Hak, Hukuk, (Hakikat), Adalet Ve İktidar Kuvveleri Arasındaki İlişkiler-1

26 Nisan 2026

İnsanlığın dünyasında tüm kıyamlar, kıyametler, tıkanmalar, açarlar, sayrılık ve sağaltımlar “hak” ve “hakikat” kavramları ile işaret edilmeye çalışılan durumlardan doğmaktadır. İnsanlık bütün açmazlarını, yetersizliklerini, umutsuzluk ve kökensiz yetimliklerini, evsiz/barksız, yurtsuz yuvasız hallerini bu iki kavram üzerinden sağaltmaya çalışmaktadır. 

O halde, hukuk, adalet ve iktidar durumlarının stratejik ve konvansiyonel/taktiksel ilişkileri bir yana, öncelikle hak ve hakikat ilişkisinin üzerinde durulması gerekmektedir. Çünkü diğer durumların yapısı hak ve hakikat ilişkisince şekillenmektedir. 

İçeriğe geçmeden önce metodoloji/usule dair şu saptamayı yapmak gerekir: Bir sözcük tüm sözcükleri çağırır ve aynı şekilde tüm sözcükler de bir sözcüğü. Temsiller biçimi olan dilsel dünyada, nasıl ki anlam-denilen fonksiyon/çıktı kuvvetler ilişkisinden doğmakta ise, aynı şekilde ve bu durumun gereği olarak, hiçbir sözcüğün anlamsal içeriği -sözlüklerde yapılmaya çalışıldığı gibi- diğerlerinden yalıtık biçimde ele alınıp açıklanamaz. Bu bağlamda aslında felsefi tutum takınma, bir tür kavramsal mühendislik çabasıdır. Sözcüklerin anlam dünyalarına dair var/aktüel olan durumu yeniden ele alarak, özellikle de – ama sadece onlarla değil- sözcükler dünyasının kavramsal yapılarını ve yapılar arası kuvvetler ilişkisini yeniden ele alarak, gerekiyorsa eskimiş, işlevsiz kalmış olanları yıkıp yeni paradigmal yapılanmalar ortaya koyabilmek ve bununla da yeni kuvvelere olanak hazırlayabilmektir. Kısacası bu konu bağlamında başlıkta bir araya getirmeye çalıştığım temel kavramların hiçbirisi bağlaşığı olan diğer kavramlardan yalıtık biçimde ele alınıp açıklanamaz ve bu dil-denilen yapının olmazsa olmazıdır. 

HAK VE HAKİKAT İLİŞKİSİNİN ETİMOLOJİSİ

Aşağı yukarı tüm dillerde hak ve hakikat birbiriyle sıkı ilişkisi olan, birbirini gerektiren, biri olmadan diğeri olamayan ve anlamları da birbirine “nispeten” olan kavramlardır. Türkçe dilinin dağarcığında sanırım bağlamı en geniş olan sözcük “Hak’tır”. Haklısın, hak verilmez alınır, haklıdan yana olmak gerek, hak yardım eder, hakkını helal et v.s. Görüleceği üzere hak-kavramı aynı zamanda kuvvetli bir meşruluk referansıdır, haklı olan aynı zamanda doğru, yetkili, geçerli ve güvenilir olandır. 

Tüm diller içinde etimolojik bağlamda alındığında, hak ve hakikat ilişkisi, en doygun, en organik ve tümleşik olarak Arapçada vücut bulmaktadır. Her ikisi de aynı kök-anlamdan gelmektedir, h-q-q,  “haqq” ve “haqiqa”.  Arapçada “hak” üç temel anlam katmanında kullanılır, olması gereken doğrular, kişinin mal veya yetki olarak uhdesinde olanlar/olması gerekenler ve Allah’ın adlarından biri olarak “hak”. Arapçada hak ile hakikat birbirini gerektiren biçimiyle sıkıca birbirine bağlanmış durumdadır, biri olmadan diğeri olanaksızlaşmaktadır. Sadece Arapçada değil diğer bütün dillerde “hak” bir tür “olması gereken” doğruluk hali olarak ortaya konmuş, dolayısıyla hak söz konusu olduğunda iki durum-olasılığı söz konusudur, sözü edilen şey ya hak-tır, hak-lılıktır ya da tersi. Tam da burada o amansız soru devreye girmektedir; peki hak ve hak-lı olanı kim ya da ne belirleyecektir? İşte bu soru bizi zorunlu olarak “hakikat-arayışına” sevk etmiştir.  Bu durumda hak ve haklılık denilen yaşamsal pratiklerin beraberinde gelen sorunlar iken, hakikat denilen ise bu sorunların çözümü için “doktrin” arama çabasının ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Başka deyişle hak olanı arama çabası somutken, hakikati arama soyut ve hak-olanı meşru kılma çabasından ibarettir. 

