Kimlikler Lütfen başlıklı yazımıza ilk bölümün ardından ikinci bölümle devam ediyoruz.
Öncelikle toplumsal kimliklerde süreçler bireylerden topluma doğru değil, toplumdan bireye doğru işleyen, işletilen süreçlerdir. Literatürde çoğu zaman “kimlik oluşumundan, gelişim süreçlerinden” söz edildiğinde aslında kavram kargaşası da ortaya çıkmış olur. Benlik, kişilik, şahsiyet vs. gelişim/edinim süreçlerinden söz edilebilir ama “kimlik gelişim” süreçlerinden söz edilemez. Bir çocuğun huy, mizaç, karakter vb. özellikleri onun “içsel-olanaklarından” etkilenebilir, pay-da alabilir ama toplumsal kimlikler söz konusu olduğunda belirleyici olan tamamen sosyo kültürel ve politik kodlardır. Bir çocuğun içsel yatkınlık/bilkuvve olarak doğuştan Galatasaraylı, Müslüman, Türk (ırksal olarak değil) veya ateist olmaya ne meylinden ne de yatkınlıklarından söz etmek mümkündür.
Kısacası toplumsal kimlikler, toplumsal yapıların ve çoğunlukla da toplumsal yapılarda iktidarları ellerinde bulunduran muktedirlerin, toplumsal düzenin bekasını sağlayabilmek adına, insan bireylerini o toplumsal yapının kurulu düzenine entegre/monte etme adına bireye biçtiği (ve “bireyselliğini” biçtiği) toplumsal konumlar, giydirdiği dar-kalıplı elbiselerdir.
Toplumsal kimlik türleri nelerdir?
Amerikan sosyolojisi şu temel kavramlar üzerine bina edilmiştir; toplumsal yapı, yapıdaki statü ve roller, norm ve değerler, toplumsal kurumlar, toplumsal tabakalaşma ve ondaki hareketlilikler, toplumsal ilişkiler, toplumsal gruplar ve toplumsal değişmeler. Bu kadar!, Bunları “anladığınızda” toplumu da anlamış olursunuz ve “ötesini-berisini” deşmeye de gerek yoktur zaten derler. Çünkü toplumsal olanı deşmek pek de işlerine gelmez. Toplumsal yapılar, insan tekillerinin oluşturduğu küçük guruplar üzerine bina edilmiş kurumsal yapıların işlevsel birlikteliğine dayanan ve ulus devletle mühürlenen üst-yapılardır.
Toplumsal yapılardaki, toplumun tüzel kişiliği olan modern zamanların ulus devletini elzem gören bu anlayışa göre toplumsal kimlikler hem bireylerin topluma sağlıklı biçimde entegrasyonunu hem de toplumsal düzenin garantörlüğünü sağlamış olur. Bu tespit onlar açısından doğrudur da süreç tam olarak da böyle işletilir. Yeni dünyaya gelen sabi, zamanla var olan o toplumsal düzenin, o büyük makinanın, yapının dişlilerine, işletim sistemine uyarlanabilecek biçimde, yontularak, kesilip biçilerek adapte edilir, işte bu sürece “toplumsallaştırma” der Amerikan sosyolojisi. Makineye monte edebilme işlemine de “toplumsal-kimlikler” üzerinden ayar verir.
Yeni doğan o “sabi” ne ve nasıl olacak? Bu soru ne zımnen ne de alenen o sabiye hiç sorulmaz, onun içsel yatkınlıkları, eğilimleri hesaba hiç-katılmaz, katıldığı durumlarda bile dert yine o sabi değildir, büyük makinanın ihtiyaçlarıdır. Örneğin yine Amerikan psikolojisi zaman zaman çeşitli nedenlerle çocuklara, öğrencilere ilgi, yetenek, kişilik v.s türden testler uygular, güya onun kendiliğini anlayıp ona göre süreçler, ortamlar yaratmak adına. Oysa bu düpedüz yalandır, bu testlerin uygulanmasındaki asıl maksat onu üretim ve tüketim süreçlerinde en maksimize biçimde nasıl kullana bilirimin muhasebesini yapabilmektir.
Bu verili durumlar bağlamında ele alındığında, toplumsal kimliklerin en genel anlamıyla ikiye ayrıldıklarını görüyoruz: atanmış ve verilmiş toplumsal kimlikler.
Atanmış toplumsal kimlikler
Öncelikle bu konu gerek topolojik gerekse taksonomik olarak oldukça sorunludur ve bir adım daha geriye çekilerek konuyu felsefi bağlamda ele aldığımızda ise daha da sorunludur ve asıl sorunlar da bu bağlamdaki açmazlardan kaynaklanmaktadır. Örneğin, tümelle tekil arasındaki sınır nerede başlar ve nerede biter? Bir zamanlar Demokritos “atome” evrenin artık daha ötesi olmayan, bölünemeyen en temel “bireysel” olan yapı taşlarıdır demişti. Fakat daha sonra anlaşıldı ki atom denilen de nisbi olarak bir tümeldir ve alt birimleri vardır. İnsan bilinci henüz ne daha “ötesi” olmayan en tümel olanı ne de en tekil olanı keşfedebilmiş değil ve keşfedebilecek gibi de gözükmüyor. Bu noktadaki felsefi/kavramsal sorunu konuyla örneklendirmem gerekirse, “çocukluk” atanmış bir statü/kimlik türüdür. Peki “çocukluk” kimliği nerede başlar ve biter? Modern zamanlarda 18 yaş genel olarak çocukluğun bitip “yetişkinliğin” başladığı sınır olarak görülür. Peki 18 yaşına gelindiğinde ne olur ki burası “sınır” olarak kabul edilir? Bu konudaki sınır-sorunu aslında kendisini en çok da kürtaj tartışmaları sırasında dışa vurur. Embriyo ne zaman “insani-vasıf” kazanır? Buna, “insani-olana” hangi referansa göre, kim nasıl karar verecek? Benzer şekillerde “erkek” veya “kadın”, “Türk” olmak gibi atanmış kimlikler nerde başlar ve biter? Kürtaj konusunda olduğu gibi “çocuk evlilikleri” durumunda da bu sınır sorunu kendisini dayatabilmektedir, bir erkeğin veya özellikle de sosyolojik nedenlerle kadının evlenme yaş-sınırı nedir?
