Yeni ve başka türden bir siyasal anlayış/davranış biçimi mümkün mü?

03 Nisan 2026

Bu soruyu sormama ve sorunu deşmeye çalışmama vesile olan şey, üstat Cemil Meriç’in “İdeolojiler (izimler) idrakimize giydirilen deli gömlekleridir” şeklindeki o çok şey anlatan atomize saptaması oldu. 

Siyasetin varlık nedeni, beşeriyette yaşanan toplumsal sorunlardır. Eğer beşeriyette, ekonomi, pedagoji, savaş, sağlık gibi konularda toplumsal sorunlar yaşanmasaydı, siyasete de gerek kalmayacaktı. İnsanların mânâ ve değerler alanına yönelik evrensel ve tek bir yaklaşıma sahip olamaması yüzünden (ki bu noktadaki teklik çeşitli nedenlerle olanaksızdır da) farklı algı-anlam-değer dünyalarının her birisi, siyasal sorunların çözümü noktasında farklı strateji ve taktikler ortaya koymuşlardır. Genel olarak “siyasal teoloji” (izimsel dinsel yaklaşımlar), liberterizm/liberalizm, Marksizm/anarşizm bu farklı perspektiflerin belli başlı olanlarıdır ve farklı “dünya görüşlerinin” siyasal izdüşümleridir. 

Siyasal sorunları çözme yolunda ortaya konulan siyasi anlayışların her birisi, toplumsal sorunları çözmek niyeti ve amacıyla ortaya çıkmışken, garip ve ilginç biçimde giderek sorunun kendisi haline gelmiş ve asıl siyasi sorunlarımızın üstünü örterek onları çözümsüz hale getirmiştir.  Bu durum aynı zamanda şuna da benziyor, ip yumağıyla başlangıçta oynayan ve eğlenen-keyif alan kedinin giderek yumağın içinde düğümlü hale gelmesi ya da kendi kuyruğundan kendi kendisini yemeye çalışan yılanın içine düştüğü oxi moron durum gibi de facto olarak reel siyasi-izimler de giderek bu hallere düşmüş. Kokuşmayı önleme yollarından birisi de ilgilisi olan şeyi tuzlamaktır, peki ya tuzun kendisi de kokuşmuş durumda ise ne yapmak gerekiyor. Siyasal arenada tam bir bataklığa saplanmış durumdayız ve çaresizce çabaladıkça daha fazla batıyoruz.  İşte tüm bu ve benzeri nedenlerle siyasal sorunları çözebilmek adına öncelikle siyasal sorunların çözümünü olanaksızlaştıran bu patolojik siyasal anlayışlardan siyasetin kurtarılması gerekmektedir. 

Post modern zamanlarda, Tarihsel ve toplumsal gerçeklik alanları bize şunu gösteriyor; bugüne değin siyasal sorunları çözmek için ortaya konulan ve siyasi reçeteler içeren tüm siyasal yaklaşımlar/paradigmalar iflas etmiş halde ve bu konuda yeni bir paradigmal yapılanmaya ihtiyaç var. Yeni toplumsal hareketlilik biçimleri de aslında var olan kavramsal/siyasal konseptlerin işlevsiz hale gelip çürüdüğünü kanıtlıyor. Bizdeki iktidara karşı gezi direnişi veya Gazze soykırımına karşı tüm dünya genelinde “kendiliğinden” oluşan kitlesel direniş çabalarının, inançsal, ideolojik aidiyetlerin “ötesinde” bir birliktelik gösterebilmesi var olan siyasal angajmanların yetersiz ve aynı zamanda da bölücü olduğunu kanıtlar nitelikte. 

