzeyde kontrol edilebilir ve geliştirilebilir rutinlere indirgiyor ve aslında yaşamın varoluşsal derinliğini yok ediyor. 

Gündelik hayatın dokusu yerel, geleneksel ve hatta modern olanla bile uyumsuz mütecaviz bir tüketim kültürüne maruz. Ailenin klasik rutinleri, evlilik, doğum ve yıldönümleri sosyal medyada gösterişçi bir etkinliğin nesnesine dönüşürken; ölüm ve acı ise taziye çadırlarının palyatif resmiyetinde geçiştiriliyor. Artık ‘merhum’un evine daha doğrusu daireye girilmiyor; acı ve imtihan bir anlamdan bağımsız ilaç ve terapiyle yönetiliyor. Acıyı patolojik bir durum olarak kodlayan yeni beden algısı, güzelliği estetik ve plastisiteye tâbi kılarak, varoluşu nihayetinde bir tüketim sürecine indirgiyor. Hakikat içinde bir mânâ ve mâkuliyet kazanmamış “acı ve ölüm”, varoluşsal bağlamından uzaklaşınca tıbbi müdahalenin sağaltıcı tekniklerine terk ediliyor.

Ritüellerin hafızadan ve gündelik hayattan çekilmesi, kadim insan ve âlem tasavvurunun çözülmesine yol açmakta; parçalanmış ‘an’lara ve metalaşmış ilişkilere indirgenen hayat, giderek derin köklerinden uzaklaşmaktadır. Bugün insan bir varlık tasavvuruna dayalı kuşatıcı bir anlam dünyası yerine, daha çok “ân”ı kurtarmaya yönelik bağımlılıklara ve geçici huzur adalarına sığınmaktadır. Eğlence kültürü, sportif faaliyetler ile beden ve psikoloji atölyeleri, “dağılmış insan”ı yeniden toparlayıp restore ederek toplumsal koşturmaca ve kariyer sistemine iade etmektedir. Varoluşsal anlamı benlik idrakine ve zaman-mekân pratiklerine yansıtacak dinamikler büyük ölçüde atalete terk edilmiştir. Her şeye yetişme zorunluluğu, her yerde olma ve daimî beğeni arzusu ile her şeyi akışına bırakma söylemi, tefekkürî ufkun ve derûni nazarın solmasından başka bir anlam taşımıyor.

Hakk’ı bilmekdir azîzim halk-ı eşyâdan garaz
Ânı görmekdir gözüm seyr u temâşadan garaz

Müştak Baba

Bu anlam çokluğu ve kargaşası içinde, teemmülün (etraflıca düşünme), tedebbürün (duyulanı derinlemesine kavrama) ve tefekkürün (derinlikli düşünme) imkânı neredeyse zail olmuştur. Tüketim odaklı hız kültürü gündelik hayatı öylesine kuşatmıştır ki, nesnelerin gürültüsü hem kendi iç sesimizi hem de “ötekini” bastırırken varoluşun güzelliğini tecrübeye tâkat bırakmıyor. 

İnsan yeniden insana dönmeli, yüzüne, sesine ve kalbine… illüzyon avuntular esenlik getirmiyor, muhlis ve müdrik nazarı uyandırmıyor. Hakikat o ki, kendini bilen Rabbini bilir. Ancak Hakikat üzere ikâmet, sükûnet ile muhabbet, duyarak dinlemeye ve idrak ile rahmete götürür. Ve aslında “biz olmak demek, aynı kelimeleri konuşmak değil, aynı sessizliğin de sorumluluğunu taşımaktır”. “Birey oluş” insanı sadece kendinden menkul bir varlık derekesine düşürüyorsa; ötekine, başkasına ya da dünyaya karşı sorumluluğun yitirildiği dünyada adaleti hiçbir güç ikame edemez. 

Bireysel felah ve ferah stratejileri kişisel huzur ve sükunete ulaştırsa da günlük hayatın kolektif dertlerine derman olmaz; kolektif sorunların bireysel çözümleri yoktur, sessizlik adalet beklentisini ve iddiasını boşa çıkarır; oysa kadim mânâ haritası insanı kendinden ve diğerinden sorumlu olma idrakine çağırır. Geleneğin “kardeşlik”, uhuvvet ve rahmet eksenli grameri, esasen bir yabancı gibi algılanan “öteki” kavramından daha sıcak ve kuşatıcıdır. 

Bugün şekilci sosyal “formların yüzsüz” lüğü ve soğukluğu, dilsizliği ve ruhsuzluğu karşısında ikame anlamların bir ihya şansı yoktur. Mânâya götüren yol kadim çağrıyı ve ritüelleri yenileyerek sürdürmek ve medeniyet idrakini hatırlamaktan geçiyor. Ancak bu ‘hatırlama’ hafızada kalmak ya da nostaljik takılmak yerine hayatın diline ve dünyanın gerçeğine tekabül eden bir irade ve varoluş cesaretinde anlam bulacaktır.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.