Tiranın Elleri, Halkın Kolları

25 Ocak 2026

TAKDİM

Siyaset felsefesi ve kitle psikolojisi disiplinlerinin en derin sularında yer alan "gönüllü kulluk" kavramı, bireyin kendi özgürlüğünü bir otoriteye devretme sürecini ve bu sürecin toplumsal dinamiklerini anlamak için vazgeçilmez bir anahtardır. Etienne de La Boétie’nin 16. yüzyılda kaleme aldığı ve siyasal teoride bir dönüm noktası sayılan "Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev" metni, ülkemizdeki siyasal dönüşümü analiz etmek için şaşırtıcı derecede güncel bir çerçeve sunmaktadır. La Boétie’nin sarsıcı sorusu olan "Nasıl oluyor da bu kadar çok insan tek bir adamın boyunduruğu altına girmeyi ve ona gönüllü olarak hizmet etmeyi kabul ediyor?" sorusu, sadece fiziksel bir zorlamanın değil, sistemli bir "siyasal rıza" üretiminin de konusudur. Bu yazı, söz konusu rızanın nasıl inşa edildiğini, Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlığı, Erich Fromm’un özgürlükten kaçış, Wilhelm Reich’ın faşizmin kitle ruhu ve Arno Gruen’in normalliğin deliliği kuramlarını Türkiye’nin sosyo-politik dokusuna uygulayarak incelemektedir.

 

GÖNÜLLÜ KULLUK KAVRAMININ KURAMSAL TEMELLERİ

Etienne de La Boétie'ye göre tiranlık, tiranın sahip olduğu fiziksel ya da askeri güçten ziyade, halkın ona boyun eğmeyi kabul etmesine ve bu durumu arzulamasından beslenir. La Boétie, insanların özgür doğduklarını ancak zamanla bu özgürlüklerini yitirerek birer "kul" haline geldiklerini savunur. Tiranın gücü, aslında uyrukların kendisine verdiği güçten başka bir şey değildir. Bu bağlamda, siyasal iktidar başlangıç aşamasında şiddet kullansa veya korku salsa da, kalıcılığını gönüllü kulluğu kurumsallaştırarak sağlar. Türkiye bağlamında ortaya çıkan liderlik tarzı, halkın kendi iradesini "Tek Bir" figürde tecelli ettirmesi ve bu figür üzerinden bir kimlik inşası gerçekleştirmesiyle La Boétie’nin "bir kişinin adıyla büyülenme" analizine tam olarak oturmaktadır. 

La Boétie, tiranlığın üç farklı kaynağını analiz eder: seçimle gelenler, savaş gücüyle (fetihle) gelenler ve miras yoluyla gelenler. Ancak yazar, iktidara gelme araçları farklı olsa da hükmetme biçimlerinin temelde aynı olduğunu belirtir. Seçimle gelen tiranlar, uyruklarını uysallaştırılacak boğalar gibi görürken, halkın kendilerine verdiği erki çocuklarına aktarmaya çalışarak tiranlığı süreklileştirirler. Ülkemizde de özellikle sağ iktidarların seçim başarılarını "milli irade" fetişizmiyle birleştirerek her türlü hukuki ve demokratik denetimden muaf bir yapı kurması, bu "seçilmiş tiranlık" modelinin modern bir tezahürüdür. 

La Boétie'ye göre, halkın tirana karşı koyması için savaşmasına gerek yoktur; sadece ona destek vermeyi kesmesi yeterlidir. Tiran, altındaki kaide çekildiğinde kendi ağırlığıyla yıkılacak bir heykel gibidir. Mehmet Ali Ağaoğulları'nın yorumlarında belirttiği gibi, uyrukların tirana duyduğu "büyülenmişçe sevgi", insan doğasının yozlaşmasının en açık belirtisidir ve bu sevgi eksikliğinin yasaya bağlılıkla telafi edilmesi, her kişiyi egemenin suç ortağı yapar.

