Mektepten Suç Mahalline: Okullardaki Şiddet Olaylarının Faili Kim?

11 Mayıs 2026

Türkiye’de eğitim kurumlarının güvenliğine ve dokunulmazlığına dair köklü kabulleri sarsan son dönem okul saldırıları artık münferit birer “asayiş vakası” olarak görülemez. Son dönemde yaşananlar toplumsal yapıda biriken daha derin krizlerin “sert” dışavurumlarıdır. 

14 Nisan 2026 günü Siverek’te ve bir gün sonrasında Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırıları kamuoyunda benzeri az görülür bir şok yarattı. Siverek’te saldırıyı gerçekleştiren okulun eski öğrencisi olan 19 yaşındaki fail öğrenci ve öğretmenlerin de aralarında bulunduğu 16 kişiyi yaraladıktan sonra aynı silah ile intihar etti. Kahramanmaraş’ta gerçekleşen saldırıda ise 14 yaşındaki aynı okulun öğrencisi olan fail 10 öğrenci ile bir öğretmeni öldürdükten ve 13 kişiyi yaraladıktan sonra okuldaki veli ve personel tarafından etkisiz hale getirildi. Adli tıp raporu failin bacağına aldığı bir darbe ile kan kaybından hayatını kaybettiğini rapor etmektedir. 

Olayların ardından olayın faili çocukların psikolojisinden ailelerin yapısına, hükümetin ihmallerinden eğitim sisteminin zaaflarına kadar çok sayıda tartışma ve yorum yapıldı. Ancak burada asıl soru şudur: Eğer bu tür cinayetleri yalnızca failin bireysel özellikleriyle açıklayacaksak, benzer toplumsal koşullarda yaşayan yüz binlerce çocuk neden aynı suçu işlemiyor? Bu soru bizi bireyden çok yapıya odaklanmaya sevk etmelidir.

Kahramanmaraş’taki saldırı hem ölçeği hem de niteliği bakımından Türkiye’de şimdiye dek karşılaşılan benzer vakalardan ayrılıyor. Bu bir terör saldırısı değildi; ancak toplumda yarattığı “dehşet hissi” birçok terör eyleminden daha derin oldu. 

Bu vakayı önceki okul içi şiddet olaylarından ayıran temel unsur, saldırının önceden husumet ilişkisi olan belirli bir kişiye veya kişilere değil doğrudan okul kurumuna yönelmiş olmasıdır. Türkiye’de daha önce görülen benzer birçok olay, okul içinde tanışıklık veya husumet eksenli gelişmiş “okulda saldırı” olaylarıdır. Kahramanmaraş’taki hadise ise hedef gözetmeyen, rastgele seçilmiş kurbanlara yönelik gerçekleştirilen bir “okula saldırı”dır.

Burada kavramsal bir ayrım yapmak gerekir: “okulda saldırı” ile “okula saldırı” aynı şey değildir. İlki, okul mekânında gerçekleşen bireysel husumet suçlarını anlatır; ikincisi ise okulun kendisini sembolik bir “hedefe” dönüştüren toplumsal nitelikli saldırıları işaret eder. Kahramanmaraş’taki saldırı ikinci kategoriye girmektedir. Failin öldürdüğü çocuklarla ya da öğretmenle önceden bilinen özel bir husumeti yoktur. Bu da eylemin belirli kişilerden ziyade kuruma yöneldiğini düşündürmektedir.

Benzerine ABD’de rastladığımız bu türden bir saldırı toplumsal kurumlar ile bireyler arasındaki bir “çatışma”nın en bariz ve “sert” halini temsil eder. Okul çağındaki bir çocuğun kendi okuluna yönelik gerçekleştirdiği saldırı failin, ailesinin ve okulun ötesinde düşünmemiz gereken bir “toplumsal alana” dikkatimizi çekmelidir.   

Failin saldırı öncesinde kaleme aldığı metinler bireysel bir öfkeden daha geniş bir “toplumsal hesaplaşma” izi taşıyor. Bu nedenle meseleyi yalnızca çocuğun ruh sağlığına ya da aile içi dinamiklere indirgemek yeterince açıklayıcı görünmemektedir. Bireysel psikoloji değişkeni hafife alınamaz ancak 14 yaşındaki bir çocuğun içinde şekillendiği psikolojinin toplumsal zemini konuşmaksızın tartışılmamalıdır. Asıl dikkat kesilmemiz gereken yer, böyle bir eylemi mümkün ve muhtemel kılan toplumsal iklimdir.

