Hak, Hukuk, (Hakikat), Adalet Ve İktidar “Kuvveleri” İle Kuvvetleri Arasındaki İlişkiler-2

17 Mayıs 2026

Hak/Hukuk, Adalet ilişkileri:

Hak/haklar ve adalet ilişkisi söz konusu olduğunda açmaz “hak-kavramında” başlamaktadır. Adalet denilen, hakların doğru -olması gerektiği biçimde, dengeli olarak taksim, tahkim edilerek eşit/doğru bir biçimde tanzim edilebilmesi- durumudur. Burada bir sorun yok, sorun “hak-kavramında” düğümlenmektedir. Hakların ne olduğunu ve olması gerektiğini tanımlayabildiğimizde, onları yerli yerine oturttuğumuzda adaleti veya adaletsizliği de tanımlı, görünür, aktüel bir moment haline getirebiliyoruz. 

Hak kavramına dair gerek etimolojik gerekse hukuk veya hukuk felsefesi bağlamında literatürdeki tartışmaların izini sürerken bu kavramsal tartışmaların giderek totolojik bir hal alıp devr-i batıl içine saplanıp kaldığını gördüm. Hak kavramı gerek “doğal haklar” gerekse “kanunla/hukukla” tanımlı olan “pozitif haklar” bağlamında ele alınsın, sonuç değişmiyordu, her iki yaklaşım da kendi kendisini tekrar eden analitik/aksiyomatik önermelere dönüşüyordu giderek. 

Örneğin, yaşamak, özgürlük, mülkiyet gibi durumlar insanın insan olmaklığından kaynaklı devredilemez, el konulamaz, zapt-u rapt altına alınamaz “doğal” haklarıdır denildiğinde, aslında ön-kabullere dayalı, kendi kendisini tekrar eden tanımlar silsilesiyle karşılaşıyoruz. Birinci ve temel aksiyom ise “insan-denilenin”, “insan-olduğu” verili olarak ele alınmış. Oysa tanımın şartlarından birisi de bir kavram, kendisinden daha kapalı, tanıma-açıklamaya muhtaç olanla tanımlanamaz ilkesidir. İnsan denilen kimdir, nedir, nasıldır ki onun “kendiliğinden-devredilemez” temel hakları olsun?

Aynı açmaz pozitif haklar kavramsallaştırması için de geçerli. Kanun, norm ve normatiflik devreye girmeden hak-denilenin ne-liği belirsiz kalır, ancak bir kanun çerçevesi içinde “hak denilen”, spekülatif-belirsiz olmaktan çıkar ve bir moment/vakıa haline gelmiş olur. Teknik anlamda “hukuk-denilen” kurumun açmazı ise tam olarak burada başlamaktadır veya insanlığın açmazı mı demek gerekiyor; hakların ne olup olmadığını belirleyecek olan tüze/yasa, kanunları, neye göre, nasıl kim koyup tanımlayacaktır? İşte C. Başkanının huzurunda konuşan Alev Alatlı’nın, “her yasal hak helal değildir” şeklindeki tespiti ve tespitin içine düştüğü patinaj yapma hali aslında tam da bu noktadaki belirsizliklerin getirdiği açmazlardan kaynaklanmaktadır. Kapalı olanı, daha kapalı/spekülatif olanla açıklama çabası. Hak denilen kavram “kanun-yoluyla” tanımlanamaz, hakkın yasaya uygun olması yetmez aynı zamanda “helal”, yani hak edilmiş olması gerekir. İyi ama değişen bir şey yok ki, bu sefer de “helal-olan” nedir tartışması devreye girecektir. 

Bütün bu açmazları nedeni olarak şunu gördüm: Aslında negatif olan durumlar, pozitif bağlama alınıyor, orada idealize edilerek “pozitif-içerikler” yüklenmeye çalışılıyor. Bu aslında sadece hak/hukuk/adalet alanında değil, insanlık bilincinin hemen hemen yöneldiği her alanda yaşadığı bir patinaj/boşa dönme halidir. Örneğin “hak-nedir”i pozitifleyip ne-liğini aradığımız gibi, aynı şekilde insan bilinci, kadim olarak, “adalet, barış, sevgi, aşk, madde, varlık, zaman” ve benzerlerine dair sürekli ve ısrarla bu “ne-dir” sorusunu soruyor. Ama gelinen nokta itibarıyla bilinç hala bu sorulara bir cevap bulabilmiş değil. 

