Kimler Yönetici Seçilmelidir?

26 Nisan 2023
Image

J.J.Rousseau’nun “İnsanlar Arası Eşitsizliğinin Kaynağı” kitabını yıllar önce okuduğumda şu sonuçlara vardığımı hatırlıyorum: Doğa durumunda insanlar arasında eşitsizlik yoktu. Özel mülkiyet ile birlikte eşitlik bozuldu. Mülk sahipleri bir sınıf oluşturdu, fakirler ayrı bir sınıf. Derken zengin/fakir ayrımı doğdu. Mülklerini artıran kimseler, efendi/kral/yönetici oldular, zayıf kalanlar ise köle/kul ve hizmetli. Bu kez efendi/köle ilişkisi doğdu. Sonra zenginliklerini koruma ihtiyacı hisseden mülk sahibi efendiler, kendilerini güvenceye almak için 'Devlet' denilen teşkilatı kurdular. Hukuku kendilerine göre oluşturarak, yöneticileri, hâkimleri ve savcıları atadılar, böylece imtiyazlarını kökleştirdiler, kimse de bu eşitsizliğe karşı çıkamaz oldu!

Jean Jacgues Rousseau (1712-1778), kitabında insanlığın gerilemesi olarak gördüğü ‘bu ilerlemeci’ düşünceye karşın, tarihin başına dönerek, keşke bu kadar eşitsizlik sistemleşip, insanlar arasında bütünüyle yaygınlaşmadan önce, “bu haksızlığa birisi itiraz etmiş olsaydı,” der. 

Kuşkusuz J.J.Rousseau devlet karşıtı bir insan değildi. O, Devletin, bireylerin haklarının ve özgürlüklerinin yersiz yerde kısıtlanmasına karşıydı; yaşadığı dönemde feodal derebeyilerini ve kralları destekleyen halkın, zümrelere ayrıcalık vermesini, soylu sınıfların zenginliklerini artırmasını kabul etmedi. Ayrıcalıklı sınıfa mensup soylular ve din adamlarına karşın, tüm yükün halkın sırtında olması nedeniyle egemenin “halk” olması gerektiğini söyledi. Bulduğu formül bir toplum sözleşmesiydi. 

“Toplum üyelerinden her birinin canını, malını bütün ortak güçle savunup koruyan öyle bir toplum biçimi oluşturmalı ki, her insan hem herkesle birleştiği halde yine kendi buyruğunda kalsın, hem de eskisi kadar özgür olsun.” dedi. 

Ona göre ulus devlet düşüncesinde, iktidarın değil, halkın bir devleti olması gerekirdi. J.J.Rousseau‘nun halk egemenliği düşüncesinden alınan kuvvetle, 1789 yılında bir devrim gerçekleştirildi. “Hürriyet, kardeşlik, eşitlik” denildi, fakat tam anlamıyla özgürlük, eşitlik ve adalet gelmedi.

Çünkü, özde Cumhuriyetçi olamamış devletlerin, toplumsal tabakalaşma ile eşitsizlikleri sistemleşmişti. Bu devletler, güç ve kuvvetin egemenliğinde, “yağma düzeni” kurmuşlardı. İktidarı ele geçiren siyasal grup, ülkenin kaynaklarını sistemli biçimde soymaya devam etti. Fransız düşünür Frederic Bastiat’ın (1801-1850) haklı olarak itiraz ettiği gibi bu tür devletlerde yöneticiler, zenginlerin isteği doğrultusunda başa geçiyor ve devlet içinde birlikte servetlerini artırıyorlardı. Yöneticiler, çıkardıkları keyfi kanunların gücüyle, sistemli şekilde hak gaspları gerçekleşti. Beyaz yakalıların yaptıkları hırsızlıklar örtbas edildi. Hâl böyle olunca, devlet sistemi içinde, kurumlar birbirini akladı, var olan haksızlıklar ortaya çıkamadı; bunu ortaya çıkarmaya çalışanlar  ise ‘bozguncu, devlet düşmanı, hain’ ilan edildi. Mevcut adaletsizlikler, adliyedeki Hakim ve savcılar eliyle korundu ya da var olan haksızlıklar meşrulaştırıldı. İşte karşı karşıya bulunan yozlaşmış hukuk! Sorun şu ki toplumsal tabakalaşma içinde fakir sınıflardan gelen kimi yöneticilerin, seçilmek istemelerindeki amaçları, var olan çelişkileri düzeltmek değildi. Bu yönde beyanda bulunuyor olsalar da devlet nimetlerinin kuşatıcı etkisine süreç içinde dahil olarak, fakirlikten kurtulup, zengin olmaya çalıştılar. Ezilmiş sınıflardan gelen bu yöneticilerin temel gayesi, bir şekilde gücü ele geçirip, başkalarına karşı ‘efendi’ olmak ve halkı keyiflerince yönetme isteğiydi. Seçilmek isteyenlerin hırsları çok güçlüydü. Erdemli geçinen bu kimseler yerine, gerçek erdemli insanlar ise politikaya girmiyordu. Ve de erdemsiz kişiler halka kendilerini seçtirmek konusunda pek yetenekliydiler... Platon’un demokrasiler için en tehlikeli gördüğü şey de bu değil midir? “Demokrasi, demagoglar üretir ve hitabet gücü yüksek insanlara aldanan halk, yanlış kişiyi yönetici seçer!” Onun önerisi ise seçkinci bir yönetimdir: “Filozoflar kral, krallar filozof olmalı!” diyerek yöneticinin mutlaka çok bilgili, karakter sahibi, gerçekten erdemli ve adaletli olması gerekir. Benzer görüşleri Farabi ve diğer devlet siyaset felsefecileri de savunmuştur.

