Solun Kaçtığı Sahaya Giren Adam: Hikmet Kıvılcımlı

28 Nisan 2026

Göksal Caner Malatya, siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler alanında çalışmalar yürüten bir araştırmacı ve yazar. Yüksek Lisansını Hikmet Kıvılcımlı üzerine yapan Göksal Caner Malatya, İstanbul Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alanında doktora adayı. Onunla Hikmet Kıvılcımlı üzerine yaptığım söyleşiyi aşağıda ilginize sunuyorum.

Hasan Karademir

 

Tanımayanlar için kısaca Hikmet Kıvılcımlı kimdir?

Image
Göksal Caner Malatya

Hikmet Kıvılcımlı (1902-1971), Türkiye'nin en özgün Marksist düşünürlerinden biridir. Hikmet Kıvılcımlı, genç yaşlarda sosyalist harekete katılmış ve ömrünün büyük bölümünü cezaevlerinde, sürgünde ve yeraltında geçirmiştir. Kendi deyimiyle "50 yıl Marksizm-Leninizm sancağı altında dövüştüğünü" söyleyen Kıvılcımlı, yalnızca bir eylemci değil, aynı zamanda son derece üretken bir teorisyendir.

Kıvılcımlı'yı bilindik bir sosyalist figürden ayıran şey, ürettiği kuramsal çerçevenin derinliği ve özgünlüğüdür. Marx ve Engels'in antika tarih üzerine bıraktığı eksik ve taslak halindeki birikimi devralan Kıvılcımlı, bunu "Tarih Tezi" adını verdiği kapsamlı bir teoriye dönüştürmüştür. Bu tezde insanlık tarihini iki temel dönemde ele alır: teknik üretici gücünün belirleyici olduğu "Modern Tarih" ve coğrafya, insan ile tarih (gelenek-görenek) üretici güçlerinin baskın olduğu "Antika Tarih." Bu ayrıma dayanan özgün tarih okuması, onu Türkiye'deki solun çok ötesine taşır.

"Dini siyasete alet etmekle" yargılanan ilk ve tek sosyalist olması ise onun ne denli cesur ve farklı bir devrimci olduğunun simgesidir. Tüm bu özellikler Kıvılcımlı'yı yalnızca Türkiye değil, dünya ölçeğinde de ilgi çekici ve incelenmeye değer bir figür haline getirmektedir.

 

Kıvılcımlı'yı "anlamak" noktasında, onun İslam'ı sistematik ve maddeci bir şekilde analiz eden ilk ve tek sosyalist olması, onu "geleneksel" Marksizm’den ne ölçüde ayırır?

Bu soruyu yanıtlamak için önce "geleneksel Marksizm"in dine nasıl yaklaştığını netleştirmek gerekir. Türkiye'deki sosyalist gelenekte —ve büyük ölçüde dünya genelinde de— Marksist çevrelerin dine ilişkin tutumu ağırlıklı olarak iki eksende şekillenmiştir: ya dini sınıf bilincinin önünde bir engel olarak görmek ya da onu iktidar bloğunun ideolojik bir aleti olarak tanımlamak. Her iki durumda da din, özsel olarak "gerici" bir kategori sayılmış; üstesinden gelinmesi ya da aşılması gereken bir şey olarak konumlandırılmıştır.

Kıvılcımlı tam bu da noktada köklü bir kırılma yaratır. O, dini yalnızca bir üstyapı unsuru ya da sınıf tahakkümünün aracı olarak değil, içinde doğduğu toplumun maddi üretim koşullarını, tarihsel çelişkilerini ve sınıfsal mücadelelerini barındıran canlı bir toplumsal kayıt olarak okur. Bunu yaparken dini "anlamaya" çalışır. Bu anlamaya çalışma dini reddetmek ya da aşmak için değil, içindeki tarihsel gerçekliği ortaya çıkarmak içindir.

Bu yaklaşım onu geleneksel Marksizm’den üç temel açıdan ayırır. Birincisi, yöntemsel özgünlüktür: Kıvılcımlı diyalektik materyalizmi yalnızca ekonomik ilişkilere değil, dinî söylem ve pratiklere de uygular. İkincisi, içerik özgünlüğüdür: İslam'ı yalnızca bir üstyapı unsuru olarak değil, Yukarı Barbarlık konağından medeniyete geçişin hem ürünü hem de taşıyıcısı olarak ele alır. Üçüncüsü ise siyasi cesarettir: Türkiye'deki sol, İslam'ı büyük ölçüde "düşman saha" olarak gördüğü bir dönemde Kıvılcımlı, bu sahada derinlemesine düşünmeyi göze alır.