 

MİLLİ İRADE’DEN EGEMEN DİKTATÖRLÜĞE

Gönüllü kulluğun modern Türkiye’deki en güçlü dayanaklarından biri neoliberal ekonomik dönüşümdür. 1980’lerden itibaren küresel kapitalizmle eklemlenen Türkiye, son yirmi yılda bu süreci en uç noktasına taşımıştır. Neoliberalizm, bireyi bir "yurttaş"tan ziyade, kendi "beşeri sermaye"sini yöneten bir homo economicus (ekonomik insan) olarak yeniden inşa eder. Bu öznellik biçimi, bireyin siyasal ve kolektif eylem kapasitesini felce uğratarak, onu piyasa mantığına ve hayatta kalma stratejilerine hapseder. 

Türkiye’deki orta kademe profesyoneller ve işçi sınıfı üzerinde yapılan çalışmalar, neoliberal zorunlulukların (borçlanma, rekabet, güvencesizlik) bireyleri siyasetten uzaklaştırdığını göstermektedir. Bu bağlamda, gönüllü kulluk sadece ideolojik bir tercih değil, aynı zamanda ekonomik bir zorunluluk haline gelmektedir. İktidarın sunduğu sosyal yardımlar, belediye işleri ve kamu ihaleleri üzerinden kurulan kayırmacı ilişkiler, geniş kitleleri "çorba kâsesine" (soup bowl) bağlamaktadır. La Boétie’nin ifadesiyle, insanlar özgürlüklerini geri almak için çorba kâsesinden vazgeçmeyi göze alamamaktadırlar. 

Bu ekonomik bağımlılık, tüketim kültürüyle birleşerek bir "tüketici hedonizmi" yaratmaktadır. Bireyler, demokratik haklarının kaybını, sundukları konfor alanları ve maddi lütuflarla takas etmektedirler. Bu durum, eudaimonik (erdemli/anlamlı) bir mutluluk arayışından vazgeçip, edilgen ve uyuşturulmuş bir tüketim mutluluğuna razı olmaktır. İktidar bu süreci "piyasa İslam’ı" ile harmanlayarak, muhafazakâr kitlelerin hem kapitalist tüketime katılımını hem de bu düzenin hamisi olan iktidara sadakatini güvence altına almıştır.

İktidarın gönüllü kulluk üretimindeki en başarılı hamlesi, siyaseti sınıfsal ve ekonomik taleplerden koparıp, kültürel ve ideolojik bir çatışma zeminine çekmesidir. Son yirmi yılda uygulanan "dinselleştirme" politikaları, bireyin sınıfsal konumu ile siyasal tercihi arasındaki bağı koparmıştır. Halkın geniş kesimleri, kendi cellatlarına (ekonomik olarak kendilerini ezenlere) sadece aynı dini kimliği paylaştıkları için oy verir hale gelmiştir. 

Bu süreçte "İslâm" ve "Dini" değerler, sistematik olarak itibarsızlaştırılmış ve ılımlaştırılıp, tahrif edilmiş, bunun yerine kutsal dava, yerli ve milli değerler gibi temalar ikame edilmiştir. Ayrıca iktidar, toplumu bölerek ve sürekli bir ideolojik kutuplaşma yaratarak kendi tabanını tahkim etmektedir. Bu kutuplaşma, bir "dost-düşman" mantığı üzerine kuruludur; iktidarı eleştiren her ses "millet düşmanı", "hain" veya "terörist" olarak damgalanır. Bu durum, tebaanın iktidara olan sadakatini sadece bir sevgi meselesi değil, aynı zamanda bir hayatta kalma ve kimlik savunma meselesi olarak görmesine neden olur. 

Ağaoğulları’na göre, iktidar partilerine destek verenlerin bu partilerin liderlerin olan sadakatleri, her gün yeniden üretilen bir şiddet gösterisi ve ideolojik şartlandırma ile beslenmektedir. Bu şartlandırma, insanların rüyalarını ve dünya görüşlerini dahi şekillendiren bir hegemonya kurar. İnsanlar, başkalarına zincir vurabilmek (ötekileştirilen kesimler üzerinde tahakküm kurabilmek) için kendi üzerlerine zincir vurulmasını kabul etmektedirler. 

