“Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” yaşamayı niye beceremiyoruz?

29 Ocak 2026

Siyaset nedir sorusunun kendisinin siyasal bir sorun olması durumunu parantez içine alıp, bu yöndeki tartışmaları ihmal edersek, siyaset denilen şey için şunları söyleyebiliriz. Siyaset iki yönde işleyen iktidar mücadelesi süreçlerinin genel adıdır. Siyasal süreçler söz konusu olduğunda ya bir toplumda iktidarı elinde bulunduranlar bunu muhafaza etmeye çalışır ya da toplumun içinde iktidar dışındaki diğer güç odakları (muhalif unsurlar) var olan iktidarı yıkıp yerine kendi iktidarlarını kurmaya çalışır. 

İnsanlık tarihine ve şimdisine baktığımızda iktidarı koruma veya elde etme faaliyetlerinin toplumsal arenada çok sert, acımasız savaşlara sahne olduğunu görüyoruz. Peki iktidarı, uğruna canlar alınıp verilebilecek kadar önemli kılan nedir? 

Öncelikle iktidar güce (power) sahip olma durumudur. Eş deyişle “yapabilirlik, edebilirlik” halidir. Örneğin cinsel bağlamda “iktidarsız erkek” denildiğinde kastedilen şey, üreyebilme faaliyeti için gerekli olan cinsel enerjiye/kuvvet ve kudrete sahip olamama halidir.  Bu bağlamda “siyasal iktidar” ise bir toplumda, o toplumla ilgili olan alanlarda söz yetki ve karar sahibi olup olmama hali ile ilgilidir. Gerek bireysel gerekse toplumsal anlamda “iktidara” sahip olmak, ilgilisine birçok olanaklar sunabilmektedir. İktidara sahip olmanın sunduğu bu olanakları elde edebilmek adına da insanlar, gruplar, sınıflar iktidarı elde edebilmek adına çok sert çatışmaları göze alabilmektedirler. William Golding “Sineklerin Tanrısı” adlı edebi metninde, bir grup çocuk üzerinden insanlar arası bu iktidar kavgasının en primitif/kökensel durumunu ortaya koymak istemiştir. 

İktidar/siyasal ilişkiler söz konusu olduğunda en temel soru şudur; Bir toplumda yöneten/yönetim, iktidar aygıtı olmak zorunda mıdır? Genel olarak soruya evet ve hayır şeklinde verilen iki cevap vardır. Toplumlarda yönetim aygıtı elzemdir, olmazsa olmaz diyenler yönetim-aygıtını doğanın devamlılığı olan doğal bir durum olarak görürken, olmasa da olur diyenler yönetim aygıtını kültürel/insani bir faktör olarak görürler. Benim görebildiğim kadarıyla, Yönetim aygıtına gerek yoktur, bu aygıt olmadan da toplumsal hayat kendi kendisini idame ettirebilir diyen tüm türevleriyle birlikte ana akım olarak dört temel perspektif vardır. Bunlardan ikisi, Marksizm ve felsefi sosyolojik anlamlarıyla anarşizm, açık seçik, aleni biçimde efendiler, yönetenler, herhangi bir iktidar aygıtı olmadan da komünal biçimde yaşayabiliriz iddiasını ortaya koyarlar. Diğer ikisi olan teoloji alanı ile yine bu alandan çıkan mistik, tasavvufi, ezoterik yaklaşımlar ise zımni olarak iktidarsız, devletsiz bir yaşamın (cemaat) mümkün olduğunu nefsi olarak ortaya koymaya çalışırlar. 

(Tam da bu noktada, cemaat/community, cemiyet/society kavramları üzerine yapılabilecek karşılaştırmalı okumalar ilginç olurdu sanırım. Cemaat yapısının olumsuzluklarına karşı cemiyeti koymak ama cemiyetin olumsuzluklarına karşı da cemaatin olumluluklarından yararlanmak gerekiyor. Batı tipi modernizm boyunca toplumlar cemaatlerden cemiyetlere doğru evrilirken, cemaatlerin insan bireyine doygunca sunabildiği aidiyet hissini cemiyetler karşılayamadı, toplumsal bağlar zayıfladı ve insan tekili dünyanın içinde kendisini bir-başına yalnız ve çaresiz hissetmeye başladı. Bana öyle geliyor ki Marksistlerin ve anarşistlerin olması gereken olarak ortaya koydukları komünal toplum modeli ile cemaat tipi toplum modeli arasında çok fazla benzerlikler var ve bu yanlarıyla her ikisi, batının toplumsal modeli olan “cemiyet/society’lerden farklılaşıyor)