Kıvılcımlı’nın yaklaşımı Marksizm'den bir kopuş değildir. Çünkü kendisinin de belirttiği üzere Marx ve Engels'in din üzerine söylediklerinde ve özellikle antika tarih ve İslam meselesine dair yazdıklarında ciddi boşluklar mevcuttu. Kıvılcımlı bu boşlukları Marksist yöntemle, Marksist kavramlarla, ama Marksist gelenekte daha önce gidilmemiş bir yola girerek doldurmaya çalıştı. Bu, bir kopuş değil, bir derinleşmedir.

Kıvılcımlı'nın din analizini klasik Marksist "din halkın afyonudur" önermesinin bir ötesine taşıdığını görüyoruz. Onun için din ne anlam ifade eder?

 

"Din halkın afyonudur" ifadesinin bağlamını doğru anlamak gerekir. Marx bu cümleyi dini sadece bir afyon olarak değil, aynı zamanda hayattaki gerçek acılara karşı bir protesto olarak da tanımladığı daha kapsamlı bir pasajın içinde kullanır. Ne var ki Türkiye'deki sol hareket, bu bütünlüklü okumayı büyük ölçüde görmezden gelmiş ve yalnızca "afyon" metaforuyla yetinmiştir.

Kıvılcımlı ise dini çok daha zengin bir içerikle kavrar. Ona göre din, en genel tanımıyla "toplumcul bir olay"dır. Toplum dini, din de toplumu etkiler. Daha özgül anlamda ise din, insanların kişiler üstü güçlerin etkilerini yorumlayarak kendilerine ve toplumlarına uygulanan teorik bir dünya görüşü ile pratik bir evren düzenidir.

Kıvılcımlı'nın din anlayışının merkezinde "tarihsel determinizm" kavramı yer alır. İnsanlar, üretim ve üreyim ihtiyaçlarını karşılamak için hem doğayı hem de toplumu anlamak zorundadır. Bu anlama çabası, binlerce yıl boyunca birikmiş ve belirli yorumlama pratikleri doğurmuştur. İşte bu birikimin —yani "tarihin gidiş kanunları"nın— bilince tam çıkarılamadığı ve bilinçaltına bastırıldığı dönemlerde, bu bastırılmış bilginin kendine ifade alanı açtığı yer dindir.

Yani din, Kıvılcımlı'ya göre yanlış bir bilinç değildir, aksine henüz bilimsel dile dönüştürülememiş bir bilginin sembolik dilidir. Bu çerçevede Kıvılcımlı dinin şu boyutlarını öne çıkarır: İlk olarak, totemizm ve çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa uzanan süreç, yalnızca dinsel değil, aynı zamanda insan düşüncesinin maddi koşullarla gelişiminin bir göstergesidir. İkincisi, her peygamber kendi çağının tarihsel determinizminin yüksek sesli sözcüsü ve toplumunu barbarın komünal kökleriyle medeni dünyanın gerçekliğini sentezlemeye çalışan bir öncüdür. Üçüncüsü, dinin "gerici" ya da "ilerici" olması tarih dışı bir nitelik değil, içinde bulunduğu toplumsal yapıya ve sınıf ilişkilerine göre değişen tarihsel bir konumdur.

Bu yaklaşım dini ne kutsayan ne de şeytanlaştıran, onu üretim güçleri ve sınıf ilişkilerinin aynasında okuyan özgün bir tarihsel maddecilik anlayışıdır.

 

Kıvılcımlı’nın, İslam’daki "Allah" kavramını "Tarihsel Determinizm" (tarihin gidiş kanunları) ile özdeşleştirmesi ve "Esma-ül Hüsna"yı evrimsel yasalar olarak okuması, dini sadece Marksist terminolojiyle "sekülerleştirme" çabası değil midir? Kıvılcımlı'nın "Allah"ı "Tarihsel Determinizm" ile özdeşleştirmesini nasıl okumalıyız? Bu, teolojiyi sosyolojiye indirgemek değil midir?

Bu soru, Kıvılcımlı'ya en sık yapılan eleştirilerden birine dokunuyor. Yanıt vermek için önce Kıvılcımlı'nın ne yaptığını net biçimde ortaya koymak gerekir.

Kıvılcımlı'nın temel tezi şudur: Hz. Muhammed, içinde yaşadığı toplumun tarihsel dönüşümünü anlama çabası içinde, üretim biçimi ve sınıf mücadeleleri tarafından belirlenen tarihin gidiş kanunlarını keşfetmiştir. Ancak bu keşfi, toplumun o günkü düzeyine göre kutsallaştırmak zorunda kalmış ve "Allah" adıyla ifade etmiştir. Dolayısıyla Müslümanların Allah dedikleri şey, Kıvılcımlı'ya göre özünde tarihsel determinizmdir.