Bu yazının amacı, polisiye bir hüküm vermek ya da ahlaki bir mahkeme kurmaktan ziyade, böylesi elim bir olayın hangi “kök sebepler”den beslendiğini tartışma ve anlama çabasıdır. Yazı, olayların “suç failleri” değil, görünmeyen failleri üzerinde düşünmeye davet olarak da okunabilir. 

Olayların üzerinden geçen zaman, konunun konuşulması gereken taraflarının göz ardı edilmesine neden olmamalıdır. Zira ilk defa olan “okula saldırı” türünden bu tip eylemlerin bundan sonra da görülme ihtimali bulunmaktadır.

 

Çocuk Fail mi, Önce Mağdur mu?

Bir çocuğun işlediği cinayeti yalnızca bireysel psikoloji üzerinden okumak, “kolaycılık” gibi görünmektedir. Çünkü burada tartıştığımız şey “bozulmuş” bir yetişkin psikolojisi değil, henüz “tekâmül” sürecindeki bir çocuk kişiliğidir. Kişilik, mizaç ve karakterin sosyal ortamda oluşmuş halidir. Suçu sadece fail çocuğun ruhsal durumuna indirgemek ve hadiseyi “psiko-kriminalize etmek”,- hukuki olmasa da - toplumsal sorumluluğu görünmez kılan kolaycı bir içe kapanmadır.

Elbette failin psikolojisi ve ruhsal dünyası eylemi anlamak için önemlidir; ancak çocuğu bu eşiğe getiren toplumsal boşluk, ailevi çözülme, eğitim unsurları ve şiddet kültürü daha merkezi bir yere sahiptir. Okul saldırıları üzerine yapılan çalışmalar, saldırgan çocukların tek tip bir profile sahip olmadığına işaret etmektedir. Bu nedenle sadece failin kişisel geçmişinden hareket eden analizler çoğu zaman sınırlı bir açıklayıcılığa sahiptir. Çocuk suçluluğunda “fail” ile “mağdur”un aynı bedende birleşmesi, üzerinde özellikle durulması gereken bir olgudur. 

Bu çocukların önemli bir kısmı, şiddet faili olmadan önce şiddet “mağduru”dur. Evde, okulda, dijital ortamda ya da akran ilişkilerinde maruz kaldıkları görünür ve görünmez farklı tür ve dozda baskılar, suça giden yolun ilk taşlarını döşer. Bu yüzden failden önce mağduriyetin üretildiği yapıya bakmalıyız.

Kaldı ki Kahramanmaraş’ta yaşanan olayda “katil” aynı zamanda “maktul” görünmektedir. Okula saldıran ve 11 kişinin ölümüne neden olan fail, olayın sonunda hayatını kaybetmiştir. Olaydan iki gün sonra yayınlanan adli tıp raporu İsa Aras Mersinli’nin bacağının arkasına aldığı bir bıçak darbesi ile öldüğünü açıklamaktadır.

Şiddet artık “istisnai” bir hâl değil, gündelik hayatın olağan bir parçası haline gelmiş durumda. Sokakta, evde, okulda, medyada ve dijital platformlarda sürekli yeniden üretilen bu kültür, çocukların şiddete dair “zihinsel eşiğini” aşağı çekiyor. Aile başta olmak üzere toplum ise onlara “şiddete karşı şiddet”ten başka bir dil sunmuyor.

Türkiye’de suça sürüklenen çocuk sayısındaki artış da bu yapısal dönüşümün nicel bir göstergesidir. Son on yılda çocukların karıştığı suç oranı % 40 artmış görünmektedir. Aynı zamanda mağdur çocuk istatistikleri de paralel oranda bir artışa işaret etmektedir. Çocukların toplumsal uyum mekanizmalarından giderek daha fazla koptuğu; şiddeti bir iletişim ve varlık gösterme biçimi olarak benimsedikleri anlaşılmaktadır.

 

Okulda Zorbalık, Evde Şiddet

Bugün en temel kavramsal karışıklıklardan biri, eğitim ile öğretimin aynı şey sanılması ve hatta birbirinin yerine kullanılmasıdır. Oysa öğretim (talim) bilgi ve beceri kazandırır; eğitim (terbiye) ise karakter, sınır, empati ve toplumsal sorumluluk inşa eder. Çocuk okula geldiğinde yalnızca bilgi öğrenmeye başlamaz, çoktan içinde doğulan kültürel sermayede şekillenmiş bir kişilikle topluma karışmaya başlar.

Modern ebeveynlik anlayışı ise okulu, çocuğa dair “asli sorumluluk”ların devredilebileceği profesyonel bir hizmet kurumu gibi görmeye meyillidir. Oysa okul öncesinde edinilemeyen sınır duygusu ve sorumluluk bilinci okulda kolayca telafi edilemez hatta pekişip ilerleyebilir. Şiddet ise bu sapmanın en uç halidir.