Bütün bu sorunlara rağmen genel olarak doğduktan sonra, elde edilmesinde bireyin “kişisel-emek ve edimlerinin” payının olmadığı, toplumsal yapılar ve onun tüzel temsili olan devlet iktidarları tarafından bireye dışarıdan yüklenen aidiyetlere, atanmış toplumsal kimlikler denir. Türk, kadın, Müslüman, yaşlı, baba v.s.
(İnanç ve etnik aidiyeteler toplumsal, bireysel hareketlilikler bağlamında değişkenlik gösterebiliyorlar ve hatta “kadınlık/erkeklik” kimlikleri bile. Bu yüzden olsa örneğin radikal feministler, cinsiyet ve cinsel eğilim kimliklerinin dahi, doğuştan ve yapısal değil, kültürel kodlarca belirlendiğini ısrarla ve önemle vurgularlar)
Kazanılmış toplumsal kimlikler
Sanayi devrimi öncesinde insan tekilinin toplumsal yerini büyük oranda atanmış toplumsal kimlikler belirlerken, sanayi devrimi sonrasında kazanılmış statüler büyük oranda bireyin toplumsal yapıdaki konumlanışlarını belirler hale geldi. Kazanılmış statülerde de aslında -kavramına rağmen- süreçler bireyden topluma göre değil, toplumdan bireye doğru ve “empoze” edici biçimde işletilmektedir. Çünkü kazanılmaya konu olan (öğretmenlik, doktorluk, mühendislik, imamlık v.s ) toplumsal kimliklerin ne ve nasıl olduğunun reçeteleri, yönergeleri yine toplumsal yapının iktidar aygıtlarınca dizayn edilmektedir. Tamam diyelim ki ben kendi emek ve özelliklerimle öğretmen veya imam oldum. Bu kimliğe sahip olduğumda, neyi nerde, ne şekilde yapacağımı yine ben belirleyemiyorum, evet o kimliği ben kesbediyorum ama tokmak başkasının elinde.
Ara değerlendirme
Ne’liği, nasıl’lığı ve türü her ne olursa olsun, aslında “toplumsal” kimlikler literatürde söylendiği, işlendiği gibi ne bireyin temayülleriyle ne de ihtiyaç ve istekleriyle ilgili değildir. Literatürdeki, insanın “toplumsal” bir varlık olmasından mütevellit “aidiyet” ihtiyacına bağlı olarak toplumsal kimlik edinme isteği vardır şeklindeki belirlenim düpedüz bir yalan ve manipilasyon örneğidir. Aidiyet(lendirme) bireyin değil toplumsal yapının, iktidarların ihtiyaç ve isteğidir. Çünkü elinde bulundurdukları iktidarın devamı için toplumsal bir nizam-intizam, düzen gereği vardır ve bunun içinde bireyin yaşamsal enerjisinin, tutum/tavır ve davranışlarının “kontrol” altına alınması gerekir. Bunun yolu da, toplumsal norm ve değerler, statü ve rollere, toplumsal kimliklere göre insan davranışını düzenlemektir. Buna karşı şu söylenebilir. İyi de bir toplumda, insan davranışını düzenleyecek norm ve değerler, statü ve roller/toplumsal kimlikler yoksa -iktidar olsun olması- o tolumda düzen, birlikte yaşam nasıl sağlanacak? Sorun/düğüm tam olarak da bu soruda gizli aslında. Evet, toplumsal düzen gerekiyor ve bunun için de toplumsal taksonomiler, topolojiler/yüzeyler oluşturmak da gerekiyor. Bunlar olmadan toplumsal “organizasyonu” sağlamak olanaksız, hele de çağımızda. Ama sorun tam da burada, toplumsal organizasyonu, kim nerden, hangi kaygılarla ve nelerin “muhasebesine” dayanarak bunları yapıyor?
Dolayısıyla sorun yine gelip “siyasal iktidarlarda” ve onların karakterlerinde düğümleniyor. Eğer bir bilim insanının bu toplumsal kimliğini belirleyen bir üst-iktidar bağlamı varsa ki var, bu durumda “kazanılmış da” olsa toplumsal statülerin bireyselliğinden ve bireyin, toplumun ve insanlığın “hayrına” olmasından söz edemeyiz. Bundan söz edebilmek için bu statüyü onun belirleniminden azade kılmak gerekir, ancak bu koşullarda o bireye, topluma, yaşama ve insanlığa hizmet edebilecektir, değilse de iktidarın beslemesi olacaktır.
Yazı dizimiz devam edecek.
Yeni yorum ekle