Kanımca bilincin sürekli olarak bu alanda patinaj halinde olmasına yol açan bir usul hatası var, o da şu; insan denilen varlık aslında pozitif değil, negatif ontolojisi, epistemolojisi ve aksiyolojisi olan bir varlık. İnsan bu yanını veya böyle olmaklığını unutup, bilinç düzleminde hamlesini pozitif değerlere dayalı olarak yapınca, çıkışını buradan alınca, çıkmaz sokağa girerek patinaj yapması kaçınılmaz hale geliyor. Örneğin bizler “barışı” bilenler değiliz, savaş halindeyiz hala, bunu biliyor-iliklerimize kadar yaşıyoruz ama barış nedir henüz bilmiyoruz, barış denilen aslında bizim savaşıyor olmaya dair gayrı memnun halimiz ve bizler barış ile bu savaşan yanlarımızı idealize edip onu ülkü/kıble kılarak ona ulaşmaya çalışıyoruz. Aynı şekilde bizler aslında sevgisizliği yaşıyoruz ve buna dair gayrı memnun hali “sevgiyle-sevmek” le idealize edip aşmaya, dolayısıyla aslında “sevmeye-çalışıyoruz”, sevmiyoruz, çünkü “sevmek-ülküsü” bitmez onu ulaşılmaz kılan da zaten insan için sevgi denilenin içinde taşınmak zorunda olan“ sevgisizlik” halidir. 

Aynı durum aslında “hak-kavramı” durumu içinde de geçerlidir. Hak denilen asla ve kata, apriori/verili, tanımlı/sunumlu pozitif değil negatif bir durumdur. Yani bizler hakkı ve haklılığı yaşayanlar değil, haksızlığı yaşayanlarız ve hak-kavramının, istencinin ortaya çıkışı aslında bu negatif ontolojiye-deneyime binendir, yani yaşadığımız olası haksızlıklara karşı hak ve haklılık arayışına, gerekirse de savaşına giriyoruz. Eğer birileri birilerini öldürmeseydi, onun yaşamına kastedip, onu elinden almasaydı, eş deyişle onun yoksunluğu ortaya çıkmasaydı, “yaşam hakkı” kavramsallaştırması da ortaya çıkmayacaktı. Aynı şekilde eğer birileri birilerinin mülküne çökmeseydi, onu ondan yoksun bırakmasaydı, mülkiyet hakkı momenti de ortaya çıkmayacaktı. Bu yüzden olsa gerek ki, “haklar verilmez alınır” tespiti yapılmıştır. 

Sorunu bu minvalde, biçim ve içerikte aldığımızda da bizim bu “pozitifleyici ontolojik, epistemolojik ve aksiyolojik “paradigma/adalet” anlayışı yerine “negatif” ontoloji epistemoloji ve aksiyolojiye dayanan yeni bir “paradigma/adalet” anlayışı geliştirmemiz gerekiyor. Bu bağlamların zeminini, pozitif/kuramsal ve kavramsal olandan negatif olana çekme, dönüştürme çabası aynı zamanda düşünmeyi “salt-pratik” olana yöneltme çabası da olacaktır. Böylelikle de insanlık bilincinin, perspektifsel olan, olmak zorunda bırakılan kuramsal alandaki o rölativiteyle sonuçlanan ve patinaj yapmaya dayanan kılı-kırk yaran sonu gelmez spekülatif tartışmaların da sonu getirilmiş olacaktır. 

Bir şeyin “hak-olduğunun” iddia edilebilmesi için onun hak-edilmiş olması gerekir. Peki bir şeyi “hak-etmenin, ediyor olmanın” parametresi nedir? Neye göre, ne şekilde bir şeyin hak-edilmiş olup olmadığına karar verilecektir? Tam da bu noktada tek yetkili merci, eylem gücü, biçimi ve olanağıdır.  Hak/haksızlık vs. kavramlar söz konusu olduğunda devreye zorunlu olarak, bağlantısallık-ilişkisellik ve etkililik durumları devreye girecektir. Örneğin eğer birisi benim elimi, gözümü, canımı benden almaya kalkışırsa, bana bu şekilde bir etkide bulunursa ve ben bu etkiye karşı direnç gösterirsem, bu güce karşı güç kullanırsam, onlar benim “hakkımdır” zaten ve bu hak ve haklı olma durumu ne tanımsal/kavramsal ne de kuramsaldır. Sanıldığının aksine, kavram/tanım/kuram bu güç-mücadelesinden/salt pratikten sonra (retroaktif) gelen, devreye giren süreçlerdir. Pozitif ontoloji, epistemoloji ve aksiyolojinin insan bilinci için sorun yaratması aslında işte bu ters-gösteren halinin sonucu olarak ortaya çıkar. 