Bu analizde ortaya koyduğum tespitleri temellendirmek adına bir örnek ortaya koymaya çalışacağım. Liberter düşüncenin kurucu babalarının ortaya koyduğu ve Fransız devrimiyle pratiğini bulan “cumhuriyetçi” politik projenin toplumsal hayatlarda gerçekleştirmeye çalıştığı üç temel ilkesi vardı ve hala da var; “eşitlik, kardeşlik ve özgürlük” ülküleri. Fransız devrimiyle başlayan bu arayışta “cumhuriyetçi” çabanın başarılı olamaması yüzünden – Hegelyen bağlamdaki tümleşik bilinç hamlesi olan “kurnaz-geist”- Marks/Engels insan tekilleri üzerinden sosyalist hamleyi yaparak cumhuriyetin ülkülerini yaşamda gerçekleştirmeye çalıştı. Çeşitli nedenlerle onlar da başaramadı. Dolayısıyla insanlığın eşitlik, kardeşlik ve özgürlük istenci, arayışı hala devam ediyor. 

Hattı zatında -insanlığın sıfır/başlangıç noktası tartışması bir yana- tüm insanlık, tarihi boyunca bu üç ilkeyi toplumsal hayatında mümkün kılmaya çalıştı ve hala da bu uğurda çabalıyor. Aslında bir yanıyla bu üç ilkeyi hayatta mümkün kılmak çok da kolay. Zorlaştıran ve hatta engelleyen ise “kurumsal siyasetin” ta kendisi. Bunu gerekçelendirmeye çalışmadan önce, bu üç ilke ile kastedilen şeyleri ortaya koymaya çalışacağım. Her ne kadar bu üç ilkenin ele alınış biçimi ideolojik olsa da aslında ortak-evrensel nüveler taşıdığı da aşikar ve ideolojik anlayışların bu konuda ayrışıp sorunun bir parçası haline gelmesi, çözümünün engeli olması da bu evrensel noktaları ıskalıyor olmalarından kaynaklanıyor. Çünkü kurumsal/ideolojik siyaset nezdinde, araçlarla amaçlar yer-değiştirmiş durumda. Politik/siyasi angajmanlar bir noktadan sonra insanların “kim-likleri” haline gelmiş. (Bu konuyu “kimlikler lütfen” adlı makalede analiz etmeye çalışmıştım) Politik perspektiflerin insanların angaje olduğu kimlikler haline dönüşmesinden sonra amaçlar unutulmuş, geri plana itilmiş ve siyaset arenası bu politik kimlikler arası bir “kör-dövüşe” dönüşmüş durumda. 

 

Evrensel bir özgürlük analizi denemesi

İnsanlık bilincinin soyutlama yapabiliyor olmasından beri, başta felsefe olmak üzere, edebi/estetik, teolojik/dinsel ve politik bağlamlarda üzerinde en çok durulan kavramdır özgürlük. Hatta, herhangi bir teolojik, felsefi veya politik kuram kurmadan önce hesaplaşılması gereken ilk durumdur. Çünkü insan denilenin “insan-olmaklığı” tam olarak da burada başlamaktadır. Eğer insan denilen varlığın kendine ait bir “cüz’i-alanı” yoksa insandan söz etmek olanaksızlaşır. Bu durum hem teolojik/dinsel hem felsefi hem etik/ahlaki hem de politik olarak böyledir. Özgürlük denilene yüklenen içerikler farklı olsa da (ki aslında değil) öncelikle hiçbir anlam bağlamı insanın özgürlüğünü var-saymadan hareket edemez. Örneğin eğer teoloji alanı insanın özgür olduğunu var-saymazsa kendi üzerine çöker ve hiçbir düşünsel hamle yapamaz, aynı şekilde özgürlük yoksa ahlak/yükümlülük de yoktur, aynı şekilde insanın özgürlük istenci-arayışı yoksa politik düzlem de gereksizleşir ve özgürlüğü var saymayan bir felsefi yaklaşım kendi kendisini de gereksizleştirir. 

Peki tüm anlam üreten bağlamlar için elzem/olmazsa olmaz olan bu özgürlük nedir veya nasıl, nereden anlaşılmalı, ele alınmalıdır? Oldukça zor-zorlayıcı bir durum/kavram olmasına karşın aslında bu konudaki teolojik, felsefi, ideolojik spekülasyonlardan durumu arındırarak bu durumun yalınlığını ve evrenselliğini de ortaya koyabiliriz. Oldukça iddialı bir yaklaşım olduğunun farkındayım ama en azından denemeye değer. 