Marksist ve anarşist anlayışlara göre insanlığın ilk zamanlarında toplumsal organizasyon modeli komünal yapıdaydı. Giderek üretim/geçim araçları üzerinde (toprak) özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla birlikte toplumlarda eşitsizlik de ortaya çıkmış oldu. Yani toprak sahibi olanlar ve olmayanlar. Toprak sahibi olanlar giderek toplumun efendisi, olmayanlar ise onların kölesi, marabası, ücretli çalışanı haline geldi. Toprak sahibi olanların topraklarını koruyacak “bekçilere/koruyuculara” ihtiyaç hasıl oldu. Çünkü toprak sahibi olmayan muazzam açlar ordusu vardı. (Biri yer biri bakar kıyamet bundan kopar) Dolayısıyla “çalmak/suç” davranışı keyfilikten değil yoksunluktan doğdu ve hala da öyle. 

Kısacası Marksistlere ve felsefi, sosyolojik düzlemlerde anarşist olanlara göre devlet/yöneten aygıtı doğanın devamlılığı olan doğal bir durum değildir, bazı gerek- yeter koşullara bağlı olarak “sonradan” ortaya çıkan yapay bir durumdur. Eğer devleti doğuran gerek-yeter şartları ortadan kaldırırsanız bu durumda devlete/yönetene de gerek kalmaz ve bu aygıt giderek sönümlenir, buhar olur ortadan kalkar.

Teolojilerin deruni kelami/teorik veya ezoterik mistik/tasavvufi okumalarını bir yana bırakırsak, anarşizm ve Marksizm dışında yönetim/yönetici= devlet/iktidar aygıtlarına cepheden saldırabilen başka hiçbir perspektif, ideolojik yaklaşım yoktur. Bu dört yaklaşım dışında diğer yaklaşımların tümü devletin/yönetenlerin varlığını toplumun devamlılığı için beka sorunu olarak görürler ve olmazsa olmaz addederler. Devleti toplum için olmazsa olmaz şart olarak koşan anlayışlarda şöylesi bir “devri batıl” söz konusudur. Bu yaklaşımlara göre bir toplumda eğer devlet/monark/oligark/hükümet/parlamento = iktidar erki olmazsa o toplum iç dirliğini, düzenliliğini sağlayamaz ve dış tehditlerden kendisini koruyamaz. Burada devletin/yöneticinin varlığı iki gerekçeye dayandırılıyor, toplumsal uyumun ve toplumsal güvenliğin sağlanması. Devlet aygıtı toplumsal güvenliği (ki bunun için askeri ve polisiye militarize güçlere gerek var) kime, neye karşı niye koruyacak? Bu soruya verilen cevap belli ve kısa; iç ve dış düşmanlara karşı. Peki kimler bu iç ve dış düşmanlar ve nereden nasıl t-ürediler? Toplumun iç düşmanları toplumsal düzeni-uyumu bozmak isteyenlerdir. Dış düşmanları ise diğer toplumlar. Peki toplumun içindeki bazı insanlar- “normal koşullarda”- niye toplumsal huzuru/uyumu barışı bozsunlar ki? Yani bir toplumda insanlar temel ihtiyaçlarını karşılayıp, “insanca” yaşamlarını sürdürebiliyorsa niye toplumsal huzuru bozmak istesinler, akıllarından zoru mu var veya sadist mi bunlar? Demek istediğim toplumsal yapılara yöneteni/efendiyi/devleti çağıranlar şöylesi bir totoloji içine düşüyorlar, ortada aç, huzursuz, gergin insanlar var ve bunlar toplumsal uyumu bozabilirler, bunların her an çalıp-çırpma yönünde davranma olasılığı var, o yüzden de malları-mülkleri= düzenleri koruyacak efendiler olmak zorundadır. İkisi de değilim ama Sezar’ın hakkı Sezar’a ilkesi gereği, Marksistler ve anarşistlerin;  devlet/monark/oligark malları-mülkleri olanların mallarına-mülklerine bekçilik yapmak için vardır” şeklindeki analizi yerden göğe kadar doğrudur ve zaten tarihsel gerçeklikle de birebir örtüşmektedir. İnsanlık tarihi sınıfsal eşitsizlikleri/çelişkilerin gerilimlerinin tarihidir dediğinde Marks tarihi çok da doğru yerden okumaktadır. 