Şu halde, Cumhuriyet rejimiyle yönetilen halkın, ‘yağma düzeni’ kurmak isteyen yöneticilere fırsat vermesi kabul edilemez. F.Bastiat’ın “hukukun yozlaşması” olarak adlandırdığı bu düzenin değişmesi şarttır. Zira hukuku özümsememiş bir devlet, örgütlenmiş çeteden ibarettir. Bu çetelerin ne yapmak istediği ise çok açıktır: Halkın duygularını istismar etmek, seçildikten sonra da halkla arasına mesafe koymak, hesap sorulmasının önüne geçmektir. İşin başına geçer geçmez bu yöneticiler, ömürleri boyunca yüksek makamlarda en yüksek maaşları alır ve devletin mallarını zengin sermayedarlara dağıtarak yerlerini korurlar. F. Bastiat halkı uyandırır:”Herkes devletten geçinmek ister, unuturlar ki devletliler herkesten geçinmektedir.”

Oysa, cumhuriyetle yönetilen, modern, demokratik devletlerin geldiği nokta, feodal dönemde olduğu gibi bir kişinin, sınıfın ya da zümrelerin zengin olması ya da onların keyfi yönetimi altında halkın yönetilmesi değildir. Tersine, seçilen yöneticilerin sorumluluk alması ve hesap vermesi en büyük amaçlardan biridir. Halka hizmet etmesi zorunlu olan yöneticilerin, mevcut malvarlıklarını hiçbir suretle artırmamaları, normal bir hayat sürmeleri beklenir. Her şeyden önce hakça paylaşmayı esas alan, hukuk kaideleri ile yöneten, liyakat temelli rasyonel devlettir bu. Halk arasında zengin fakir ayrımı azalmış, orta sınıf güçlenmiş, gelir adaleti başarılmış, güç mesafesi kaldırılmış bir devlet. Seçilenlerin ancak çalışmalarına yetecek kadar kazanç sağladıkları, kişisel servet ve mallarını artırmadıkları,  liyakat temeline dayalı yani Meritokrasi düzeninin (Yönetim gücünün, yetenek ve kişilerin bireysel üstünlüklerine bağlı olmasıdır.) olduğu modern sistemin adıdır devlet.

O halde ideal demokratik cumhuriyet rejimlerinde -ismine yakışır şekilde- grup/sınıf/zümre egemenliği olmaz; seçilenlerin ve seçkinlerin zenginleşmesine fırsat verilmez. Devletin makamları, aile ve zümre arasında pay edilmez ve devlet malları ‘arpalığa’ dönüştürülmez. Halkın değer verdiği lider, milletine ‘ulufe’ verir gibi ‘devletin nimetlerini’ dağıtmaz. Seçilmiş liderler, devletini her şeyden çok sever ve ömrünü milletine hizmet yolunda harcar.

Doğrusu, ideal devlet düşüncesi, kitaplarda “idea” olarak kalır. Ne yazık ki yönetici seçilenler ve onların atadığı yüksek bürokratlar, beklentileri boşa çıkarır: İlk iş olarak, seçilmiş olanlar ‘seçim çalışmasında gösterdikleri yoğun çalışmalara karşılık devlet nimetlerini’ paylaşırlar. Böylece seçilenler, daha baştan yetkilerini kötüye kullanırlar. Bu yöneticiler, kendi aralarında yüksek getirili makam ve maaşları paylaşarak, yapılan haksızlıkları ‘devlet sırrı’ gibi saklarlar; sadakat duygusu ile ‘Kol kırılır, yen içinde kalır’ ilkesine bağlı kalarak, bürokrasi içinde yükselip, servetlerine servet, ünlerine ün katarlar. Onları seçen, egemenliğin gerçek sahibi milletin bireyleri ise, büyük hayal kırıklıkları yaşayarak, bir sonraki seçime kadar beklemek zorunda kalır...