Bu yaklaşımı "indirgemecilik" olarak eleştirmek mümkündür; ama bu eleştiri birkaç önemli noktayı gözden kaçırır.

Her şeyden önce Kıvılcımlı, Allah'ın "gerçekte" ne olduğunu belirlemeye çalışmaz. Kıvılcımlı, insan toplumlarının Allah kavramını nasıl ürettiğini ve bu üretimin hangi maddi koşullardan beslendiğini araştırır. Bu, teolojik bir soruya felsefî değil, tarihsel-maddeci bir yanıttır. İkincisi, Kıvılcımlı'nın Allah kavramına getirdiği yorumlarla tarihsel determinizmin çeşitli veçhelerini betimler. Bu okuma teolojik bir metnin içinden geçerek onu anlama çabasıdır.

Üçüncüsü ve en önemlisi ise Kıvılcımlı’nın bu yaklaşımıyla, Müslümanların inanç dünyasını "boş ya da yanıltıcı" olarak nitelendiren geleneksel sol tavrın tam tersine, bu inanç dünyasının içinde gerçek bir maddi anlam taşıdığını savunmasıdır. Yani "Allah'a inanan kitleler zaten doğru bir şeyin —tarihin nesnel yasalarının— farkında ama bunu henüz bilimsel dille ifade edemiyor. Edemediği için de kutsallaştırma yoluna gidiyor" demektedir. Bu, dini ciddiye almanın ve onu inanlar için anlaşılır bir dilden ele almanın yoludur.

Şüphesiz bu yaklaşım tartışmalıdır ve teoloji ile sosyoloji arasındaki sınırı bulanıklaştırır. Ama Kıvılcımlı'nın amacı bu sınırı korumak değil, din ile maddi tarih arasındaki köprüyü kurmaktır. Bu köprü, hem Marksist hem de Müslüman kimliğini taşıyan toplumsal kesimlere seslenen bir dil inşa etme çabasının ürünüdür.

 

Kıvılcımlı’nın Hz. Muhammed’i (s.a.v.) "tarihsel bir devrimci" olarak nitelendirmesinin altında yatan temel mantık nedir?

Image

Kıvılcımlı'nın tarih anlayışında "tarihsel devrim", bir medeniyetin iç çelişkilerinden kaynaklanan çürüme sürecini, dışarıdan gelen komünal geleneklere sahip barbar bir toplumun yarattığı kırılmayla aşan köklü dönüşümleri ifade eder. Bu çerçevede her tarihsel devrimcinin belirli özellikleri vardır. Tarihsel devrimci içinde bulunduğu toplumun maddi koşullarını derinlemesine kavrar, sınıfsal çelişkilerini doğru okur, ezilen kesimleri örgütler ve tarihsel gidişin belirlediği görevi üstlenir.

Hz. Muhammed, Kıvılcımlı'ya göre tam da bu çerçeveye oturur. O, 7. yüzyıl Arabistan'ında Güney Ticaret Yolu'nun önem kazandığı, Bizans ve Sasani imparatorluklarının birbirini tüketerek orta ticaret yolunu tıkadığı ve Mekke'de tefeci-bezirgânların Bedevileri ile köylüleri giderek yoksullaştırdığı bir konjonktürde ortaya çıkar.

Bu koşullarda Hz. Muhammed, Bedevileri, Mekke'nin yoksullarını ve Medineli topraksız köylüleri bir araya getirir ve Kureyşli Patrisyenler, Ebu Süfyan ve Yahudi tefeci-bezirgânlara karşı harekete geçirir. Bu mücadele yalnızca dinî bir içerik taşımaz, esasında Mekke patricileri ile pleb kitleleri arasındaki sınıfsal bir çatışmadır. Tıpkı Spartaküs'ün ya da Hz. İsa'nın kendi döneminin devrimci görevini üstlenmesi gibi, Hz. Muhammed de kendi çağının sınıf çelişkilerini çözmeye yönelir.

Kıvılcımlı'nın bu tanımlamayı yaparken dikkatle vurguladığı bir sınırlılık da vardır. Hz. Muhammed bir tarihsel devrimcidir, ama sınırlı ve dönemsel bir devrimcidir. Medeniyete geçişle birlikte komünal değerlerin aşınması kaçınılmaz olur ve Hz. Muhammed bu gidişin farkında olsa da tarihin nesnel akışını tersine çeviremez. Nitekim Hudeybiye Antlaşması bu uzlaşmanın simgesidir ve Emevi saltanatının kuruluşu ise bu sınırlılığın acı sonucudur.