Wilhelm Reich, faşizmin kitle psikolojisini analiz ederken, bu olgunun sadece belirli bir ırka veya ulusa özgü olmadığını, "makinacı buyurgan uygarlık" tarafından ezilen insanların temel coşkusal tutumu olduğunu savunur. Reich’a göre faşist partiler insanları makinacı-gizemci yapmaz; aksine, bu insanların mevcut karakter yapısı faşist partileri doğurur. Ülkemizdeki iktidar partisinin kitleler nezdindeki hızlı yükselişi ve kemikleşmiş desteği, Reich’ın "küçük adamın" kişilik yapısının siyasal yönden örgütlenmiş ifadesi olan analizleriyle açıklanabilir. Lider, Allah adına milleti yöneten de facto bir "monark" veya "halife" figürüne dönüştürülürken, ona itaat etmek aşkın bir değer kazanmaktadır. Bu durum, La Boétie’nin tiranın halkı hurafelerle ve din adamlarının etkinliğiyle uyutması tespitinin modern bir tezahürüdür.

İktidarın kurduğu sadakat ağlarında, liyakatin yerini alan sadakat zinciri, bireylerin otoriter vicdanlarını liderin iradesiyle özdeşleştirmelerine neden olmuştur. Fromm, itaatin bir erdem, itaatsizliğin ise bir günah olarak tanımlanmasının tarih boyunca azınlığın çoğunluğu yönetmek için kullandığı en etkili araç olduğunu belirtir. Eğer güç kendisini "Mutlak İyilik" ve "Mutlak Bilgelik" olarak sunabilirse, kitleler itaat etmeye sadece gönüllü olmaz, buna gereksinim duyarlar. Türkiye’yi idare eden partilerin dini ve milli değerleri tekellerinde toplayarak sundukları "kutsal dava" söylemi, bu psikolojik ihtiyacı karşılamaktadır.

 

NORMALLİĞİN DELİLİĞİ VE KENDİNE İHANET

Arno Gruen, modern toplumdaki "normallik" tanımını tersyüz ederek, aslında "gerçekçilik" olarak kabul edilen pek çok davranışın derin bir patoloji içerdiğini savunur. Gruen’e göre, çocuklukta otoritenin (anne-baba) sevgisini kazanmak için kendi özgün duygularından vazgeçen birey, bir "kendine ihanet" eylemi gerçekleştirir. Bu birey, ileride iktidardan pay alabilmek için tabi olmayı ve uzlaşmayı seçer; kendi eylemlerinin sorumluluğunu üstlenmek yerine "uyumlu vatandaş" maskesi takar.

Gruen’in kuramına göre, kendi iç dünyasıyla bağı kopan birey, ancak yıkım yoluyla kendi canlılığını hissedebilir. Bu durum, toplumda "normal" sayılan bireylerin, dışlanan veya "öteki" ilan edilen gruplara karşı neden bu kadar şiddetli ve acımasız olabildiğini açıklar. Ülkemizde iktidarın kentsel dönüşümden çevre politikalarına, yargı kararlarından sosyal medya linçlerine kadar uzanan "yıkıcı rasyonalizmi", Gruen’in analiz ettiği empati yoksunu "gerçekçilik" ile örtüşür. Gruen’e göre, insani değerleri koruyanlar "deli" sayılırken, iktidarın gerçeğine uyan yıkıcılar "normal" kabul edilmektedir. 

 

GÖNÜLLÜ KULLUĞUN PRATİK ARAÇLARI

La Boétie, tiranların halkı boyunduruk altında tutmak için iki ana yöntem kullandığını belirtir: "Çorba tası" (maddi lütuflar) ve "Neoliberal/Ilımlı İslam" (manevi uyuşturucular). Son dönem, bu iki aracın neoliberal yönetimsellik teknikleriyle en üst düzeyde harmanlandığı bir evredir.

 

1. Sosyal Yardımlar ve Minnet Ekonomisi

Poulantzas’a göre toplumsal rıza (consensus) her zaman maddi bir temele sahiptir; faşizm gibi en katı rejimler bile kitlelere belli maddi çıkarlar sağlamak zorundadır. Türkiye’de sosyal yardım sistemi, vatandaşlığı "hak" ekseninden çıkarıp "minnet" eksenine kaydırmıştır. La Boétie’nin ifadesiyle, "özgürlüğüne yeniden kavuşmak amacıyla çorba tasını terk etmeyi akıl edemeyen" halk, kısa vadeli çıkarları için sisteme eklemlenir. Bu süreçte yardımlar devletin bir görevi değil, liderin bir lütfu olarak algılatılır, bu da gönüllü kulluğun ekonomik temelini oluşturur.