Üstelik okul yalnızca olumlu davranışların öğretildiği “steril” bir ortam değildir. Sosyolog Robert Merton’un kavramsallaştırması ile ifade edilecek olursa, okulun “hedeflenen” amaçlarının yanında “gizil işlev” gören bir yönü de vardır. Çocuk birçok olumsuz toplumsal örüntüyle de ilk kez okulda akranları vasıtası ile tanışır: gruplaşma, dışlama, statü yarışı, alay, zorbalık, cinsellik, küfür gibi istenmeyen davranışlar da okul ortamının bir parçasıdır. Modern okulun merkezine giderek daha fazla “öğretim” edimleri yerleşirken duygusal ve karakter gelişimine dair beklentiler geri plana itilmiştir.

Başarı kriterleri içinde akademik “başarı” neredeyse tek “meşruiyet” ölçüsü haline geldiğinde öğrenciler birbirlerinin arkadaşı değil, rakibi olmaya başlar. Tam da bu ortamda akran zorbalığı sessiz ama yaygın bir “salgın” gibi büyür. Spor, sanat ve sosyal beceri gibi alternatif alanlara dair faaliyetlerin rutinleştiği ve önemsiz görüldüğü durumlarda, çocukların kendilerini değerli ve başarılı hissedebilecekleri “meşru kanallar” daraltmaktadır.

Sürekli aşağılanan, dışlanan veya psikolojik tacize uğrayan çocuklar bu travmayı çoğu zaman sessizce içselleştirir. Toplumun sunduğu meşru başarı merdivenlerinde kendine yer bulamayan çocuk ise görünür olmanın başka yollarını arar. Suç, bir “kariyer” alanı olarak bu arayışın “karanlık alternatifleri”nden biri haline gelebilir.

 

Çekirdek Ailenin Yalnızlığı

Modern okulun selefi olan mektep, mahallenin bir cüz’ü idi. “Mahalle mektebi” beraber kullanılan bir tamlama gibi hafızalardadır. Bu tamlamanın her iki parçası birbirini tamamlayan unsurlardı. Ailede başlayıp, mahallede ilerleyen eğitim öğretim süreçleri mektepte tamamlanırdı. 

Aile, akrabalık, komşuluk, esnaflık gibi çok katmanlı bir toplumsal alanda “damıtılarak” birey topluma hazırlanırdı. Aile, çocuğun yetişmesinde ve korunmasında temel mesuliyeti üstlenirken yalnız değildi. 

Türkiye’de özelikle son otuz yılda geniş aileden çekirdek aileye doğru yaşanan hızlı geçiş, çocuk yetiştirme açısından ebeveynleri ciddi biçimde yalnızlaştırdı. Bir zamanlar büyükannelerin, büyükbabaların, akrabaların ve mahallenin oluşturduğu koruyucu “ara halkalar” büyük ölçüde ortadan kalktı. 

Bugün çocuk, güvenlikli sitelerin ve apartman dairelerinin içinde fiziksel olarak “korunaklı” iken sosyal olarak daha “kırılgan” hale geliyor. Çocuk yetiştirmenin bütün yükü iki yetişkinin omuzlarına binmiş durumda. Geniş aile ve akraba ilişkilerinin desteğinden mahrum kalmış, çocuk eğitimini sürekli modern pedagog, psikolog vb uzmanların “doğru” ancak “gerçekçi” olmayan telkinleri üzerinden öğrenen anne babalar yüklerine yük katmaktadırlar. Çekirdek aile için dış dünya “güvensiz”, iç dünya “savunmasız” bir haldedir.       

Kentleşme ve ekonomik baskılar nedeniyle anne ve babanın yoğun çalışma temposunda savrulması çocukla kurulan ilişkinin niteliğini de aşındırıyor. Eve dönen yetişkinler dijital ekranlara sığınırken, çocuklar da kendi “sanal evren”lerine çekiliyor. Böylece aile, birlikte yaşanan bir yakınlık alanından çok aynı çatı altında sürdürülen “paralel yalnızlıklara” dönüşüyor. Özellikle ergenlik döneminde internet dünyası, çocuklar için sosyalleşme süreçlerinde belirleyici bir konuma yerleşmektedir. 