Bir toplumda iktidar olmazsa olmazdır diyenlerin diğer gerekçesi “dış düşmanlara karşı toplumun güvenliğini sağlamak gerekir” tezi daha da totolojiktir. Dış düşman kimlerdir? Sanırım hayvan sürüleri veya uzaylılar değil, diğer toplumlar/devletler. Diğer toplumlar peki niye o topluma düşman? Onların topraklarımızda gözü var. Topraklar kimde? Ağalarda. O zaman sorun toplumun sorunu değil “ağaların” sorunu. Dışarıda yaratılan-var sayılan düşman aslında içerideki tahkimatı korumak adına uyduruluyor. Yunanlılar bize düşman, sarılın vatana, ezan dinmez, bayrak inmez. Aynı şey Yunan “devleti” için de geçerli. Türkler ezeli-ebedi düşman, sarılın vatanınıza, koruyun vatanı. Vatan, bayrak, ezan/çan, din-iman aslında hepsi birer “bahane” ama yatlar, katlar, konfor içinde geçen hayatlar “şahane”. 

Tarihsel, ekonomi-politik temelde tüm bu haklılıkları ve tutarlılıklarının yanında Marksist ve anarşizan anlayışın ıskaladığı bir nokta var ve konuyu buraya doğru çekebilmek adına bu uzunca girizgahı yaptım. İnsanın toplumsal bir varlık olması, keyfi, duygusal temelli bir seçimin sonucu değildir. Yani insanlar aynı türden oldukları ve birbirini sevdikleri için “birlikte-toplumsal” halde yaşamazlar, tam aksine ontolojik ve epistemolojik yetersizlikleri yüzünden toplumsal halde yaşamak “zorunda” kaldıkları için birliktedirler.  Doğanın ya da tanrının insana buyruğu bu yöndedir. (Gelinen nokta itibarıyla aslında insan bu “dayatmayı da” aşabilmiştir. Zamanımız koşullarında artık yetişkin bir birey, Robinson örneği, gerek yeter koşullara sahipse toplumu terk-edip, tek başına yaşamayı da seçebilir artık. Ama insanlığın ilk dönemleri için böylesi bir seçim yapmak -dışlanma durumları hariç- mümkün değildi)

Aralarındaki tüm farklılıklara rağmen gitmek istedikleri yer (komünal toplum) noktasında ortaklaşan Marksizm ve anarşizm her türden iktidarı patolojik gördükleri için, iktidar=yönetim aygıtını toplumsal yapıların bağrından sökerek , merkezi veya ademi merkezi herhangi bir yönetim aygıtı olmadan da birlikte yaşayabileceğimiz iddiasına sahiptirler. Bu “pratikte” mümkün değildir. Mümkün olmamasının nedeni yine insanın toplumsallığında yatar. İnsan türünün tekil bir varlığı olarak ben artık çoğalan yaşamsal veya sosyal ihtiyaçlarımı tek başına karşılayamam. 

 Daha geniş bir açıdan baktığımızda ise durum şudur ve çok da basit, çözümü kolay sorunlarla karşı karşıyayızdır aslında biçimi, sistemi her ne olursa olsun her toplumsal organizasyonda iki temel yaşam alanı vardır.  Bireysel, mahrem yaşam alanları ve genel/ortak, kamusal yaşam alanları. Örnekseme üzerinden basitleştirerek açıklamak gerekirse, kent merkezlerindeki bir “siteyi” düşünelim. (zamanımızın siteleri ile antikitenin site/polis devleti yapısal olarak birbirlerine çok da benziyorlar) Bu sitede oturan ailelerin kendi dairelerinin içindeki mahrem hayatları ve bir de sitenin içindeki bahçe, asansör, sosyal tesisler, varsa havuz v.s lerden oluşan genel kamusal alanlar. Ailelerin kendi özel harcamaları, yaşam alanları ve bir de genel alanlardaki hizmetler için ödedikleri aidatlar/vergiler v.s.. Eğer ortak kamusal alanlarımız olmasaydı vergiye, devlete v.s aracılara da gerek kalmazdı. 

