Kimlikler Lütfen - 3

29 Mart 2026

(Kimlikler Lütfen başlıklı yazımızı ilk ve ikinci bölümünün ardında üçüncü bölümüyle noktalıyoruz.)

Toplumsal kimliklere yamanmak mı yoksa toplumsal kimlikleri kendine yamamak mı?

İsmet özel bir şiirinde “insanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır” derken, yine bu bağlamda Cemil Meriç, “ideolojiler insanlara giydirilmiş deli gömlekleridir” der. Kimliklerin ölümcül olmasına doğru giden yolun başlangıç noktasıdır burası. Doğduğunda sadece ve sadece biyolojik bir varlık türü olan insan yavrusunun “toplumsal” bir varlık haline getirilmesi süreci tamamen içine doğduğu kültürel ortamın kodlarına göre gerçekleştirilmektedir. Benlik denilen bilincin oluşmasından sonraki süreçlerde ergenlik dönemiyle birlikte insanlar gruplar ve toplumsal kimlikler/aidiyetler üzerinden toplumsal yapıyla bütünleştirilmeye başlanır. Bu noktadan hareketle de giderek Galatasaraylı, Atatürkçü, Marksist, milliyetçi v.s olmaya başlar. Sorun tam olarak da bu “olmaya” başlar kavramındaki “faillik” durumu ile ilgilidir, “olmaya mı” başlar yoksa “oldurulmaya mı” başlanır? 

İnsan tekilleri, toplumsal yapı denilen o devasa düzenek karşısında birer fail/özne değildir aslında. Olması gereken tam olarak insan denilen türün tekillerini özne/fail konumuna yükseltmek iken, toplumlarda hazır bulunan iktidar mekanizmaları ve toplumun devamlılığını sağlamaya ayarlı norm ve değerler, kültürel kodlar dünyası buna izin vermez. Toplumsal düzenin ve kurulu iktidar sistemlerinin devam etmesi adına, insan tekillerinin toplumsal aidiyetlerini “militanca” ve “ölümüne” giymesi beklenir, istenir. Bu bağlamda da insan tekilleri (birey sözcüğünü olumlayamadığım için “insan tekili” kavramını kullanıyorum) toplumsal kimliklere adeta yamanır. Örneğin ondan “pazara kadar değil mezara kadar” Galatasaraylı olması istenir, beklenir. Aynı şekilde ölene kadar Atatürkçü, Müslüman, Marksist v.b. olması da... Tüm bunlara da iç tutarlılık, kararlılık, süreklilik ve “dava” denir. Davadan dönen “döneklikle” damgalanır ve hatta bazı alanlarda, durumlarda, davadan, guruptan, kimlikten ayrılmanın bedeli ilgilisine ölümle ödetilir. 

İnsan tekillerinin toplumsal aidiyetlerle bu biçim ve içerikte ilişkilenmesinin nedeni ve ne niçini nedir peki? Kimliklerin doğası mı bunu zorunlu kılmaktadır yoksa bireyler mi ilişkilenişin böyle olmasını istemekte ve sonuç olarak da böyle yaşamaktadırlar?  Hayır, ikisi de değil! Tüm süreçlerin böyle olmasını isteyen söz konusu olan toplumun kültürel kodlarıdır ve bu kodları ise zaman içinde o toplumda oluşan ve toplumu dolayımlayarak üst-belirlenim haline gelen iktidar mekanizmalarıdır. 

Siyasal iktidar biçimleri için hep şu motto ortaya konur; “böl, parçala ve yönet”. İktidar mekanizmaları tam olarak da bunu, dinsel, ideolojik, inançsal, mezhepsel aidiyetler üzerinden yapabilmektedirler. Bu sahnenin kurulup, sahnede bu oyunun oynanabilmesi için de bireylerin toplumsal aidiyetlere, kimliklere yamanması ve onların yılmaz savunucusu olan “militanlar” haline gelmesini ister, bekler. Bu noktadan sonra artık o “ölümüne” Kemalist’tir veya Müslümandır veya Marksist’tir veya hetorosexüeldir ve davalardan dönenler birer hain, alçaktır dolayısıyla da “katli vaciptir”. 