Hak ve hakikat kavramları, Türkçe ve Farsçaya Arapçadan doğrudan ve olduğu gibi geçmiştir. Bu geçişkenlik sonrasında her iki dilde de şöylesi anlam ayrımları ortaya çıkmıştır. Türkçenin gerek gündelik gerek akademik terimsel dil kullanımlarında yer alan “gerçek” kavramı ile “hakikat” kavramı birbirine karışır hale gelmiş, birbirlerinin yerine de kullanır olmuş ve giderek her ikisi arasındaki ayrım silikleşmiş. Aslında diğer tüm dillerde de buna benzer bir durum-sorun yaşanmaktadır. Örneğin İngilizcedeki “right/truth/reality” üçlüsü arasındaki ayrımların netliği Arapçada ve dolayısıyla da Türkçe ve Farsçada yoktur. Right hak, truth sözün doğruluğu, eminlik, güvenilirlik ve reality de var-olan şeyler dünyası anlamına gelmektedir. Hak-hakikat ilişkisinin doğrudanlığı ve organik bütünlüğünün burada olmadığını, yapının dağıldığını görüyoruz. 

Arapçada aslında “gerçek/reality” olana karşılık gelebilecek başka bir sözcük vardır, “w-q” kökünden gelen “waqi’a”. Kök anlamı düşmek, vuku bulmak, meydana gelmek-çıkmak iken, ismi fail müennesi anlamlarında, 1-olay, olgu, hadise, 2- kıyamet suresinin adı, “el vakıa=gerçekleşen” ve 3- realite anlamlarına gelmektedir. 

Burada ilginç olan nokta şurası; hakikat ve gerçeklik ilişkisi bağlamında alındığında, Arapçanın dışındaki diğer -özellikle de batı- tüm dillerde, hak kavramı giderek “hakikatten” kopup, reality, olgu/gerçek ile ilişkilenmeye başlamışken, Arapçada hakkın hakikatle olan ilişkisi korunmuştur ve hala mevcut durumdadır. Türkçe için de bu geçerlidir.  Bu durum da sanırım batının rönesansla birlikte içine girdiği, modernist, aydınlanmacı tutumla ilgilidir. Hak kavramı giderek olguya kaydırıldığında, bilimsel alan güçlenirken veya bilimsel alanın güçlenmesi giderek bu anlam kırılması ve kaymasını getirmiştir diyebiliriz. Bu da aslında aydınlanmacı modernizmin “olgular” ve “değerler” alanı ayrımıyla ilgilidir ki bu ayrım sonrasında batıda “sosyal-bilimler” mümkün hale gelmiştir. Yani, değerler alanı da bir olgu grubu olarak ele alınıp, şeyler-eşyalar, vakıalar gibi incelenebilir niteliktedir. Arapça ise bu ayrımı koymadığı veya koyamadığı (işte burası kavramsal tartışma konusu ile ilgili) için ne doğa, ne formel/ideal ne de beşeri bilimlerde belli bir tarihsel momentten sonra açılım sağlayamamıştır. Arapçaya göre vakıa/olgular alanı sadece ve sadece “hakikat-bağlamında” ve ondan kopuk olarak okunmaması gereken, “doğal-ayetlerden” ibarettir. 

Burada ilginç olan nokta şurası; vakıayı hakikatten koparmadan ele almak, olması gereken değerler alanı bağlamında oldukça güçlü bir hamledir, çünkü hak-olan ve hakikatle bağlantılandırılamayan bir vakıa, olgu, gerçeklik durumu aynı zamanda insan için “belirsiz-kalacaktır”. Öte yandan, gerçekliğin, vakıanın hak ve hakikatle bağlantısı bağlamında ele alınıyor olması onu kötürüm kılacaktır. Aslında batının modernizm boyunca içine düştüğü ve post-modern zamanlarda ise kritiğini yaptığı ve aşmaya çalıştığı şey, tam olarak da işte bu olabildiği kadarıyla, hak/hakikat zemininden koparılmış olan epistemenin içine düştüğü “değersizlik”, yönsüzlük, yabancılaşmışlık hali olan “akıl tutulması” halleri. Batı bunu yaşarken, İslam özelinde ise Ortadoğu, vakıayı, eşyayı, olgusal dünyayı hala “doğal ayet” olarak okuduğu için, epistemeyi teolojinin spekülatif boyunduruğundan kurtarıp, olgunun analizinde tarihsel olarak 13. Yüzyıldan sonra batıya göre gerilemeye başladı. 