Bu yaklaşım, Hz. Muhammed'i ne kutsal bir figür olarak yücelten ne de onu sadece bir siyasi lider olarak küçülten bir yaklaşımdır. Tam tersine onu kendi tarihsel koşulları içinde anlamaya ve değerlendirmeye çalışan özgün bir okumadır.

 

Kıvılcımlı'nın "Antika Tarih" kurgusunda "Barbarlık" neden bu kadar merkezi bir öneme sahip? Neden medeniyetlerin kaderini dışarıdan gelen bu "barbar topluluklar" belirler?

Bu soruyu yanıtlamak için Kıvılcımlı'nın medeniyetin "çürüme" dinamiğini nasıl kavradığını anlamak şarttır.

Kıvılcımlı'ya göre medeniyet, tefeci-bezirgânlığın gelişmesiyle birlikte kaçınılmaz bir sınıflaşmayı beraberinde getirir. Bu sınıflaşma derinleştikçe toplum, birbirinin çıkarlarına göre düşman bloklara ayrışır. Sömürülen kesimler yeterli kolektif aksiyon gücüne ve sınıf bilincine sahip olamadığı için sistemi içten deviremezler ve bu da medeni toplumun çürümesine yol açar. Böylece medeniyetin iç çelişkilerinin yol açtığı çürüme, dışarıdan gelen barbar gücün tarihsel devrim yapmasının zeminini hazırlar.

Barbarlık Kıvılcımlı'nın Tarih Tezi’nde ve Tarihsel Devrimler tespitinde ciddi bir öneme sahiptir, çünkü barbarlar medeniyetin çürümeyle yitirdiği ama korunması gereken üç temel üretici güce — insan, tarih ve coğrafya — sahiplerdir. Özellikle insan üretici gücü (kolektif aksiyon) ve tarih üretici gücü (gelenekler-görenekler), barbarların medenilere karşı üstünlük kurmasının maddi temelidir. Teknik olarak geri olan barbarlar, sınıfsal çıkarların parçaladığı medeniyetlerin bütünlüklü kolektif gücüne karşı koyabilirler, çünkü onlar henüz sınıflara ayrışmamıştır.

Bu çerçeve, Marx ve Engels'in barbar istilaları üzerine saptamalarını sistematik bir tarihe dönüştürme çabasıdır. Engels de Cermenler ve Roma İmparatorluğu ilişkisini benzer biçimde değerlendirmiştir. Ki Kıvılcımlı da bu çerçeveyi İslam'ın doğuşuna, Osmanlı tarihine ve antika tarihteki birçok gelişmeye uygulamıştır.

Eleştirilere karşı şunu söylemek gerekmektedir. Kıvılcımlı hiçbir zaman barbar = iyidir ve medeni = kötüdür gibi basit bir karşıtlık üretmez. Barbarların tarihsel devrimci rolü, belirli koşullara bağlıdır: Medeniyetteki sınıf çelişkilerinin keskinleşmesi, barbarların tarih ve insan üretici güçlerinin medenilerinkinden üstün olması ve yeni teknik ile coğrafya güçlerini ele geçirebilecek düzeyde olmaları. Her barbar saldırısı tarihsel devrim değildir ve tarihsel devrim ancak bu koşulların bir araya geldiği özgül tarihsel anlarda gerçekleşir.

 

Kıvılcımlı’nın Marks, Engels ve Morgan’dan alıp harmanladığı "Barbarlık" kavramını, yalan ve eşitsizlik bilmeyen bir "ilkel sosyalizm" olarak idealize etmesi, sizce tarihsel bir gerçekliğe mi dayanıyor yoksa Murat Belge’nin de eleştirdiği gibi "romantik bir efsane" mi yaratıyor?

Bu soru, Kıvılcımlı'ya yöneltilen en iddialı eleştirilerden birini içeriyor ve dürüstçe yanıtlanmayı hak ediyor.

Murat Belge başta olmak üzere çeşitli eleştirmenler, Kıvılcımlı'nın barbar topluluklardaki "ortak mülkiyet" ve "komünal değerler" vurgusunu abartılı ve idealleştirilmiş bulmaktadır. 