İşin ilginci, liberal dünya, toplumsal kimlikleri/aidiyetleri ilgililerine bu denli “sert, ketumca” giydirdikten sonra, bu durumun oluşturduğu kafa-göz kırmalarla beraber gelen acıları “demokrasi-ilacı” satarak tedavi etmeye çalışmaktadır. Etmeyin, eylemeyin, birbirimize karşı saygılı, hoş görülü olalım ve farklılıklarımıza rağmen uyum/konsensüs sağlayarak birlikte yaşamayı becerelim demektedir. Ne kadar iki yüzlüce ve hatta yüzsüzce bir oyundur bu! Sanki bu oyunda insanlar “failmiş” gibi suçlanabilmektedir. Modern zamanların en büyük yanılgısı budur işte, liberalizm ve kapitalizm aslında özne yanılsamalı sistemin “kuklası” olan insanlar yetiştirdi, “bireyselleştirme” süreçleri boyunca. 

“Ölümcül kimlikler” sorunu.

Belli bir merkezi veya ademi merkezi iktidar belirlenimi altında bulunan, norm ve değer dünyaları iktidarlarca belirlenen her toplumda atanmış veya kazanılmış olsun olmasın her türden toplumsal kimlik birey için ölümcül olmaya kadar giden bir tür saldırı biçimidir. Âmin Maalouf “Ölümcül Kimlkler” adlı metninde şöyle diyor; 

(…)“Bu kitabın başından beri "ölümcül" kimliklerden söz ediyorum- bu tanım benim kınadığım, yani kimliği tek bir aidiyete indirgeyen kavramın insanları taraf tutucu, katı, hoşgörüsüz, baskıcı, kimi zaman kendini yok edici bir tavra yerleştirmesi ve onları çoğu zaman katillere ya da katillerin yandaşlarına dönüştürmesi oranında bana yanlış gibi gelmiyor. Bunların dünya görüşleri çarpık ve terstir. Aynı topluluğa ait olanlar "bizimkiler" olur, yazgılarına arka çıkmak istenir, ama onlara karşı zalimce davranmaktan da kaçınılmaz; "ılımlı" görülürlerse kınanır, yıldırılır, "hain" ya da "döneklikle" suçlanırlar. Ötekilere gelince, karşı kıyıdakilere gelince, kendimizi asla onların yerine koymaya çalışmayız, şu ya da bu sorunla ilgili olarak tamamen haksız olamayacaklarını kendimize sormaya hiç gelemeyiz, onların şikayetleri, çektikleri acılar, kurbanı oldukları haksızlıklar karşısında yumuşamaktan kaçınırız. Sadece, çoğu zaman topluluğun en militan, en laf ebesi, en aşırı kesiminin bakış açısı olan "bizimkiler“in bakış açısı önemlidir.”(…)

Kimlik denilen olguyu ve onun “ölümcül” hale gelip gelmemesini bu eksende ele almak oldukça yetersizdir. Maalouf bu anlatımları itibarıyla, her ne kadar “doğulu” olma kimliğini de sahiplense ve oryantalist bakıştan kendisini sakınmaya çalışsa da kaçtığına yakalanmış durumda. Bu paragrafı metinden/bağlamından kopuk olarak ele alıp okumuyorum, genel olarak Maalouf kurgusal olmayan bu düz metninde, modernizmin, liberalizmin o içi boş “hümanist” anlayışlarına yaslanarak analiz yapmaya çalışmış. Onun açıkladığı anlamda toplumsal kimliklerin “ölümcül” hale gelmesi ikincil düzlemde bir sorundur ve bu sorun da “toplumsal kimlikler bireyin toplumsal aidiyet ihtiyacını gidermek için ortaya çıkmıştır ama sonradan da çok fazla özdeşim kurmalar, “ötekileştirmeler” yüzünden ölümcül hale gelmiştir” şeklindeki bir analiz, sorunun asıl kaynağını ıskalayan, liberal bir okuma biçimidir. “Türk veya Kürt veya Müslüman veya …+N olmakta bir sorun yok, olabilirsiniz ama yeter ki kendi olma biçiminizi, kimliğinizi “ötekileştirmeden” yaşayın” şeklindeki bir analiz liberalizmin, demokratik konsensüsü sağlama çabasından başka bir şey değil. Bu proje ne batının kendi içinde ne de batının diğerleriyle ilişkisinde başarılı olmadı, olmayacak da.

Herhangi bir toplumda var olan iktidar yapısının analizini yapmadan ve o bağlamlarda var-olan sorunları ortaya koymadan, toplumsal kimlik analizi yapmak ve toplumsal kimliklere dayalı sorunları deşifre edip, çözüm yolları önerebilmek mümkün değildir. Modern zamanlarda toplumsal yapılanmaların örgütlülük biçimi olan ulus devletlerde, toplumsal kimlikler, bireylere rağmen dışarıdan onlara giydirilmişlerdir. Örneğin bu bağlamda en önemlilerinden olan “ulusal/milli” kimlik tanımlarını merkezi otoriteler yapmış/yaratmış ve “vatandaşlarına da” bunu ya zorla ya/da yine rıza üretme zoruyla giydirmiştir. Bu noktada hep birbirine karıştırılan nokta ise kültürel, folklorik, otantik farklılıklar ile retorik/söylemsel farklılıkların farkının hiç gözetilmemiş olmasıdır. 

