Türkiye’de Dinî Hayatın Dönüşümüne İki Farklı Yaklaşım
Sosyolojinin temel amacı yalnızca toplumsal olguları gözlemlemek değil, aynı zamanda bu olguların ortaya çıkış nedenlerini açıklamaktır. Anthony Giddens’in ifade ettiği gibi sosyoloji yalnızca olguları toplamakla yetinmez; aynı zamanda olayların neden meydana geldiğini anlamak ve bu doğrultuda açıklayıcı teoriler geliştirmek zorundadır. Bu bağlamda toplumsal olayların sebep-sonuç ilişkileri içerisinde değerlendirilmesi, sosyolojik düşüncenin temel yöntemlerinden biridir.
Günümüz Türkiye’sinde din ve toplum ilişkisi üzerine yürütülen tartışmalar da bu açıdan ele alınabilecek önemli bir örnek sunmaktadır. Özellikle son yıllarda Türkiye toplumunun giderek daha dindar mı yoksa daha seküler mi hâle geldiği sorusu hem akademik çevrelerde hem de kamuoyunda yoğun biçimde tartışılmaktadır. Bu tartışmalar içerisinde Volkan Ertit’in “Dinden Uzaklaşan Türkiye: Endişeli Muhafazakârlar Çağı” adlı eseri ile Burhan İşliyen’in “Dünyevîleşme” adlı çalışması, aynı toplumsal dönüşümü farklı perspektiflerden yorumlayan iki önemli yaklaşım ortaya koymaktadır. Birincisi modernleşme süreçlerinin sekülerleşmeye yol açtığını savunan sosyolojik bir açıklama sunarken, ikincisi modern toplumda ortaya çıkan değişimleri dünyevîleşme kavramı üzerinden manevi ve ahlaki bir problem olarak değerlendirmektedir.
Sekülerleşme teorisi, modernleşme ile birlikte dinin toplumsal hayattaki belirleyiciliğinin azalacağını ileri süren sosyolojik bir yaklaşımdır. Bu teoriye göre endüstrileşme, kentleşme, bilimsel gelişmeler, bireyciliğin yükselişi ve kapitalist ekonomik sistemin yaygınlaşması gibi modernleşme süreçleri, insanların dünyayı anlamlandırma biçimlerini değiştirmekte ve doğaüstü alanın toplumsal hayattaki etkisini sınırlamaktadır. Bu çerçevede sekülerleşme, dinin tamamen ortadan kalkması anlamına gelmez; daha çok dinin gündelik yaşam üzerindeki etkisinin azalması ve bireylerin karar alma süreçlerinde din dışı unsurların daha belirleyici hâle gelmesi anlamına gelir.
Volkan Ertit’in çalışması, Türkiye’de sekülerleşme tartışmalarına bu çerçevede yeni bir boyut kazandırmaktadır. Türkiye’de uzun süredir yaygın biçimde dile getirilen “toplum giderek muhafazakârlaşıyor ve dindarlaşıyor” söylemine karşı çıkan Ertit, bu iddianın toplumsal gerçekliği tam olarak yansıtmadığını savunmaktadır. Ona göre Türkiye’de siyasal söylemlerin ve görünür bazı muhafazakâr sembollerin artması, toplumun bütününün daha dindar hâle geldiği anlamına gelmemektedir. Aksine modernleşmenin etkisiyle gündelik hayat pratiklerinde sekülerleşme eğilimi devam etmektedir. Örneğin ekonomik hayatın kapitalist kurallar doğrultusunda şekillenmesi, faiz kullanımının yaygınlaşması, bireysel yaşam tarzlarının çeşitlenmesi, evlilik dışı ilişkilerin ve flörtün artması gibi olgular, dinin toplumsal yaşam üzerindeki düzenleyici gücünün zayıfladığını gösteren işaretler olarak değerlendirilmektedir.
Ertit ayrıca Türkiye’de uzun yıllar tartışılan “endişeli modernler” kavramını da yeniden değerlendirmektedir. 2000’li yılların başında popüler hâle getirilen bu kavram, seküler ve modern kesimlerin muhafazakârlaşma karşısında duyduğu kaygıyı ifade etmek için kullanılmıştır. Ancak Ertit’e göre “Günümüz Türkiye’sinde asıl endişe duyan kesim modernler değil, muhafazakârlardır”. Modernleşme, kentleşme, eğitim olanaklarının artması ve küresel iletişim teknolojilerinin yaygınlaşması gibi faktörler özellikle genç kuşakların değer dünyasında önemli değişimlere yol açmaktadır. Yeni nesiller, kendilerine miras bırakılan kimlikleri ve değerleri sorgulayarak kabul etmekte ya da reddetmektedir. Geleneksel otorite figürlerine daha mesafeli yaklaşan bu kuşaklar, bireysel tercihlerini ve yaşam tarzlarını daha özgür biçimde belirleme eğilimindedir. Bu durum, muhafazakâr kesimlerin kendi çocukları ve genç kuşaklar üzerinde yaşanan dönüşüm karşısında kaygı duymasına neden olmaktadır. Bu nedenle Ertit, “endişeli modernler” söyleminin tersinden okunması gerektiğini savunarak günümüz Türkiye’sinde “endişeli muhafazakârlar” kavramının daha açıklayıcı olabileceğini ileri sürmektedir.