 

HAK VE HUKUK İLE BUNLARIN İLİŞKİSİ SORUNUNUN İNSANLIK İÇİN ÖNEMİ

Gerek pratik, yaşamsal, bireysel ve toplumsal sorunlar açısından, gerekse insanlık bilincinin soyut, kavramsal teorik düşünsel süreçleri açısından aldığımızda, insanlığın en temel, çetrefilli sorunu, “hak” ve “haklılık” denilen kavramlarla ve bu kavramların göstermeye çalıştığı durumlarla ilgilidir. Hak nedir ve bu bağlamda da haklı ve hakkı olan kimdir?  İşte kıyametler burada kopuyor. Aslında en temel itibarıyla “kültürel” bir varlık, var-olma biçimi/katmanı olan insan varlığının en temelde cevabını aradığı ama bulmakta da zorlandığı temel soru işte budur. İnsan dışında, diğer olası tüm varlık kiplerinde böylesi bir durum/sorun söz konusu değildir. Taşın, sümbülün, yağmurun, depremin, ayının hak ve hukukundan söz etmek olsa olsa karikatürize veya olsa olsa metonimik/metaforik bir anlatım olurdu. Buna karşı şu denebilir, İzmirli abla ve abiler tarafından, olur mu kardeşim, insan dışında dostlarımız olan “hayvan hakkı ve hakları da var”, sen neler saçmalıyorsun, bu gelişin anlayamadığı şey, bunun da bir “insan-giydirmesi/antropomorfist” yaklaşım olmasıdır, nitekim hak ve özgürlük mücadelesi içinde olan bir kediye/kafese konan kuşa henüz rastlamadık.

 

İnsanlık tarihinin en yoğun/soyut ve kavramsal düşünce alanı olan felsefi tartışmaların tarihsel serencamına baktığımızda, gerek -özellikle de- siyasal, gerek felsefi tartışmalar bağlamında geldiğimiz nokta tam olarak budur. Özellikle de Rönesans’tan itibaren, Niccolo Machiavelli’nin kamusal alandaki normu, gelenekten, inançtan, ahlaktan alıp, kurtarıp, bunların yerine başka bir parametre koymak istemesinden beridir ki insanlık bu konuda kafa yoruyor ve post-modern zamanlarda da bu işlem devam ediyor. Konunun bu denli zorlayıcı olmasının temel nedeni, hak denilen durumun tamamen bir “olması gerekenler” alanı olmasıyla ilgili. Hak söz konusu olduğunda- eğer dışarıdan insanlık türüne vahyedilmiş, bildirilmiş bir bilgi-bilme biçimine inanmıyorsanız- buna dair insan bilincinin kısıtlaması dışında, buna dair ne doğada ne de başka yerde, apriori bir veri yoktur. Kültür dışındaki doğa denilen alanda, hak-hukuk-adalet ilişkileri, herhangi bir kasıt ve kişisellik söz konusu olmadan tamamen sistemin var olan ilkelerince sağlanır. Doğa denilen alanda “haksızlık, adaletsizlik” denilen durumlar yoktur, doğa bunlardan ve özellikle de “yalan-söylemekten” ve mış-gibi olan rol yapma hallerinden azadedir. Başka deyişle doğa denilen alan kusuru-olmayan bir melektir. Çünkü kusur için kasıt, irade ve ihtiyar gerekir. Yapılmaması gerektiği halde ve yine de yapma davranışı gerekir, tüm bunlar ise insani alanda söz konusudur. Dolayısıyla da ahlakı, kanunu/tüzesi olan tek varlık biçimi insandır. Orman veya doğa kanunu ne ormanın ne de doğanın kanunudur, bunlar sadece insan aklının-bilme biçimlerinin doğaya ve ormana giydirdikleridir. Hak ve haklılık denilen insanlık için bu denli önemli ise bunun üzerinde titizce durmak ve yeniden yeniden sürekli olarak ele almak, onun izlerini sürmek gerekiyor. 

 

BİRİNCİ BÖLÜME SON SÖZLER OLARAK

  1. Bu noktadaki temel sorun şu; hak ve hakikat ilişkisi nereden, neye göre, nasıl kurulacak? Hakikati olmayan bir hak, yetim, öksüz, temelsiz, yersiz-yurtsuz ve Hegelyen anlamda, “mutsuz-bilinç” halini alacaktır. 

  2. Öte yandan, sıkı/ketum bir teolojik veya bilimsel veya felsefi doktriner “hakikatle” çerçevelenen, sınırlandırılan ve bu yolla “en-doktrine” edilen bir haklılık hali de dişil olamayacak, sürekli değişken olan hayatın-oluşun akışına uyum sağlayamayıp, anakronizmi yaşıyor hale gelecektir. 

  3. “Hak” ve “hakikat” ilişkisi insanlık bilinci için; üzerinde soruşturmaların, ele alınışların yapıldığı, açılmış ve hala da açık olan bir dosyalama biçimidir. Bu yüzden hak ve hakikat ilişkisine dair olarak, felsefi, teolojik, ideolojik doktiriner yaklaşımların doğaları gereği sürekli olarak vaaz etmek zorunda kaldığı ketum, çoğunlukla dar-açılı ve tek yanlı hakikatçi doktiriner yaklaşım biçimleri ve bakış açılarının yerine, konunun selameti açısından, daha şüpheci, serin kanlı ve eleştirel biçimde bu konuyu ele almak gerekiyor. 

  4. Bir sonraki bölümde, hak-hukuk-adalet kuvveleri ve kuvvetleri arasındaki ilişkiyi incelemeye çalışacağım. 

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.