Örneğin “Türk-olmak” ne anlama gelir? Bu aidiyetlendirme, yani bir insan tekiline “Türklük” sıfatı neye dayanılarak yüklenir? Irksal/biyolojik soyacağı hasebiyle mi, yoksa kültürel özellikleri hasebiyle mi? Bir insan tekili herhangi bir “etnik” yapıya ait olmayı kendisi mi ister yoksa bu ona toplumsal kodlarca dayatılan bir istek midir? Aynı şekilde dinsel bir inanca/inançsızlığa sahip olmayı insan tekili, bireyin kendisi mi ister yoksa toplumun iktidarlar dolayımı mı bireyi buna maruz bırakır? Maalouf ve benzeri liberal veya modernist, hümanist Marksist anlayışların hareket noktası işte tam da bu. “İnsan tekillerinin birtakım aidiyetlere ihtiyacı vardır ve toplumsal kimlikler de bu ihtiyaçları gidemeye yöneliktir” şeklindeki bir analiz, sorunu yanlış konumlandırma ve okuma biçimidir. 

Söylendiği gibi, toplumsal aidiyetler anlamına gelen toplumsal kimliklere, esasen insan tekillerinin değil, toplumsal mekanizmaların, iktidar aygıtlarının ihtiyacı vardır ve bu yüzden de modern zamanlar boyunca hepimize birer “resmi-kimlik” vermişlerdir. Cebimizde olan ve artık yaşamak adına olmazsa olmaz haline gelen ve şimdilerde “çiplerle” donatılan kimlikler birey açısından ne anlama gelir? İktidar tarafından bu resmi kimliklendirmenin yapılmadığını düşünelim bir an. Toplumsal düzen anında darmadağın olur. Yaşamak adına benim o kimliğe bir ihtiyacım yok ama toplumsal “makinenin” ve onun üzerine bina edilecek iktidarın olmazsa olmazıdır resmi kimlik ve aynı şekilde diğer tüm kimlikler de.

Tekrar aynı soruya dönecek olursak, bir insanın “Türk” olmasının referans noktası nedir? Adına Türkler denilen insan topluluğu, -toplumdan ve iktidarlardan bağımsız olarak- tarihsel süreci içinde dünyanın çeşitli yerlerindeki coğrafyalarda birlikte, bir-arada yaşamaları nedeniyle, homojen bir dile, inanca, yaşama biçimine=ortak kültüre sahip olan insanlardır. Türk veya Alman veya Rus veya Kürt adlandırmaları nerden ve ne anlama gelmektedir? Bu günkü anlamıyla uluslara/milletlere bu adları ister kendileri vermiş olsun ister başkaları onları bu şekilde çağırmış olsun aslında buradaki “adlandırmanın” adlandırılanlarla uzaktan yakından hiçbir alakası yoktur. 

Öte yandan hiçbir kavim, soy-boy, aşiret ve giderek millet kendi-adını koymamıştır, koyamaz da. İnsan denilen tür, insan olmayanlara nispeten kendine bir ad takabilir, bu mantıklıdır da. Taşa bakıp örneğin o “cansız” “ruhsuz” diyebilir ve kendisine de canlı ve ruhluyum. Ama bir soy, boy, klan, kavim, bir başka klan v.b leriyle karşılaşmadan kendisine bir ad-takma gereği duymaz. Neye nispeten bunu yapabilecek ki? 

Şuraya getirmeye çalışıyorum bu zorlu konuyu: İnsanlığın ilk-zamanlarında ve o ilk zamanlara yakın sonraki zamanlarda kavgaları sadece ve sadece “yaşamsaldı”. Çinliler ve Türkleri düşünelim, başlangıçta birbirlerinden habersiz ve başka hiçbir insan kavmi-boyu görmeden yaşıyorlardı. Sonra bir şekilde karşı-karşıya geldiler ve insan her gördüğü, deneyimlediği bir duruma, şeye, olaya ad takması zorunluluğu gereği birbirlerine veya kendilerine birer adlandırma seçtiler, kendi dil olanaklarına ve biçimlerine göre. Onların kavgası modern zamanlardaki gibi birer “kimlik” kavgası değildi, alan-toprak, geçim kavgasıydı ve o koşullarda “kaçılınılmazdı”.  Bu yaşamsal kavganın giderek söylemsel/retoriksel ve kimliksel nitelikler kazanması sonradan oldu ve bu kavgayı toplulukların “kendileri” başlatmadı, toplulukların giderek topluma ve toplumun da giderek mülkiyet eşitsizliği bağlamında iktidarlarca dolayımlanması sonucunda ve sonrasında toplumsal “kimlikler” ölümcül hale geldi. 