Öte yandan Burhan İşliyen’in “Dünyevîleşme” adlı eseri, modern toplumda gözlemlenen bu değişimleri farklı bir perspektiften ele almaktadır. İşliyen’e göre modern dünyada yaşanan dönüşüm yalnızca sosyolojik bir süreç değil, aynı zamanda manevi bir sorundur. Yazar dünyevîleşmeyi, “İnsanın dünya hayatına aşırı derecede yönelmesi ve dünya ile ahiret arasındaki dengenin dünya lehine bozulması” olarak tanımlamaktadır. Ona göre dünyevîleşme, insanın dünya nimetlerine, mala, makama ve şöhrete aşırı derecede bağlanması ve ahiret bilincinin zayıflaması anlamına gelir. Bu durum insanın manevi yapısını zedeleyen bir süreç olarak değerlendirilmekte ve hatta yazar tarafından “ruhlara uygulanan bir soykırım” şeklinde güçlü bir ifadeyle tanımlanmaktadır.
İşliyen’in yaklaşımında dikkat çeken önemli noktalardan biri, dünyevîleşmenin yalnızca din dışı bir yaşam tarzını ifade etmemesidir. Ona göre modern dönemde dünyevîleşme, dindar bireylerin hayatında da ortaya çıkabilmektedir. Özellikle günümüzde bazı bireyler, dini kimliklerini korudukları hâlde hayatlarını büyük ölçüde dünya merkezli değerler üzerine kurabilmektedir. Bu durumda dinî ritüeller devam etse bile, dinin bireyin hayatındaki ahlâki ve manevi yönlendirici rolü zayıflayabilmektedir. Dolayısıyla dünyevîleşme, yalnızca inançsızlıkla açıklanabilecek bir durum değil, bazen dindar bireylerin yaşam biçimlerinde de ortaya çıkabilen bir süreçtir.
Bu iki yaklaşım birlikte değerlendirildiğinde, aynı toplumsal olgunun farklı düşünce çerçeveleri tarafından farklı biçimlerde yorumlandığı görülmektedir. Sekülerleşme teorisi toplumsal yapıda meydana gelen değişimleri açıklamaya çalışan sosyolojik bir yaklaşım sunarken, dünyevîleşme yaklaşımı bu değişimleri daha çok bireyin ahlâki ve manevi dünyası açısından görmektedir. Sosyolojik perspektife göre modernleşme süreçleri dinin toplumsal hayattaki etkisini azaltmakta ve sekülerleşmeye yol açmaktadır. Buna karşılık dinî perspektife göre bu süreç, insanların dünya hayatına daha fazla yönelmesi ve ahiret bilincinin zayıflaması şeklinde yorumlanarak dünyevîleşme kavramıyla ifade edilmektedir. Dolayısıyla aynı toplumsal değişim, sosyolojik bir bakış açısıyla açıklayıcı bir teori olarak ele alınırken, dinî düşünce açısından eleştirel ve uyarıcı bir çerçevede değerlendirilmektedir.
Netice olarak Türkiye’de dinî hayatın dönüşümü, tek bir kavramla açıklanamayacak kadar karmaşık bir süreçtir. Modernleşme ile birlikte toplumsal yapıların, değerlerin ve yaşam biçimlerinin değiştiği açıktır. Bu değişim sosyolojik açıdan sekülerleşme kavramı ile açıklanabilirken, dinî düşünce açısından dünyevîleşme olarak yorumlanmaktadır. Bu nedenle Türkiye’de din ve toplum ilişkisini anlamaya çalışırken hem sosyolojik açıklamaları hem de dinî perspektifleri birlikte değerlendirmek daha bütüncül bir yaklaşım sağlayacaktır. Modern toplumlarda din tamamen ortadan kalkmamakta, ancak hem bireysel hem de toplumsal düzeyde yeni biçimler kazanarak varlığını sürdürmektedir.
Kaynaklar:
(1)Dünyevîleşme, Burhan İşliyen, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2018;
(2)Endişeli Muhafazakârlar Çağı: Dinden Uzaklaşan Türkiye, Volkan Ertit, Kadim Yayınları, 2020
Yeni yorum ekle