Erkin/gücün bazı kişilerin elinde/söyleminde iktidara dönüşmediği,  yönetimsiz bir toplumsal modeli öneren anarşizmin ve Marksizmin ıskaladığı nokta şurası; Nüfusun oldukça az olduğu ve henüz iş-bölümü, uzmanlaşmanın oluşmadığı insanlığın o ilk dönemlerinde komünal hayat mümkündü evet -o da belki, çünkü bu bir ön-görü hali, insanlığın en eski dönemlerine dair tarihsel kalıtlar henüz elimizde yok ve arkeolojik tarihsel kalıtlara ulaştıkça tarihi yeniden-yazıp okumaya çalışıyoruz. Bulunduğumuz tarihsel moment itibarıyla ise mahrem yaşam alanlarımızın dışında eski toplumlara göre çok da karmaşıklaşan kamusal yaşam alanlarımız var ve bu kamusal alanlardaki işler-güçlerin organize edilmesi, bu alanda birbirimize karşı hak ve sorumluluklarımızın neler olduğunun belirlenip kural-kayıt altına alınması, normlar setine dönüştürülmesi ve normları ihlal edenlere= kamusal birlikteliği engelleyenlere karşı bir takım caydırıcı zorların uygulanması gerekmektedir. Demek istediğim kentlerin içindeki mikro yaşam alanları olan sitelerde bile bir yönetim aygıtına/organizatöre ihtiyaç var; çünkü ortada “organize-edilmesi” gereken bir hayat var. Tamam ben kendi mahrem yaşam alanımı temizledim ve hatta dairenin önünü de temizledim, diğerleri de bunu yaptı, peki merdivenleri, asansörü, bahçeyi, havuzu kim, ne şekilde, ne zaman, neyle ve nasıl temizleyecek? 

Yaşam alanlarımız, ihtiyaçlarımız, yapmamız gerekenler v.s aslında verili olan durumda her şey çok açık-seçik net biçimde ortada. Bu açıklığın yanında, sorunlarımızı çözebilmek adına elimizin altında sosyolojik bağlamda inceleyip dersler çıkarabileceğimiz geniş coğrafyalara ve zamanlara yayılmış tarihsel belleğimiz sürecimiz, birikimiz anlamına gelen “tarih-laboratuvarımız da” var. Tüm bu tanımlamalara verilere dayanarak buralardan bir olması gereken modelleme ortaya koyup bunu reel-politik işletim sistemi haline getirebiliriz aslında. Peki engellerimiz ve sorunlarımız ne? 

Konuyu daha anlaşılır, sade kılmak ve durumdaki çok da karmaşık olmayan yanları ortaya koyabilmek adına site örneksemesine tekrar baş vuracağım.  Bir kentte site sakinleri bir araya geliyor ve talipliler arasından bir “yönetim-kurulu=yürütme aygıtı” seçiyor. Yönetim kurulunun yanına bir de onu denetleyecek ekip ataması da yapılıyor. Çok güzel, buraya kadar sorun yok, olması gereken olduruldu. Sorunlar işletim prosesleri boyunca iki yönlü olarak ortaya çıkmaya başlıyor. Site sakinleri kendi mahrem alanları dışında kalan genel hayat alanları için harcaması gereken emeği ve sermayeyi ortaya koymuyor, tanımlanmış olan sorumluluklarını, yükümlülüklerini yerine getirmiyor. Örneğin bazı site sakinleri/vatandaşlar kamusal alandaki sorunları çözmek adına ödemesi gereken aidatı/vergileri düzenli olarak zamanında ödemiyor veya yönetim kurulunun kamusal alandaki araç gereçleri veya hizmetlerin kullanımı sırasında uyulması gereken normlara uygun davranışlar sergilemiyor. Bunlar çevreden (sivil toplum alanı) merkeze doğru yaşanan sorunlar. Merkezde (politik/kamusal resmi alan) ise seçilerek siteyi/toplumu organize etmesi gereken “insanlar”, kendilerine verilen yetkiyi ve bu yetkiye dayanarak kontrollerine aldığı rantları (aidatların/vergilerin toplamı, ortak kullanım alanlarındaki mal ve hizmetlerin bakım-onarımı/ihaleleri v.s) site için veya onun yanında kendi kişisellikleri için de kullanmaya çalışmaları. Diğer site sakinlerinin/yurttaşların onlara devrettiği birtakım haklarını suiistimal etme yoluna giderek yönetimde olması gereken adalet ilkesine uygun davranışlar sergilememesi. 