Öncelikle özgürlük arayışı/sorunu/durumu nerden, niye ve nasıl ortaya çıkmış sorusunu sormak gerekiyor. Bu durum/kavram insanlığın gündemine niye girmiş? İnsan sahip olduğu bir şeyi aramaz, sorun-dert etmez. Eğer özgür olsaydık, özgürleşme çabamız da olmazdı. Kısacası özgür olmadığımız, bizi içerden veya dışardan baskılayan ve istediğimiz gibi hareket etmemizi “sınırlayan” faktörler olduğu için refleksif ve retroaktif biçimde onu arıyor, diliyor ve istiyoruz. Peki özgür olmamak nedir? J.J.Rousseau  “tüm insanlar özgür doğar, sonradan her yerde zincire vurulur” mealinde bir analiz yapmış. Bu minvalde özgür olmamak bir insanın sahip olduğu, olması gerektiği, olmazsa olmazı olan cüz’i iradesinin çeşitli faktörlerce bloke edilmesi, sınırlandırılması, engellenmesi durumudur. 

Özgürlük mücadelesi her-zaman negatif ontolojiye sahiptir ve sahip-olması gerekeni ama sahip olunamayanı arar. Bu aşçıdan bakıldığında total/türsel olarak insanın var oluş çabası aslında bir tür özgürlük (kendilik alanını) inşa etme çabasıdır. Örneğin, elleriyle sınırlı kalmayıp ve onun sınırlarını zorlayıp geliştiren ve genişleten, onun uzantıları olan teknolojiyi üretmiştir insan, ok yaydan giderek lazere ve maalesef atom bombasına kadar, aynı şekilde gözünün sınırlarını kabul etmeyip uzantısı olan teknolojileri üretmiştir, mikroskobundan teleskopuna, termal görme sistemlerine kadar, aynı şekilde kulağının v.s.. Kısacası insan sınırlarını zorlayarak, kendilik/cüz alanını genişletmeye çalışan bir varlıktır ve hangi teolojik, felsefi, ideolojik yaklaşım olursa olsun, bunu böyle kabul etmek zorundadır, çünkü “olan/vakıa” budur. 

Öte yandan ekonomi/politik bağlamda da durum böyledir. Musa niye firavuna diklenmiştir ve İsa roma imparatorluğuna veya Muhammed veya Marks/Engels/Lenin veya Hegel. Hepsinin de gerekçesi aynı, senin bana “dışardan” giydirdiklerini, blokajını kabul etmiyorum ve gerekirse de sana karşı direnişe geçerim, mücadelemi verip senden ayrı olarak “kendilik” alanımı yeniden tanzim ederim. Kısacası özü-gürlük arayışı insanın ontolojik ve ekonomi/politik, sosyo/kültürel bağlamlarda verdiği alan genişletme, sınır öteleme çabasından başka bir şey değildir. 

 

Evrensel bir eşitlik analizi denemsi

Özgülük arayışını getiren, insanlığın hayatının içine sokup güncelleşmesini sağlayan temel unsur insan denilenin kendisi dışındaki unsurlar tarafından uğradığı/maruz bırakıldığı baskılar, blokaj çabaları olması gibi, eşitlik arayışını getiren de hayatın içindeki eşitsizliklerdir. Eğer “eşitsizliği” ve bunun bize yaşattığı sorunları yaşamıyor olmasaydık, eşitlik ülküsü de ortaya çıkmayacaktı. Türkçede bu durumu anlatan çok güzel bir deyim var, “biri yer biri bakar kıyamet bundan kopar”. İnsanlığın tarihsel süreci içinde iki türden eşitlik arayışı olmuş, ekonomi/politik düzlem ve sosyo/kültürel bağlamda hak ve özgürlükler noktasındaki adil-olmama durumları. Dolayısıyla eşitlik arayışı aynı zamanda bir adalet arayışıdır da. 

