Siyasi felsefenin ayrı bir kategorisi olarak sivil din kavramının kökeni, Fransız Aydınlanma Dönemi’nin entelektüel mirasına dayanmaktadır. Jean-Jacques Rousseau, modern ve istikrarlı bir devleti ayakta tutmak için vazgeçilmez bir manevi ve ahlaki temel olarak gördüğü şeyi tanımlamak amacıyla, Toplum Sözleşmesi (1762) adlı eserinin 4. kitabının 8. bölümünde bu terimi ortaya attı. Rousseau için sivil din, devlete kutsal bir otorite kazandırarak onu birleştirmek için gerekli bir mekanizma olan bir “toplumsal yapıştırıcı” olarak tasarlandı. Onun görüşüne göre, geleneksel kurumsal Hıristiyanlık, aktif vatandaşlıkla temelde bağdaşmazdı; çünkü bu din, öteki dünyaya odaklanmayı teşvik ediyor, itaatkarlığı destekliyor ve devletin egemenliğiyle doğrudan rekabet eden rakip bir dinî hiyerarşi kuruyordu. Bu gerilimi çözmek için Rousseau, vatandaşların duygularını yurttaşlık görevlerine ve egemenin kanunlarına bağlamak üzere tasarlanmış sentetik bir sivil inanç beyanı önerdi.
"Din" kelimesinin etimolojik kökenleri, bu sosyolojik işlevi anlamak için dilbilimsel bir anahtar sunar. Bu terim, Latince iki fiilden türemiştir: "bağlamak" anlamına gelen religare ve "önem vermek" ya da "ilgilenmek" anlamına gelen religere. Geniş anlamıyla din, bağlayıcı bir kuralın özenle yerine getirilmesini ifade eder. Sivil din, bu ikili eylemi kullanarak, heterojen bir nüfusu aynı yasalar altında birleştirirken, ulusun kolektif kimliğine yönelik derin ve aşkın bir ilgiyi besler. Rousseau, bu sivil inancın dogmalarının basit, sayıca az ve karmaşık teolojik yorumlara gerek kalmadan kesin bir netlikle formüle edilmesi gerektiğini savunmuştur. Bu temel ilkeler arasında şefkatli bir tanrının varlığı, öbür dünyaya inanç, erdemin ödüllendirileceği ve kötülüğün cezalandırılacağına dair güvence, sosyal sözleşmenin kutsallığı ve dini hoşgörüsüzlüğün mutlak olarak dışlanması yer almaktadır.
Rousseau, sivil dini yukarıdan aşağıya doğru işleyen, yapay bir yurttaşlık erdem aracı olarak kurgulamış olsa da, bu olgunun kendisi modern siyaset teorisinden binlerce yıl öncesine dayanmaktadır. Fransız tarihçi Numa Denis Fustel de Coulanges, antik Yunan ve Roma şehir devletlerinin temellerinde son derece yapılandırılmış sivil din biçimleri tespit etmiştir. MÖ 2. yüzyılda yazan Yunan tarihçi Polybius, batıl inançların Roma devletini bir arada tuttuğunu gözlemlemiş ve bu dini yapının Roma'yı çağdaşlarından belirgin bir şekilde üstün kıldığını savunmuştur. Atina polisinde din tamamen bir devlet meselesiydi; Atina Eklesiası dini meseleleri görüşür ve yurttaşlık festivalleri Olimpos tanrılarına odaklanırdı. Ateizm ve onaylanmamış yabancı tanrıların getirilmesi yasaktı ve ölüm cezasıyla cezalandırılıyordu; bunu, polis tarafından tanınmayan tanrılara taptığı suçlamasıyla idam edilen Sokrates örneği mevcuttur. Neredeyse aynı şekilde, İmparatorluk Roma'sı da devlet yönlendirmeli bir sivil din kullanıyordu; İmparator Augustus, klasik paganizmin sadık bir şekilde uygulanmasını yeniden tesis etmek ve prensliğin siyasi meşruiyetini güvence altına almak için bu dini resmen yeniden canlandırmıştı.
Bu sosyolojik kavramların modern bir devlete yönelik en ünlü uygulaması, Robert Bellah’ın 1967 tarihli “Amerika’da Sivil Din” başlıklı makalesidir. Bellah, organize mezhep kiliselerinin yanı sıra ve bunlardan açıkça ayrılan, Amerika'da ayrıntılı, son derece kurumsallaşmış bir sivil dinin var olduğunu savunmuştur. Bu kamusal dini boyut, ulusun kimliği için kutsal bir çerçeve sağlayan tutarlı bir inanç, sembol ve ritüel kümesi aracılığıyla ifade edilir. Bellah'ın akıl hocası Talcott Parsons, başlangıçta bu konuyla ilgili temel makaleyi yazmayı planlamıştı; bu makale, ana akım yapısal-işlevsel sosyolojideki köklerini yansıtacaktı.