Türk dilinin, türk folk/halk kültürünün, türkülerinin, gelenek ve göreneklerinin, değerler anlamlar dünyasının, işin içine “Türkçülük, milliyetçilik” v.s söylemsel/metinsel ideolojik formasyonlar eklemlenmediği sürece hiç kimseye bir düşmanlığı, zararı yoktur. Tam aksine öyle olmayanlar için, değişik, paylaşılması, dinlenmesi keyif verici bir durumdur. Aynı şekilde bir insanın “eril/erkek” olmasıyla, dişil/kadın olmasının birbirlerine zararı yoktur, tam aksine farklı olmaları birbirleri için aslında birçok anlam bağlamında deneyimsel zenginlik kaynağıdır. Bu durum, ideolojik aidiyetler, toplumsal kimlikler dışında diğer tüm toplumsal kimlikler için de geçerlidir. İdeolojik kimlikler, şu ya da bu nedenle ortaya çıkan ve doğası gereği birbirleriyle şöyle ya da böyle kavga eden, etmek durumunda olan kimliklerdir. 

İşte tam da bu noktada, yaşamın kendisinde birbirine göre paylaşılması gereken birer zenginlik olan, etnik, inançsal, folklorik, cinsi ve cinsel “farklılıklar” ne ve nasıl oluyor da birbirlerine karşı savaşır hale gelip, birbirleri için “ölümcül” olabiliyorlar? Sorunun cevabı “politik- dolayım” bağlamına alınması. Eğer Türk’le Kürdün ilişkisi “politik/iktidar” dolayımından azade olabilseydi modern zamanlar boyunca halklar arasında bu kavga da olmazdı ve toplumsal kimlikler öldürücü hale gelmezdi. 

Sonuç Yerine

Türkiye koşullarında “kadın” olmak sorunlu ve sancılı yaşam biçimlerine sahip olmak anlamına gelir. Kadın olan bu insanın kadın kimliğinin yanına bir de politik duyarlılıkları olan “Kürt” kimliğini eklerseniz sancılı yaşam alanı daha da genişler. Kadın ve Kürt kimliklerinin yanına “alevi” kimliğini eklerseniz sancılı yaşam alanı ve yoğunluğu artar ve işin ilginci burada kalmıyor aslında, liste daha da uzatılabilir. Yurdum özelindeki bu duruma göre bir haber

“29 Ekim 2025'te yapılan erken seçimlerle Hollanda'da Yeşilgöz'ün partisi VVD yüzde 14 oy olarak 3. parti olmuş, merkez sol parti Demokratlar 66 (D66) ve Hristiyan Demokrat Parti (CDA) ile anlaşma sağlayarak bir azınlık hükümeti kurulacağı belirtilmişti. Dilan Yeşilgöz azınlık hükümetinde Başbakan Yardımcılığı'nın yanı sıra Savunma Bakanlığı koltuğunda oturacağını sosyal medya platformu X üzerinden duyurdu.“ 

Toplumsal yapıların “tüzel kişiliklerinin” temsili ve aynı zamanda yapının üst belirlenimi olan iktidar, devlet aygıtının konumlandırılış biçimi, etnik, inanç, cinsiyet, düşünce farklılıklarının ölümcül olabilmesine de zenginlik kaynağı olabilmesine de yol açabiliyor. Hollanda’dan gelen bu haber ise yurdum yaşam alanlarına göre sanki başka bir evrenden gelen haber gibi, bizim kültürümüze o kadar uzak, o kadar olanaksız ve bu ülkedeki kadına yaşatılan distopyalara göre, özenilesi ve özlenesi bir "ütopya" adeta. Kendi var olma biçimlerini temel ve öne almayan, kendisini dayatmayan kimliklendirme biçimlerinin olduğu yaşam alanlarında kimliklerin farklı olması, o yaşam alanının “zenginleşmesine” yol açarken, iktidar yapılarının kaygılarından kaynaklı olarak, toplumsal kimliklerin “ötekileştirmeler” üzerine kurulu olduğu toplumlarda ise farklılıklar çatışmalara yol açarak o toplumun kabusu, cehennemi haline gelebilmektedir.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.