Buradaki ters-gösteren, ilişki durumunun yol açtığı semptomlar aslında en net biçimde özgürlük denilen kavram/durum üzerine olan tartışmalarda yaşanıyor. Eğer özgürlüğü, yapmanın-eylemin kendi-pozitifinde, yanı kendi-kendisini ortaya koymasında görürseniz ve özgürlüğü bu şekilde tanımlarsanız, (e bilirlik hali, kudreti) pozitif ontolojinin, epistemoloji ve aksiyolojinin bataklığına saplanmış olursunuz. Şu sorunlar devreye girer; o kudret sana mı ait yoksa senin dışındaki koşullara mı, kudretin kendisi kudretsiz mi değil mi vs. yığınla kavramsal, kuramsal tartışmalar. Oysa özgürlük denileni, eylem gücünün engellenmesi/ketlenmesi ve eylem gücünün engele/bariyere karşı güç-koyması, direnmesi olarak alırsanız, özgürlük sorununun/tartışmasının da içinden çıkmış olursunuz. 

 

2. Bölüme sonuç olarak

Hak ve adalet dengesi yaşamsal süreçlerin kendi içinde, kendi dinamik güçleriyle ele alınmalıdır. İnsani/beşeri dünyanın ontolojinin dışında kalan alanda hak ve haklı olanı belirleyen şey “güçtür”. Evren birbirini etkiyen güçler-alanıdır. Vücuda gelip, var -mevcut- olan her şey, o güce/kudrete sahip olabildiği için vardır ve “öyleliğiyle de” vardır. Değilse zaten varlık-sahasına geçmezdi. Taştan, taflana, tavşana varıncaya kadar tüm varlık katmanları için değişmez ilke budur. Evrenin bu değişmez ilkesi, onun bir bileşeni/parçası olan insan için de geçerlidir kuşkusuz. Peki o zaman insan dünyasında da “güç-ilişkileri” mi geçerli olmalıdır, hak ve haklı olanı güç/kuvvet/kudret mi belirlemelidir?

Kesinlikle evet. Peki bu zaten “vahşi-kapitalizmin” ta kendisi değil mi? İnsanın ahlaki/moral değerler dünyasını nereye koyacağız, bunlardan vaz mı geçmemiz gerekiyor, insan da bir doğa varlığı ise ve güç-belirliyor ise o zaman taşın, taflanın, tavşanın tabi olduğu yasaya o da tabi olmalı ve “insanlığını” devreden çıkarmalı mı? Sorun aslında insanın “insanlık-taslaması” yanılsaması mı?

Kesinlikle hayır. Tam da bu noktada insani/beşeri varlık katmanı ile, taş, taflan ve tavşan katmanları arasında çok kritik/önemli bir fark var. İnsan dışında diğer varlık katmanlarının hiçbirisinde “yalan-söylemek, rol-yapmak, manipüle etmek” türünden davranış-eylem biçimleri söz konusu değildir. Dolayısıyla, beşeri katman dışında kalan diğer katmanların tümünde, hareketler ve ilişkilenişlerde,  bila kayd-ü şart biçimde kasıt-niyet-erek olmadığı için o alan pür-i pak “günahsız” ve “masumdur” biçimde var-oluşunu sürdürebilmektedir. İnsanı etiğe/moral ve giderek de tüzel norm, değer ve ilkelere zorlayan aslında işte bu, yalan söyleyebilen, çarpıtan, manipüle edebilen “negatif-yanlarıdır” Eğer insanlık bu negatif yanlarını ıslah edebilirse zaten o geriye kalan negatif-yanı olan “güç-ilişkilerine” teslim olacak ve kendisi dışında kusursuz bir ahenk içinde olan “eko-sistemin” iç dengesinde, onun uyumunu-bozmadan, onunla uyumlu barışık biçimde var-oluşunu sürdürebilecektir.

Kısacası, yalan, manipülasyon, iftira, vesvese vs. özellikleri insanın “fazlalıklarıdır” ve “insanca pek insancadır” eğer insan bu fazlalıklarından kurtulabilirse, geriye kalan o (her neyse işte o, ki orası tamamen negatif ontoloji” ile ilgilidir) halde olmaklığıyla bir sorun yaşamayacaktır, ne kendisiyle olan ne de başkasıyla olan ilişkisinde.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.