Neden böyle olmaktadır? Açgözlülük niçin hiç tükenmez? Bilge insan Aliya İzzetbegoviç’in sözü burada akla gelir: “Hayvanlar açken, insanlar tokken tehlikeli olurlar!” İşte bu sebepten karınları doyan yöneticiler, Devlet makamlarını başkasına kaptırmamak için her türlü haksızlığı, hileyi, zulmü yapmakta sakınca görmezler. ‘Tahta gidilen yolda, her şey mubahtır’ ilkesince gayrimeşru işlere bulaşılır. (Shakespeare'in Macbeth trajedisi, kral olma hırsından kaynaklı bir cinayeti örnekler. Mevlana, “Baş olmak isteyen iki adam dünyaya sığmaz, padişah, padişahlığıma ortak olur diye babasını bile öldürür,” der.) Bu yöneticiler, yozlaşmış sistemi açıklamaya cesaret eden kimselere ise hapis yolunu gösterirler.

Ne yazık ki tarih boyunca her gelen yönetici, bir zaman sonra, tıpkı eski yöneticilerin yaptığı gibi devletin nimetlerine bağlanır. ‘Onlar yediyse, ben neden yemeyeyim?’ diyen iç gıdıklayıcı sese uyar ve hırsızlar kervanına katılır.

Bu durumun böyle olmasının sebebi ne? İnsanın doğasından gelen açgözlülük, çıkarcılık, bencillik ve kurnazlık gibi kötücül özelikleri mi? Öyleyse insanın doğasını bilmek gerekir ki J.J.Rousseau kitabında bunu açıklamıştır: “Çıkarları birbirinin zararına olduğu ve çatıştığı ölçüde, insanları, zorunlu olarak, birbirinden nefret etmeye götüren, insanları birbirlerine ancak görünüşte yardım eder ve aslında birbirlerine akla gelebilecek bütün kötülükleri yapar hale getiren hep insan toplumudur.” Bir kimsenin kendi menfaatinin başkasının mutsuzluğunda, hattâ felâketinde bulduğu dünyada, rekabete dayalı çatışma düzeninin yöneticileri getirdiği yer burası demek ki!

Sonuç olarak, insanın doğası hakkında bu bilgilere sahip olduktan sonra, yöneticiler için ne önerilebilir ve kimler yönetici seçilmelidir?

Birincisi, yöneticilerin yetkilerinin dağıtılması gereklidir. Yeteneği olan yüzme bilenlerin bile okyanusta boğulmasının kaçınılmaz olduğu gerçeğiyle, yöneticilerin, tüm gücü üzerine almaması ve eylemlerinin güçler ayrılığı içinde denetlenmesi zorunludur. Çünkü her kim olursa olsun, insana güven duymakla birlikte, onu zor sınavlarla baş başa bırakmamak gerekir. Evet, insanın doğası ne tam anlamıyla iyi, ne de çok kötüdür; iyi olmak için çaba, kötü olmamak için kaçınma gerekir. Her insan içinde bir vicdan, bir de nefis taşır. İyi iken, zaman içinde kötü olabilen çok insan olmuştur.

İkinci olarak, yöneticilerin yetkileri kadar, ağır sorumlulukları olmalıdır. Sorumluluk bilinci, yöneticiyi devlet işlerini yaparken daha fazla titiz olmaya iter ve bilmediği noktada konunun uzmanlarına danışma imkanı sağlar.

Üçüncüsü, sözde Demokratik cumhuriyet olan, gerçekte bürokrasisi ‘ahbap çavuş ilişkisine’  dayalı devletin, rasyonel hukuk düzenine dönüşmesi zorunludur. Devlet bürokrasisinde liyakatli insanların işbaşına gelmesi, Meritokrasi düzeninin kurulması önemlidir. Bunun için de halkın erdemli insanları bulması ve işbaşına onları getirmesi gerekmektedir. Çünkü erdemli insanlar yönetici olmaya talipli değildir. Onlar, gösterişten uzak yaşarlar, genelde yalnızdırlar; çoğunlukla çekememezlik yüzünden toplum içerisinde dışlanırlar ve ortada pek görülmezler. Bu şekilde nitelikleri ve yetenekleri olan erdemli insanları, bir süreliğine yönetici seçmeli ama insanın doğasını gözeterek, uzun süreli olarak yönetimde tutmamalıdır.


Yardımcı Kaynaklar:

İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı/ J.J.Rousseau/Çeviren R.Nuri İleri/ Say Yayınları

Hukuk / Frederic Bastiat/ Çevirmen Atilla Yayla/ Liberte Yayınları

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

İstatistikler

Bugün Toplam Toplam
0 kez görüntülendi. 262 kez görüntülendi. 0 yorum yapıldı.