 

2. Dinin Ilımlaştırılıp "Toplumsal Uyuşturucu" Olarak Kullanımı

La Boétie, tiranların dini bir koruyucu olarak ön plana koyduklarını ve kötü yaşamlarına destek olması için tanrısallık örneklerinden yararlandıklarını belirtir. İktidarın siyasal söyleminde din, sadece bir inanç meselesi değil, aynı zamanda iktidarı sorgulanamaz kılan bir "gizin" parçasıdır. Siyasetin coşkusal vebaya yakalanması olarak tanımlanan bu durum, rasyonel tartışmaları imkansız hale getirir. Dinsel semboller ve milliyetçi kahramanlık mitleri, kitleleri kendi gerçek sorunlarından (ekonomik kriz, adaletsizlik) uzaklaştırarak lidere olan sadakati pekiştirir. 

 

3. Neoliberal Yönetimsellik ve Mikro-İktidar

İktidar, sadece merkezi devlet aygıtıyla değil, Foucault’nun "yönetimsellik" olarak adlandırdığı tekniklerle bireyin gündelik hayatına, aile yapısına ve tüketim alışkanlıklarına sızarak hakimiyetini mikro alanlarda yeniden üretir. Bedenleri hapsetmeden önce zihinleri ele geçirmeyi hedefleyen bu sinsi yöntem, bireyleri iktidarın "gönüllü neferleri" haline getirir. 

 

TİRANCIKLAR VE SUÇ ORTAKLIĞI

La Boétie’nin "tirancıklar" (küçük tiranlar) tezi, bir Tiran çevresinde organize olan iktidar partilerinin neden oldukça dirençli olabileceğini açıklamada kilit bir role sahiptir. İktidar, sadece en tepedeki bir kişiden ibaret değildir; o kişiye bağlı olan, ondan nemalanan ve onun gücünü kendi küçük çevrelerinde kullanan geniş bir ağ mevcuttur. Bu ağ, kamu ihalelerinden yararlanan iş insanlarından, sosyal yardım dağıtan yerel yöneticilere, iktidar medyasına ve devlet bürokrasisine kadar uzanır. 

Ağaoğulları’na göre, bu yapıya dahil olan herkes aslında tiranın "suç ortağıdır". Tiran, suç ortaklığı ağını genişleterek, rejimin bekasını bireylerin kendi bekasıyla özdeşleştirmelerini sağlar. Eğer Tiran düşerse, ona bağlı olan binlerce “Tirancık” da mevkilerini, servetlerini ve belki de özgürlüklerini kaybedeceklerini bilirler. Bu korku, gönüllü kulluğu bir sadakat yarışına çevirir. İktidara duyulan sevgi, aslında iktidarın sağladığı düzene ve çıkarlara duyulan sevgidir; bu da insan doğasının bozulmasının en uç noktasıdır. 

Bu suç ortaklığı, toplumsal dokuyu da tahrip eder. Komşunun komşuyu ihbar ettiği, sosyal medyada lincin sıradanlaştığı bir ortamda, iktidarın baskı aygıtları bizzat toplum tarafından gönüllü olarak çalıştırılır. La Boétie’nin dediği gibi, tiranın "gözleri, elleri ve ayakları" aslında ona hizmet eden halkın kendisidir. Halk, tirana kendi gözlerini onu izlemesi için, kendi ellerini onu dövmesi için ödünç vermektedir. 

 

Hukukun Tasfiyesi ve "Sivil Ölüm" Pratikleri

Türkiye’de gönüllü kulluğun kurumsallaşması, yargının yürütmenin bir kolu haline gelmesiyle tamamlanmıştır. Hukuk, bir adalet aracı olmaktan çıkıp, toplumu hizaya getirme ve muhalefeti cezalandırma mekanizmasına dönüşmüştür. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ve Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK), bu yeni dönemin en belirgin araçlarıdır. 150 binden fazla kamu görevlisinin herhangi bir yargı süreci işletilmeden ihraç edilmesi, modern bir "sivil ölüm" (civic death) örneğidir. 

