İslam Özkan ile Hakan Fidan - Erdoğan Çelişkisi Üzerine

24 Nisan 2026

İslam Özkan medyascope.tv'de "Fidan-Erdoğan çelişkisi: Rol paylaşımı mı vizyoner farklılık mı?" başlıklı bir yazı yazdı. Biz de onunla bu yazısından yola çıkarak bir söyleşi gerçekleştirdik.

Yazınızın başlığında sorduğunuz o temel soruyla başlayalım: Sizce Erdoğan ve Fidan arasındaki bu durum bir "rol paylaşımı" mı yoksa "vizyoner bir farklılık" mı?

Image

Bir rol paylaşımı olduğuna dair çok fazla emare hatta gösterge var. Ancak yine de kişisel vizyon farklılıklarının da katkısını yadsıyacak değiliz. Sonuç itibarıyla herkesin nevi şahsına münhasır bir takım karakteristik özellikleri var ve bu bir şekilde açıklamalara, tutum ve davranışlara yansıyor. Öte yandan şunu da teslim etmek gerekir: Bağlam ve konjonktür değişse, Fidan ve Erdoğan farklı bağımsız aktörler olarak ortaya çıksalar nasıl bir tutuma sahip olurlardı, bunu değerlendirmek önemli. Öte yandan siyasal aktörlerin almış oldukları tutumların da sabit olma gibi bir imkanı yok. Olaylar hızla değiştikçe siyasal aktörlerin ona karşı pozisyonları da değişiyor. Tabii bazı aktörlerin tutumlarına kişisel karakteri daha fazla yansır, kimi daha uyumludur, kimi etkilenen değil müessir olmaktan yanadır, ya da yapısı öyle tecelli eder. Ancak bütün bunlar teorik mülahazalardan ibaret, asıl üzerinde durulması gereken ve bizi de temel olarak ilgilendiren konu şu: Neden iki farklı siyasal aktör aynı siyasetin parçaları olduğu halde ayrı tellerden çalmayı tercih ediyorlar? Şayet yönetme/hükmetme işini bir orkestraya benzetecek olursak, bir yönetimde her departman farklı bir enstrüman grubudur. Eğer ortak bir nota ve tempo yoksa, ortaya çıkan şey bir müzik değil, kakofoni olur. Kemanların flütlerden daha hızlı çaldığı, davulun ise ritmi tamamen kaçırdığı bir senaryo düşünün. Eğer ekip üyeleri stratejik hedefleri farklı yorumluyorsa, herkes kendi içinde "doğru" çaldığını sanır ama sonuç detonedir. Bir yönetici, ekibinin frekansını sürekli kontrol etmeli ve herkesin aynı "tonda" konuştuğundan emin olmalıdır. Eğer bu olmuyorsa o zaman iki farklı muhataba iki farklı mesaj verilmeye çalışılıyor demektir. O zaman sadece bir rol dağılımından söz edilebilir. 

 

AKP dış politikasının "iki farklı kanaldan" yürütüldüğünü ifade ediyorsunuz. Bu kanalları ve bu kanalların başındaki aktörleri nasıl tanımlarsınız?

Bu bilinen bir şey. Bu ikiliği her yerde görmek mümkün. Örneğin Erdoğan yurtdışı seyahatlerinde (ama özellikle de ABD seyahatlerinde) yanında devletin görevli memurunu tercüman olarak götürmek yerine kendi tercümanını götürüyor. Buradaki amaç ne olabilir, sizin ve okuyucuların hayal gücüne bırakıyorum.

Bu örneğin tek başına bir çok şeyi açıklayacağını düşünüyorum. Bu kanalların kimler olduğu zaten belli bu yüzden bu kanalların başındaki aktörleri tanımlamak yerine bu dualitenin Türkiye’de nelere mal olduğunu konuşmak daha sonuç alıcı olacaktır.  Eğer bir organizasyonda iki otorite varsa, bu durum çalışanlarda rol çatışması ve bilişsel çelişki yaratır. Çift başlılık; kurumsal disiplinin bozulmasına, şu an gördüğümüz gibi keyfiliğin yaygınlaşmasına kurumsal aşınmaya ve otoritenin sarsılmasına neden olur, bu durum düzeni tehdit eder. 

 

Erdoğan’ın İsrail karşıtı sert söylemlerini "iç kamuoyunu konsolide etmek" ve "mazlumların hamisi" imajını canlı tutmak olarak açıklıyorsunuz. Bu stratejinin arka planındaki asıl amacı biraz daha açar mısınız?

Bu ifadeler bence çok açık. Türkiye’nin bölgesel nüfuz ve hakimiyet iddiaları var. Bunun olabilmesi için yönetimin başındaki siyasal aktörün hem içerde hem de dışarıda itibarının korunması hatta mevhum vasıflar kendisine atfedilerek abartılı bir “Güçlü Türkiye” imajı yaratılmalıdır. Zira Türkiye, bir çok Afrika ve Ortadoğu ülkesindeki nüfuzunu bu güçlü imajını sürdürmeye borçlu, dolayısıyla bundan vazgeçemez. Bunun belirli yol ve yöntemleri vardır. Buradaki en önemli araç, bölgesel anlamda duyarlılıkları en fazla harekete geçiren hayati konulardır. Filistin meselesi bunların başında gelir. 

Hamaset dolu açıklamalarla duygular diri tutulurken ara kapıdan ticari ilişkiler son derece opportunist bir tutumla sürdürülür. Sert çıkışlar, "Türkiye artık kendisine dikte edilen notaları çalan bir orkestra üyesi değil, kendi bestesini yapan bir liderdir" mesajını verir. Bu, Türkiye'nin Orta Doğu'daki oyun kurucu rolünü pekiştirme ve Batı ile olan ilişkilerinde elini güçlendirme çabasıdır. İsrail karşıtlığı, bu bağımsızlık iddiasının en görünür ve popüler sembolüdür. 