İnsanlık tarihine baktığımızda, mülkiyet konusu olan temel yaşamsal unsurların toplumsal ve tarihsel süreçler boyunca çeşitli nedenlerle eşitsiz/adil olmayan biçimde yapılaştırıldığını ve buna da sürekli olarak birilerinin itiraz ettiğini görüyoruz. Birilerinin toprağı, buğdayı, giderek de makinaları -haksız, adil olmayan biçimde- daha fazla olmuş. Birileri varsıllık içinde sefa sürerken birileri de yoksulluk içinde cefa çekmiş, çekiyor. Şu denebilir o birileri daha çok çalışmış zengin olmuş, birileri de tembellik ettiği için yoksul kalmış. Eğer insanlık tarihi bu denli naif, namuslu ve otantik biçimde işleyebilseydi orada sorun da olmazdı oysa herkes biliyor ki veya bilmeli ki tarihsel toplumsal süreçler bu denli temiz, adil biçimde işlemiyor. Bazı aç ve açıkgözler adil olmayan biçimde mala/mülke ve davara çökebiliyor. 

Bir diğer eşitsizlik biçimi de haklar ve özgürlükler noktasındaki adil olmayan durumlardır. Örneğin patriarkal/ata erkil kültürel kodların hâkim olduğu toplumlarda “kadın sorunu” şeklinde kavramsallaştırılmış cinsiyetler arası bir eşitsizlik sorunu vardır ve bu sorunda kadınlar genel olarak insanların sahip olması gereken temel hak ve özgürlüklerden eşit biçimde yararlanamamaktadır. Aynı şekilde bazı toplumlarda iktidar anlayışları yüzünde toplumun üyesi olan bazı inançsal, ideolojik etnik kesimlerin, toplumun diğer üyelerine göre insanların genel olarak sahip olması gereken hak ve özgürlüklerden yoksun bırakılabildiğini görüyoruz. Türkiye özelinde Alevilerin, Kürtlerin, dindarların, sosyalist v.s kesimlerin yaşadıkları mağdur olma durumları gibi.

Özgürlük arayışında olduğu gibi, eşitlik arayışında da tüm tarihsel ve toplumsal süreçler boyunca evrensel bir durum/arayış söz konusudur. Musa’nın firavuna diklenmesi beşeriyette bir eşitlenme savaşıydı aynı zamanda ve İsa da, Muhammed de ve Marks’ta, Paris komüncülerinde ve burjuvazinin aristokrasiye/krallığa, Spartaküs’ün efendilere karşı çıkışları hep bir eşitle(n)me çabasıydı. 

Bu bölümle ilgili olarak şunu da belirtmek durumundayım.  Eşitlikten en çok söz eden ona vurgu yapan Marksizm ve anarşizme yönelik liberal eleştiriler oldukça yanlış, yersiz ve mesnetsizdir. Bu iki anlayış hiçbir şekilde “mutlak- eşitliği” savunmamaktadır, kastedilen sadece ve sadece toplumsal/tarihsel süreçlerde çeşitli nedenlerle oluşmuş var olan eşitsizlik durumlarıyla ilgilidir  ve onların ortadan kaldırılması çabasıdır. 