Ancak birkaç noktayı da göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

İlk olarak, Kıvılcımlı bu noktada yalnız değildir. Engels'in "Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni" ile Morgan'ın "Ancient Society" adlı eserleri, benzer tezleri savunur. Kıvılcımlı bilimsel incelemelere dayanan bu geleneği “romantize etmeden” olduğu gibi devralır.

İkincisi, Kıvılcımlı'nın "ilkel sosyalizm" kavramı, modern sosyalizmin öngörüldüğü ya da fiilen var olduğu iddiası değildir. “İlkel sosyalizm”, özel mülkiyetin henüz toplumsallaşmadığı, üretimin ortaklaşa gerçekleştiği bir evreye verilen bir addır. Bunu bir erdem takdimi olarak değil, tarihsel bir adlandırma olarak kullanmaktadır.

Üçüncüsü ve en önemlisi ise Kıvılcımlı'nın asıl amacı barbar toplumları yüceltmek değildir. Onun vurgulamak istediği şey, medeniyet tarafından tasfiye edilen bu komünal değerlerin ne tamamen yok olduğu ne de tamamen korunduğudur. Bu komünal değerler, sınıflı toplumun içinde bastırılmış bir biçimde yaşamaya devam eder ve her büyük tarihsel devrimde yeniden yüzeye çıkar. İşte Kıvılcımlı'nın "ilkel sosyalizm" vurgusunun asıl işlevi burada yatmaktadır: Geçmişteki komünal değerlerin izini bugüne ve geleceğe taşımak.

Dolayısıyla “ilkel sosyalizm” tanımlamasının tarihsel açıdan kısmen romantik bir efsane olduğu ileri sürülebilir, ama politik açıdan son derece tutarlı bir siyasi-teorik hamle olduğu kuşku götürmez bir gerçekliktir.

 

Son olarak, günümüze dair bir şey sormak istiyorum. Kıvılcımlı'nın İslam analizinden bugünkü sosyalist hareketlerin alabileceği bir "ders" var mı? Kıvılcımlı’nın eserlerinden günümüz Türkiye’si için nasıl bir ders çıkarılmalıdır?

Kıvılcımlı'nın önemi, yazdıklarının tarihsel doğruluğundan daha fazla, benimsediği yöntemin güncelliğinden kaynaklanmaktadır.

Türkiye bugün, din ile siyaset arasındaki ilişkinin son derece çetrefilli bir görünüm aldığı, İslam'ın hem egemen ideoloji hem de ezilenlerin dili olarak işlev gördüğü bir toplumsal gerçeklikle yüz yüzedir. Sol, bu gerçekliği ya görmezden gelmiş ya da onu "gericilik" etiketiyle geçiştirmiştir. Bu tutum, onlarca yıl boyunca solun dindar emekçi kesimlerle kurduğu ilişkiyi körelten, siyasi izolasyonunu derinleştiren bir hatadır.

Kıvılcımlı'nın derslerinden birincisi şudur: Dinin "gerici" ya da "ilerici" olması, özsel bir tanımlama değil, tarihsel bir konumdur. İslam'ın içinde hem Emevi saltanatının meşruiyet kılıfı hem de başta Ebû Zer el-Gıfârî ve Şeyh Bedrettin'in isyanı olmak üzere ezilenlerin söylemleri yan yana yaşar. Sol, bu çelişkili içeriği görerek hareket etmek zorundadır.

İkinci ders, siyasi dil meselesidir. Kıvılcımlı, dindar kitlelerin kavramsal dünyasını "yanlış bilinç" olarak değil, içinde maddi gerçekliklerin gizlendiği bir semboller dünyası olarak ele alır. Bu yaklaşım, sosyalist siyasetin bu kitlelerle kurduğu iletişimi köklü biçimde dönüştürme potansiyeli taşır.

Üçüncü ders ise teorik cesaret meselesidir. Kıvılcımlı, "dini siyasete alet etmekle" yargılanma pahasına düşündüklerini açıkça yazmıştır. Bugün de Türkiye'deki sol, "dindar kitlelerle nasıl buluşulur?" sorusunu cevaplamaktan kaçınmaktadır. Bu kaçınmanın bedeli, milyonlarca emekçinin kaderinin AKP gibi partilere bırakılmasıdır.

Sonuç olarak Kıvılcımlı'dan alınacak en temel ders şudur: Dini anlamadan onu aşmaya çalışmak, haritasız denize açılmak gibidir. Türkiye'nin toplumsal gerçekliğini şekillendiren bu büyük kültürel nehri görmezden gelen bir sol, sadece güçsüz kalmaz, aynı zamanda kendi kendini tarihin dışına iter.

 

Teşekkürler.

Ben teşekkür ederim.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.