Sorun söylemde değil eylemdedir. Bazıları çıkıp ya hiç olmazsa en azından sözlü olarak da olsa tepki gösteriyor, hiç yoktan iyidir de diyebilir. Bu onların sorunudur. İsrail siyonizmi ve ABD emperyalizimiyle mücadelede elbette zaman zaman taktiksel hamleler yapılabilir ancak bu boyutta bir tutarsızlıkla onlarla mücadele edilmez. Sonuç hüsran olur.

 

Yazınızda Hakan Fidan’ın "alt katmanda" bir manevra alanı açtığını söylüyorsunuz. Fidan’ın yürüttüğü bu teknokratik süreç, devletin hangi temel ihtiyaçlarını karşılamayı hedefliyor?

Bu manevra alanı Türkiye’nin bağlı olduğu bloka karşı yükümlülükleriyle ilgili elbette. Türkiye NATO ülkesi ama aynı zamanda ekonomik gücünün kendisine sağladığı bazı avantajları da bölgesel nüfuzu için kullanmak istiyor. Bağımsız siyaset yanılsamasını uyandıran bazı atraksiyonlarda da bulunuyor zaman zaman ama bu, aslında Batı’nın askeri ve siyasi gücünü arkasına alıp bölge üzerinde hakimiyet kurmak şeklinde tecelli etmişti ilk zamanlar, özellikle de Arap isyanları döneminde. Ancak daha sonra Batı’nın öncelikleriyle Türkiye’nin öncelikleri arasında bir takım farklılıklar baş gösterdi. Ulusal çıkarlar çelişti, vizyon farklılaşması yaşandı. Bu durumda Türkiye, Arap isyanları döneminde Batı desteğinin sınırsız olmadığını ve belirli koşullara bağlı olduğunu gördü. Suriye’de PYD meselesi ortaya çıkmasaydı muhtemelen Türkiye ile ABD vizyonu arasında bir sorun çıkmayacaktı. Türkiye o dönemden bu yana ama özellikle de Rus uçağının düşürülmesinden itibaren bazı şeyler öğrendi, bazı şeylerden dersler çıkardı. Batı ile Doğu arasında daha dengeli bir siyaset izlemenin avantalarını yaşadı. Ancak son tahlilde Rusya ve Çin, Türkiye’nin bu denge politikasının staratejik bir işbirliği arayışından çok taktiksel bir hamle olduğunu, Ankara’nın nihai bağlılığının Washington paktına bağlı olduğunu anladı. İşte Fidan’ın  devletin sözkonusu paktla ilişkilerinin sürekliliğini sağlama ve oraya “bizim sadakatimiz sizedir” mesajını vermeyi, Batı’nın tatmin edilmesi ve şüphelerinin giderilmesi yönündeki ihtiyaçlarını karşılamayı hedefliyor. 

 

Yazınızda Türkiye’nin bugünkü modelini 1960’lar Fransa’sına, özellikle Charles de Gaulle dönemine benzetiyorsunuz. De Gaulle’ün "büyük devlet" imajı ile Erdoğan’ın siyaseti arasında ne gibi benzerlikler görüyorsunuz, De Gaulle dönemi Fransız diplomasisi ile bugünkü Türk hariciyesinin rasyonel işleyişi arasındaki paralellikler nelerdir?

Aslında benim kurduğum benzerlik sınırlıydı. Her iki tarafın söylemleri arasında inşa ettiğim kıyas, her konuda aralarında benzerlikler olduğu anlamına gelmez. Ancak ben yaptığım benzetmeyle tabana verilmek istenen mesajlar arka planda işleyen gerçekliklerin her zaman aynı olmayabileceğine dair bir örneklendirme vermek istemiştim. De Gaulle örneği çarpıcıydı o yüzden verdim. Yoksa her iki ülkenin hariciyesi ve işleyişi arasında devasa farklar var. 

 

Sizce Batı dünyası ve İsrail, Ankara’nın bu "çift kulvarlı" politikasının farkında mı? Bu durumun Türkiye’nin elindeki "kozları" nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?

Batı dünyası bir çok şeyin farkında. İsrail ve Natanyahu da öyle. Tom Barrack da öyle. Barrack ne demişti, hatırlayın: 

Barrack, İsrail ile Türkiye arasındaki gerilime de değinerek, iki ülke arasındaki durumun “sadece retorik” düzeyinde olduğunu ifade etti. ABD'li elçi, “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a büyük saygım var." dedi ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ise “kendi ülkesi için iyi olanı yapmaya çalıştığını” söyledi.Kaynak: ABD Büyükelçisi Tom Barrack: Türkiye ile İsrail arasındaki gerilim sadece ‘retorik’.

Batı’nın bunun farkında olduğunu ve aynı zamanda bu çift kulvarlı siyaseti desteklediğini düşünüyorum. Zira, bir taraftan AKP’nin Türkiye halkının aleyhine işler yaparken diğer taraftan da bu yapılanların kamuoyundan gizlenmesi gerekliğini biliyorlar. Ayrıca Batı yanlısı politikalara rağmen güçlü taban konsolidasyonu dediğimiz şeyin ancak bu şekilde sağlanabileceğine dair onlarda oluşmuş bir kanaat var. 

 

Bu politikaların sonucunda bizi nasıl bir çıkış yolu bekliyor?

İktidar değişmeden sağlıklı bir çıkış olacağını düşünmüyorum. 

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.