Sivil ölüm, bireyi sadece işinden etmekle kalmaz, aynı zamanda onu tüm sosyal, ekonomik ve siyasal haklarından mahrum bırakarak toplumun dışına iter. Bu pratik, La Boétie’nin tarif ettiği tiranlığın korku unsurunu en somut haliyle yaşatır. Sivil ölüm tehdidi, sadece doğrudan hedeflenenleri değil, toplumun geri kalanını da derin bir oto-sansüre ve mutlak itaate zorlar. İnsanlar, "disposable" (vazgeçilebilir/atılabilir) birer yurttaş haline getirilerek, devletin her türlü keyfi uygulamasın açık bırakılırlar.

 

GÖNÜLLÜ KULLUKTAN ÇIKIŞ YOLLARI VE AYDINLARIN SORUMLULUĞU

La Boétie, gönüllü kulluğun kader olmadığını, ancak bu durumdan kurtulmanın sadece tirana "hizmet etmemekle" mümkün olduğunu vurgular. Eğer tirana hiçbir şey verilmezse, o tıpkı su ve besi bulamayıp kuru bir dal durumuna dönüşen bir kök gibi çıplak ve zayıf kalacaktır. Ancak bu uyanışın önünde önemli engeller vardır.

 

Aydınların "Yalnızlığı" ve Karşılıklı Tanıma

La Boétie, Osmanlı Devleti örneğini vererek (Büyük Türk), aydınların birbirini tanımadığı ve fikir alışverişinde bulunamadığı ortamlarda özgürlük ateşinin söneceğini belirtir. Aydınların hem iktidardan bağımsız olmaları hem de karşılıklı tanıma mekanizması yoluyla dostluk ve dayanışma ilişkileri kurmaları, insanın özgün doğasına içkin olan özgürlüğü algılamaları için şarttır. Ancak aydınların kendi aralarında bir komplo kurup tiranı yıkması yeterli değildir; asıl mesele, ideolojiyle koşullandırılmış halk yığınlarını özgürlüğü sevmeye yöneltmektir.

 

İtaatsizliğin Bir Erdem Olarak İnşası

Erich Fromm’a göre insanlık tarihi bir itaatsizlik eylemiyle başlamıştır (Prometheus’un ateşi çalması, Adem ve Havva’nın yasak elmayı yemesi). Bugünün dünyasında itaatsizlik, sadece bir başkaldırı değil, aklın ve iradenin onayıdır. Fromm, "gördüğünü söyleyebilme ve görmediğini söylemeyi reddetme" yetisini gerçek insan olmanın koşulu olarak görür. Arno Gruen ise "yüreğin diline" geri dönmeyi ve empati yetisini yeniden kazanmayı, normalliğin deliliğinden kurtulmanın tek yolu olarak sunar.

 

SONUÇ

Türkiye, gönüllü kulluk olgusunun tarihsel ve psikolojik kökenlerini anlamak için devasa bir toplumsal laboratuvar sunmaktadır. La Boétie’nin 16. yüzyıldaki gözlemleri, bugün Reich’ın karakter analizleri, Fromm’un özgürlük korkusu ve Arendt’in bürokratik sıradanlık kavramlarıyla birleşerek modern bir otoriterlik portresi çizmektedir. Halkın seçimlere %90 gibi yüksek oranlarda katılması, her zaman bir demokrasi göstergesi değil, Reich’ın belirttiği üzere bazen kitlelerin "önder" tarafından yönetilme arzusunun ve sorumluluktan kaçışının bir tezahürüdür.

Siyasal iktidar, kendisini kutsal imgeler, dini referanslar ve milli beka söylemleriyle örterek, yönetilenlerin üzerinde sadece fiziksel değil, derin bir duygusal hakimiyet kurmuştur. Bu süreçte bireylerin otoriter vicdanları lidere bağlanmış, insani vicdanlar ise toplumsal kutuplaşma ve nefret diliyle baskılanmıştır. Gönüllü kulluk zincirini kıracak olan şey, La Boétie’nin hatırlattığı gibi, tiranın gücünün kaynağının bizatihi kitlelerin rızası olduğunu fark etmek ve bu rızayı geri çekme cesaretini göstermektir. Kurtuluş, tiranın altındaki kaideyi çekmekte ve itaati bir "vazife" olmaktan çıkarıp aklın ve empatinin egemenliğini kurmaktadır.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.