Görüleceği üzere aslında tanımlarda, kavramlarda, iş/yetki paylaşımlarında hiç ama hiçbir sorun yok. Üç aşağı beş yukarı tarihsel süreç içinde sübjektivitelerimizi, yani kendi mahrem alanlarımızdaki hak/özgürlüklerimiz dışında, diğerleriyle birlikte yaşadığımız ortak kamusal alanlardaki hak ve sorumluluklarımız da belli. Tüm bu belirliliklere rağmen niye karıncalar, arılar gibi tıkır-tıkır işleyen bir toplumsal işletim sistemi kuramıyoruz? Yeri geldiğinde olumsuzladığımız bazı durumlar/davranışlar karşısında “hayvanlığın gereği yok veya hayvanca davranma” diyerek ilgilisini insan-olmanın dışına çıktığına dair sert biçimde uyarmaya çalışıyoruz ve bunu yaparken bence hayvanlara hakaret ediyoruz. Aslında tam tersini söylemek gerekiyor, “hayvanca davran, hayvanlığı örnek al, “insanlığının” lüzumu yok. Çünkü hayvanlar hem türdeşleriyle hem de türler arasında son derece uyumlu, senkronize, barışık biçimde yaşarken aslında ritmi/uyumu barışı bozan insan oluyor. Hayvanlar dünyasındaki kavgalar, anlaşmazlıklar bile “adalet-ilkesine” dayanıyor, onlar savaşı, yıkımı, öldürmeye başka-seçenekleri olmaması durumunda baş vuruyor, yani öldürmek zorunda kaldığı için öldürüyor. Hiçbir hayvan mış gibi yapmaz, yalan söylemez, dedikodu, hasetlik yapmaz ama insanların dünyasında tüm bunlar diz boyu... 

Hayvanlara göre onca “üstünlüğümüze”, aklımıza, bilgimize onca “irfanımıza” rağmen onların uyum ve barış içinde yaşayabilme becerisine biz neden sahip olamıyoruz? Ninem şunu hep tekrarlardı; insan çiğ süt emmiştir, insana güvenme. Hayır, insanın mayası bozuktur'a veya insan özünde/yapısal olarak şöyledir böyledir'e de gitmeyeceğim. İnsan “doğal” değil yapay bir varlıktır ve bir “mühendislik” ürünüdür. Çocuk dünyaya bir takım bilkuvve yetiler ile gelir evet. Ama bu kuvveler, niteliksel değildir, daha çok “hazır-bulunmuşluklar” ve eğilimlerle ilgilidir. Örneğin bazılarının kulakları seslere karşı daha hassastır, tüm insanlar dil-kazanım olanaklarına sahiptir (genotipte sorun yoksa). Demek istediğim hiçbir insan doğuştan “merhametsizliğe, yalancılığa, rol yapmaya, hırsızlık yapmaya” eğilimli veya bunlara dair hazır-bulunmuşluğa sahip değildir. Bir insan çok iyi bir “müzisyen” olabilme potansiyeline, yetenek ve yeterliliklerine sahip olabilir veya ressam veya usta veya bilgin ama hiçbir insanda “psikopat, hırsız” olma eğilimi, meyli/yatkınlığı yoktur.