Amerika’nın ilk kurucuları, bu mezhepsel olmayan yurttaşlık inancını aktif olarak desteklediler. Benjamin Franklin, her dinin temel unsurları olarak gördüğü şeyleri şöyle özetledi: Kendi takdiriyle dünyayı yöneten bir Tanrı’nın varlığı; Tanrı’ya en kabul edilebilir hizmetin insanlara iyilik yapmak olduğuna inanç; ruhun ölümsüzlüğüne inanç; ve erdemin ödüllendirileceği, ahlaksızlığın ise cezalandırılacağına dair güvence. Franklin, tüm mevcut mezheplere saygı duyuyordu, çünkü bu temel ahlaki ilkeler hepsinde mevcuttu. Benzer şekilde, George Washington Veda Konuşması'nda, dini ilkeler dışlanarak ulusal ahlakın korunamayacağını açıkça belirtmiş ve dini yükümlülüğün, adalet mahkemelerinde gerekli yeminler için tek güvenli temel olduğunu savunmuştur.
İç Savaş’ın travması, Abraham Lincoln’ün şehitliği ile sembolize edilen ölüm, fedakarlık ve yeniden doğuş gibi derin ve yeni bir temayı sivil dine kazandırdı. Bu dönem, yerel toplulukların yaslarını atlatmalarına ve toplumsal coşku yoluyla ulusal birliği kutlamalarına imkân tanıyan bir ritüel bayram olan Anma Günü’nün doğmasına yol açtı. Ülkenin fiziksel manzarası, sivil kültün tapınakları işlevi gören Arlington Ulusal Mezarlığı, Lincoln Anıtı ve Rushmore Dağı gibi anıtlarla kutsallaştırıldı.
Bu dinin ayinleri, sınıfta her gün okunan Sadakat Yemini ile gerçekleştirilir ve her yıl 4 Temmuz'da şenlikli havai fişek gösterileriyle pekiştirilir. Bu kamusal inanç, "God Bless America" (Tanrı Amerika'yı Korusun) gibi sloganların ya da tüm para birimlerinde yazılı olan "In God We Trust" (Tanrı'ya Güveniyoruz) ulusal sloganının kasıtlı belirsizliğine dayanır. Bu siyasi bağlamlarda "Tanrı" terimi, mezhepsel bir özgüllükten yoksundur ve en yüksek siyasi otoriteyi meşrulaştırırken vatandaşların çeşitli inançlarını barındıran, evrensel olarak kabul edilebilir bir gösterge işlevi görür.
Sivil dinin sosyolojik önemi yalnızca Amerikan bağlamıyla sınırlı değildir; aksine, küresel ölçekte çeşitli yapısal düzenlemeler içinde kendini gösterir. Sivil dinin tarihsel gelişimi, genellikle sosyolog Coleman tarafından özetlenen üç aşamalı bir evrim modelini izler: Birincisi, dini ve siyasi otoritelerin birleştiği bir ayrışmamışlık aşaması; ikincisi, devletin geleneksel inancın yerini alacak seküler bir ideolojiyi aktif olarak inşa ettiği modernleşme sürecindeki devlet desteğinin olduğu bir aşama; ve üçüncüsü, sivil dinin çoğulcu özel inançlarla birlikte işlediği bir ayrışma aşamasıdır. Bu evrim modeli, Fransa ve Türkiye'nin karşılaştırmalı gelişiminde görülebilir.
Fransız modeli olan laiklik, 14. yüzyılda IV. Philip’in kraliyet işlerine papalık müdahalesine karşı çıkmasıyla başlayan, kilise ile devlet arasındaki ilişkinin yüzyıllar süren bir evriminin ürünüdür. Siyasi üstünlüğün bu şekilde ortaya konması, Gallikan hareketini canlandırdı ve bu hareket, kiliseyi manevi alana sınırlayan Fransa Ruhbanlar Bildirgesi (1682) ile XIV. Louis döneminde zirveye ulaştı. Fransız Devrimi sırasında Jakobenler, Hristiyanlığı tamamen deist Akıl Kültü ve Yüce Varlık Kültü ile değiştirmeye çalışmışlardır. Napolyon’un 1801 tarihli Konkordatosu, din adamları üzerindeki devlet kontrolünü kurumsallaştırdı ve onlardan hükümete sadakat yemini etmelerini şart koştu. Üçüncü Cumhuriyet döneminde, pragmatik bir grup eğitim ve sağlık hizmetlerini kiliseden geri aldı; ideolojik bir grup ise ulusun sivil mitlerini barındıracak Panteon’u inşa etti ve bu süreç, 1905’te kilise ile devleti ayıran yasa ile doruğa ulaştı.
Herhangi bir sivil din sisteminde lider genellikle yarı kutsal bir rol üstlenir. Mesela Türkiye’de de Erdoğan, geleneksel “Reis” (şef/lider) imajını, halkın dindar hizmetkarı imajıyla ustaca harmanlamıştır.