Eğer Türkiye’de “ideal” bir orta sınıf aile profili tanımlanacaksa, bir emniyet mensubu baba ve eğitimci bir anneden daha idealine az rastlanır. Bu durum karşı karşıya kaldığımız olayın sebeplerini anlamak için sadece aile profili üzerinden gidilmesinin yeterince açıklayıcı olmadığına işaret etmektedir. Mesele tek tek ailelerin başarısızlığından daha derin, daha yaygın ve daha sistemiktir.

 

Ekranın Karanlık Koridorları

Modern çağda çocukların sosyalleşme mekânı artık sokaklar veya parklardan ziyade, büyük ölçüde denetimsiz halde olan dijital platformlardır. Fiziksel dünyada dışlanan veya yalnızlaşan çocuk, dijital dünyada kendisine bir “sığınak” aramaktadır. Ancak bu sanal sığınak yalnızca aidiyet değil, aynı zamanda radikal telkinler ve şiddet motivasyonları da üretmektedir.

Dijital dünyada sosyalleşen çocuk, burada dolaşıma sokulan şiddet pornografisine ve “yalnız kurt” olarak idealize edilen saldırgan figürlere karşı büyük ölçüde savunmasızdır. Kendi yakın çevresinde bulamadığı anlamı internetin karanlık dehlizlerindeki radikal anlatılarda bulan çocuk, zamanla bu sanal telkinleri gerçek hayata transfer etme motivasyonu kazanabilir. Böylece dijital dünya, çocuğun yalnızca “sığınağı” değil, kimi zaman “radikalleşme laboratuvarı” haline gelmektedir.

Sanal dünyada inşa edilen yeni türden kişilik, gerçek dünyada bir suç çetesinin, terör örgütünün veya kişisel bir şiddet eyleminin potansiyel failine dönüşebilmektedir. 

 

Herkesin Bildiği, Kimsenin Üstlenmediği

Şiddeti yalnızca failin psikolojisiyle ya da ailenin eksiklikleriyle açıklamak, toplumsal sorumluluğu “görünmez” kılar. İçinden geçtiğimiz çağ, herkesin kendi dar alanına çekildiği; kimsenin bir başkasının hayatı veya çocuğu karşısında gerçek bir “mesuliyet” hissetmediği bir “atomizasyon çağı”dır.

Bir dönem geniş aile ile başlayan, mahalle ve akrabalık ilişkileri içinde devam eden, okul ile tamamlanan çocuk yetiştirme sorumluluğu bugün çekirdek aile ile öğretmen arasına sıkışmıştır. Bu iki dar kurum arasında oluşan büyük boşluğu ise çoğu zaman sanal dünyanın “küresel dehlizleri” doldurmaktadır.

Toplum artık şiddeti yalnızca bir “toplumsal sorun” olarak değil, giderek bir “seyirlik malzeme” olarak tüketmektedir. Medyada sürekli yeniden üretilen şiddet görüntüleri, kötülüğün sıradanlaşmasına ve toplumun vicdani reflekslerinin “körelmesine” yol açmaktadır. Böyle bir iklimde okul çağında zorbalık ve sembolik şiddet atmosferinde yetişen bir çocuğun “sessiz feryadı” çoğu zaman toplumsal bir yankı bulamamaktadır.

Toplumsal bağların zayıflaması, ahlaki ve etik normların da aşınmasına neden olmuştur. Çocuklar yetişkinlerin dünyasındaki hoyratlığı ve “güçlü olanın haklı olduğu” anlayışını görerek büyümektedir. Kimsenin bir diğerinin acısına, yalnızlığına veya öfkesine ortak olmadığı bir dünyada, çocuklar kendilerini her türlü tehlikeye karşı açık ve savunmasız bir halde bulmaktadırlar. Bu açıdan okul cinayetleri, toplumsal zemindeki kaymaların en uç ve en sert tezahürlerinden biridir.

 

Kötülük Neden Bu Kadar Sıradan?

Bu noktada odaklanmamız gereken şey “fail”den önce “eylem”in kendisidir. Hannah Arendt’in “Kötülüğün Sıradanlığı” kavramsallaştırması burada önemli bir zihinsel kapı aralar. Kötülük yalnızca “canavarca eğilimlere sahip” istisnai kişilere mahsus değildir; sıradan insanın da içine düşebileceği “karanlık bir girdap”tır.

Bu nedenle kötülüğü yalnızca “kötü” figürüne havale etmek “rahatlatıcı” ama eksik bir açıklamadır. Çünkü bu etiket dikkati şahsa kilitler; onu mümkün kılan süreci görünmez hale getirir. Bizim bakmamız gereken yer sadece “failin yüzü” değil, faili üreten “zemin”dir.