Sonuç olarak bazı insanlar iyi/merhametli, adil oluyor bazıları ise olmuyor ve değersel/etik bağlamda iyi olmayanlar gerek yönetim süreçlerinde gerekse yönetilen süreçler alanında sorunları yaratıp, süreçleri, sistemleri tıkayabiliyorlar. İşlerini rüşvetler vererek halletmeye çalışan yönetilen de rüşvet alarak bulunduğu statüyü-yetkiyi kendisi için kullanan yöneten de bu dünyanın yerli-yurtlu insanları ve bunların sütü-bozuk falan değil, bozuk olan toplumsal ve yönetsel sistemler, mühendislik çabaları. Şu argüman çok sık kullanılır, aynı aile içinde doğan çocuklardan birisi pür-i pak dindar iyi bir insan olurken diğeri bir psikopat, hırsız, soysuz olabiliyor ise demek ki insanlar arasında bireysel farklılıklar var birileri kötüye meyledebiliyor. Hayır, aynı ailede doğmaları yaşamaları aynı çevreye sahip oldukları anlamına gelmiyor. Özellikle çağımızda çevreler çoğalmıştır ve aile eski topluma göre çocuğun çevresinin çok az bir kısmından ibarettir ve daha da beteri çocuk için aile/ebeveynler artık rol-model olmaktan çıkmıştır.

Komplo teorisine yakın bir analiz yapacağım, toplumsal sistemlerde iktidarlar aslında insanların çok da “ahlaklı/erdemli” olmasını istemezler. İki nedenle, ahlaklı/erdemli, adil olabilen insanları “uysal/vatandaş=koyun” haline getirmek oldukça zordur ve bu türden insanların çoğunlukta olduğu yerde aslında “yönetene-yönetime” olan ihtiyaç da azalır veya yöneten/yönetilen ilişkisi aslında organize eden ve edilene doğru dönüşür. Yani yönetenden yönetilene doğru işleyen dikey-hiyerarşik yapı anında yataylaşır.  Hattı zatında psikopatı, suçluyu, hırsızı “iktidar odaklarının kendileri -kendilerine göre olan toplumsal mühendislik alanlarında=örgün/yaygın eğitim öğretilerde “üretirler” ki kendilerinin varlığı “ontolojik” olarak meşru hale gelebilsin. Çalanı, çırpanı, psikopatı olmayan bir toplumda _ki bu gayet de mümkündür- askere, polise, mahkemeye=devlete/iktidara da gerek kalmaz. Silah için savaş, savaş için anlaşmazlık, anlaşmazlık için de “erdemsiz, adil” olmayan insan gerekir ve iktidarlar var-olabilmek için sosyalleşme süreçlerinde=insan tarlalarında bunları üretirler, evet bir çiçek/buğday üretir gibi bu tür erdemsiz insanları da üretirler ve bu şekilde de kendilerine bir gerekçe yaratırlar. Bak hırsızlar var, senin evini soyarlar, o yüzden polis gerek, bak dış düşmanlar var, ülke topraklarına göz dikmiş, onun için asker gerek ve tüm bunlar için de ben=iktidar/devlet gerek. 

Çok sert de olsa, şöyle bitireceğim; bütün kurallar ve otoriteler akletmeyenler ve erdemsizler/ahlaksızlar içindir. Nerede, ne zaman, nasıl davranması gerektiğini bilen/akleden erdemli bir insanın ne norma/kurala ne de tepesinde duracak ve ne yapması gerektiğini ona buyuracak bir efendiye ihtiyacı vardır. Rızam dışında bana hükmetmek, zapt-ü rapt altına almak için uzanan her eli kırarım, bir başkasına rağmen ve onun rızası olmadan, hükmetmeye, zapturapt almaya çalışan kendi elim olursa eğer diğer elimle onu da kırarım. 

Hayvanlar aleminde “bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” yaşamak ülküsü mümkün kılınmış durumda. Karıncaların veya arıların dünyasında, ne “köleleştirilmiş” karıncalar ne de arılar var, işçi arılar/karıncalarla asker/koruyucu karıncalar ve arılar arasında nimet-külfet farkı yok, hepsi de birbiriyle eşitlenmiş durumda, kraliçe karınca/arı saraylarda konfor içinde yaşamıyor, diğerleriyle yine aynı külfet ve nimet ilişkisine sahip. Peki biz insanların hayvanlardan “eksik olanı ne ki”, hayvanların o “hayvanca halleriyle” başarabildiklerini biz onca ilmimize, bilgi ve irfanımıza, “akıllı?!” olmamıza rağmen onların başarabildiğini Habil ve Kabil’den beridir başaramıyoruz? 

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.