Destekçileri için o sadece bir siyasetçi değildir; tarihsel olarak Batılı emperyalistler ve onların iş birlikçisi laik “Beyaz Türk” elit tarafından marjinalleştirilmiş olan “Kara Türkler”in (dindar, Anadolu işçi sınıfı) savunucusudur; o mağdurların makus talihini değiştirecek kurtarıcıdır. Erdoğan'ın söylemi, Kuran ayetleri, sabırla ilgili deyimler ve ulusal diriliş temalarıyla derinden iç içedir. Kendisini, düşmanca niyetli iç ve dış düşmanlara karşı hem inancın hem de devletin savunucusu olarak konumlandırarak, kendisine karşı olan her türlü siyasi muhalefeti, sadece bir fikir ayrılığı olarak değil, ulusun kutsal kaderine karşı bir ihanet eylemi olarak ustaca çerçevelemektedir.
Erdoğan’ın karizmatik liderliği etrafında şekillenen bu hegemonik söylem, Türkiye’nin modernleşme tarihindeki sivil din dönüşümlerinin üçüncü kriz evresine işaret eder. Coleman’ın üç aşamalı evrim modeli Türkiye bağlamına uygulandığında, Erken Cumhuriyet dönemi (Kemalizm), devlet eliyle inşa edilen seküler bir sivil dinin (Anıtkabir’in kutsallaştırılması, 10 Kasım ritüelleri, Nutuk’un kurucu metin hüviyeti) egemen olduğu ikinci aşamayı temsil etmekteydi. AKP dönemi ise, bu seküler sivil dinin kurucu mitlerini tasfiye etmeyi değil, onları sakral (kutsal) ve neo-Osmanlıcı bir içerikle yeniden kutsallaştırmayı (re-sacralization) hedefleyen alternatif bir sivil din inşası sürecidir. Bellah’ın Amerikan sivil dininde İç Savaş ve Lincoln’ün şehitliği üzerinden tanımladığı "ölüm, fedakarlık ve yeniden doğuş" teması, AKP’nin sivil din kurgusunda 15 Temmuz Darbe Girişimi ile sarsıcı bir ikame bulmuştur. 15 Temmuz, sadece askeri bir darbe girişiminin bastırılması değil; milletin Allah'ın bir lütfuyla (!) aşkınlaşarak kendi kaderini tayin ettiği "kutsal bir direniş günü" olarak sivil dinin merkezine yerleştirilmiştir. 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü", Amerikan Anma Günü’ne (Memorial Day) benzer bir işlev görerek, sivil dinin yıllık periyodik ayinine dönüşmüştür.
Fransız modelindeki Napolyon Konkordatosu’nun din adamlarını devlet kontrolüne alan yapısı gibi, Türkiye’de de Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB), AKP döneminde sivil dinin dogmalarını ve normatif çerçevesini üreten, yukarıdan aşağıya işleyen enstrümantal bir aygıta dönüşmüştür. DİB, geleneksel İslam’ın ortodoks sınırlarını aşarak, devletin beka söylemini, dış politika hamlelerini ve ekonomik politikalarını cuma hutbeleri vasıtasıyla kutsal nasslarla (dini hükümlerle) ilişkilendirir. Böylece din, mezhepsel bir inanç olmanın ötesinde, devletin bekası ve ulusun birliği için itaat edilmesi gereken sivil bir ahlak yasası haline gelir.
Böylece sivil din ya da “devlet dininin”, geleneksel dinden ayrıştığı en kritik noktaya gelmiş oluruz: Devlet dini, ister Rousseau’nun hoşgörüsüzlüğü dışlayan minimalist ilkeleri, ister Atina’nın Sokrates’i ölüme mahkûm eden zorlayıcı kültleri, ister Bellah’ın mezhepler üstü Amerikan sivil dini, ister Türkiye’de 15 Temmuz üzerinden inşa edilen kutsal direniş anlatısı olsun, geleneksel dinin motiflerini, sembollerini ve dilini yoğun biçimde kullanır. Ancak bu kullanım, bir devşirme ya da iktidardan düşmüş bir mirasın yeniden işlenmesi değildir; aksine, sivil din geleneksel dini tam da en hayati noktasında dışlar: Geleneksel din, nihai sadakatin yalnızca aşkın bir tanrıya ait olduğunu öğretirken, sivil din bu sadakati devlete, ulusa, anayasaya ya da lidere yönlendirir. Geleneksel din, öbür dünyada bir hesap günü vaat ederken, sivil din hesabın bu dünyada, yurttaşlık görevlerinin ifası sırasında görüleceğini ima eder. Franklin’in “insanlara iyilik yapmak” olarak özetlediği temel erdem, Washington’ın dini yükümlülük dediği şey, Erdoğan’ın “beka tehdidi” söylemi üzerinden normalleştirdiği makbul vatandaş profili, geleneksel dinin kurtuluş vaadini dünyevi bir sadakat ve düzen idealiyle ikame eder. Devlet dini, geleneksel dinin kıyafetlerini giyer ama ona ruhunu söndüren bir rüşvet teklif eder: Aşkın olanı içkin olana, kutsal olanı siyasal olana feda etmek.
Yeni yorum ekle