İnsanlar çoğu zaman yaptıklarıyla değil, yapmadıklarıyla; söyledikleriyle değil, sustuklarıyla suça giden yolların taşlarını döşerler. Cinayet, intihar ve diğer ağır toplumsal sapmalar da çoğu zaman toplumsal ihmalin, körlüğün ve suskunluğun içinden doğar.

Arendt, en büyük kötülüklerin, “düşünme yetisini” yitirmiş ve içinde yaşadığı sisteme sorgusuz biçimde eklemlenmiş, sıradan insanlar tarafından gerçekleştirilebileceğini fark etmiştir. Çocuklar ise “kusursuz kasırga”nın önündeki en kırılgan daldır. 

 

Fail-i Gaib Suçlar

Gabriel Garcia Marquez “Kırmızı Pazartesi” isimli romanında “suçu toplum hazırlar, suçlu işler” der. Başkasının varlığına yönelen hali ile cinayet veya insanın kendi varlığına yönelen biçimi ile intihar da dahil olmak üzere suç toplumsal bir körlük ve suskunluğun sonucudur. 

Toplumun farklı düzeylerde pay sahibi olduğu bu tür eylemleri “fail-i gaip” olarak adlandırmayı teklif ederim. Fail-i gaip kavramı ile işaret etmeye çalıştığımız, hukuki veya vicdani bir soruşturma için kullanılan kavramdan farklı olarak, olayı daha iyi anlamaya yönelik olarak geliştirmeye çalıştığım analitik bir araçtır. Hukuktaki “faili meçhul” kavramında fail “bilinmez” veya “bulunamaz”dır; burada ise fail bellidir, fakat suçu hazırlayan fail olarak toplumsal yapının arazları görünmezdir. Azmettirenin, sevk edenin “sisler içinde” kaldığı engin müphemlik.

Fail-i gaip suçlarda tetiği çeken el birine aittir; ancak o eli oraya getiren bütün sosyo-psikolojik zemini hazırlayan toplumsal alan olay anında da sonrasında da kendisini adeta “gaip” kılar. Hiç kimse kendisini tam anlamıyla sorumlu hissetmez: okul yönetimi güvenliği, aile dijital dünyayı, toplum katili suçlar, fail ise bütün dünyayı suçlar. Hükümetten, eğitim sistemine kadar işaret edilecek birçok daha değişken bulmak mümkündür. Siyasetin daha ucuz malzemesi ne olabilir ki? Herkes birbirine bakar; fakat hiç kimse ortak sorumluluğun merkezine dönüp bakmaz.

Herkesin belli ölçüde suçlu olduğu yerde, hiç kimse suçlu değildir. İlk fail cezalandırılır; fakat fail-i gaip yeni failler üretmeye devam eder. 

 

Asıl Suçlu Sessizlik mi?

Türkiye’de ilk kez bu ölçekte karşılaştığımız “okula saldırı” türündeki okul cinayetleri, salt bir güvenlik meselesi değil; daha derin bir ontolojik krizin işaretidir. Bu krizden çıkış yolu, okullara daha fazla polis yerleştirmekten ibaret olamaz. Suçu yalnızca güvenlik perspektifinden okumak, eğitim kurumlarını “güvenlikleştirip”, meseleyi başka sosyal alanlara taşımaktan başka bir sonuç üretmeyebilir.

Çözüm; aileyi çekirdek yalnızlığın hapishanesinden çıkarıp yeniden toplumsal dayanışma ağlarıyla tahkim etmekte, ebeveynlerin “dijital uyuşukluk”larından sıyrılıp çocuklarının dünyasına gerçek anlamda temas etmesinde ve toplumun her bir ferdinin bir başkasının çocuğundan da sorumlu olduğu bilincini yeniden kuşanmasındadır. 

“Başarı” kıstaslarımızı yeniden düşünmek zorundayız. Balıkları uçmaya, kuşları yüzmeye zorlayan bir eğitim-öğretim anlayışını bütün kurumları ile sorgulamalıyız. Mutlu insanlar yetiştirmek “milli hedefimiz” olmalı. 

Çocuklarımızın neden bu kadar yalnızlaştığını, şiddetin neden böylesine cazip bir dil haline geldiğini ve bu tablodaki payımızın ne olduğunu dürüstçe sorgulamak zorundayız. Aksi halde her okul saldırısından sonra yalnızca isimler değişecek; biz ise fail-i gaip cinayetlerin sessiz ortakları olarak kalmaya devam edeceğiz. Çünkü katil bazen yalnızca tetiği çekendir; asıl suç, o tetiği çektiren toplumsal sessizlikte ve kurumsallaşmış kayıtsızlıktadır.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.