Evrensel bir “kardeşlik” analizi denemesi

Özgürlük ve eşitlik arayışındaki negatif ontoloji kaçınılmaz biçimde burada da var. Niye “kardeşlik-hukukunu” istiyoruz, çünkü sahip değiliz. Bırakın kardeş olmayanların kardeşlik hukuku kurmaya çalışmasını, Habil ve Kabil’den beri kardeş olanlar dahi birbiriyle düşman “düşmüş” durumda.  Tarihimiz boyunca tüm coğrafyalarda çeşitli nedenlerle kavga ettik, inançlarımız, etnisitelerimiz, çıkar çatışmalarımız vs. yüzünden. Aslında halledebileceğimiz en kolay mesele burası ama tam da burada işte kurumsal-geleneksel siyaset devreye girerek sorunu çözümsüz hale getiriyor. Tam da burada insan tekilleri, toplumsal organizasyon için, dışarıdan kendi biçimlendirip içerik kazandırdığı ama kendilerinin sandığı toplumsal kimlikleri çok fazlaca ciddiye-alıp, öne çekip “insanı” geri plana ittikleri için bir türlü “kardeşlik hukukunu” oluşturamıyorlar. Durum aslında şuna benziyor ve işte bu kadar da durum “trajikomik” halde. Koca koca abi ve ablalar “tut(turul)dukları” takım yüzünden kavga edebiliyorlar. Etnik, siyasal, felsefi, inançsal kimlikler arası kavgaların, takım taraftarı olan holiganlar arası kavgadan hiçbir farkı yok aslında. Karşılıklı/kontra-atak olarak, farklı kimlikler birbirlerine düşman bilendikleri için kavga ediyorlar ve kavgalarını da önemsiyorlar. Çünkü araçlarla amaçlar yer değiştirmiş. Bir Müslümanın dünyadaki amacı nedir?! Kendilik/mahrem alanında, kendisiyle, kamusal alanda ise diğerleriyle (iktidar ve diğer vatandaşlar) barışık ve huzurlu biçimde yaşamak değil midir? Aynı şey Marksist, ateist, Hristiyan ve Musevi için de geçerli değil midir? Mahrem alanlardaki sorunlar ilgililerinin sorunları ve diğerini de ilgilendirmez, eğer o bireysel sorunun kamusal alana yansıyan boyutu yoksa. Sorunumuz tam olarak kamusal alanda nasıl olmamız-durmamız gerektiği. İşte bu noktada aidiyetler/kimlikler, politik perspektifler -SİVİLLEŞEMEDİKLERİ İÇİN- (Bu konuyu da “yeni bir sivillik mümkün mü adlı makalede işlemeye çalışmıştım) faşizan biçimde kendi var-olma biçimlerini diğerlerine dayattığından (Marksist herkesi Marksist, Müslüman herkesi Müslüman, ateist herkesi ateist, milliyetçi herkesi milliyetçi” yapmak istediğinden) bir türlü insan türü olarak aramızda kardeşlik hukukunu mümkün kılamıyoruz. Aslında ilgilileri “kendilerini-aradan” çekebilseler hiçbir sorunumuz kalmayacak. Müslüman haykırıyor, “önce Müslüman ol, insan ve “adam-olmak” istiyorsan, oysa dese ki İslam insanın kendisiyle, doğa ve kültürel çevresiyle uyumlu biçimde yaşayabilecek insanları amaçlar, “Müslümanı” devreden çıkarsa (ama karşılıklı olarak diğerleri de) aslında hiçbir sorunumuz kalmayacak. 

Sonuç Yerine

Yaşadığımız hayatlar “kaderimiz” değil, başka biçim ve içeriklerdeki var olma, yaşama biçimlerini gerçekleştirebiliriz, yakındığımız, canımızı yakan sorunlarımızı “kafa kafaya” vererek çözebiliriz. Madem ki bizler koklaşa koklaşa değil, konuşa konuşa anlaşabilecek olan varlıklarız, o zaman bunu başarabiliriz. Bunun için de siyasal anlayışların dayandığı temel paradigmaları yerinden edip, yeniden yapılandırmamız gerekiyor. Buradaki vurgu “içeriğe” değil biçime dair, şimdiye değin hep içeriğe daldık, içerde kaldık ve siyasal sorunlara hep içerden bakarak çözüm üretmeye çalıştık.  Oysa her bir siyasal projenin, kendi görme biçimlerini bir tarafa bırakarak veya görme biçimleri üzerine bir görü geliştirmesi gerekiyor. Bu ikinci dereceden usule dair bir tür siyasal ele alış biçimidir. Siyasal mücadele veren her bir anlayışın, “benim derdim ne, ne adına ne ve kimler için siyasal mücadelenin içindeyim sorusunu sorması gerekir.  Değilse,  fanatik/holigan olan Fenerlilerle Galatasaraylılar gibi bu kör-döğüşe, kayıkçı kavgasına devam edeceğiz, bu kavga tezgahı da zaten bitirilmemesi üzerine kurulmuş, çünkü sistem/sektör bu karşıtlık geriliminin sürekli yeniden ürettiği kavga üzerinden “para-kazanıyor”. Futbol “şirketleri” maçları kazansa da kaybetse de kasaları her zaman kazanıyor, kaybedense hep “taraftarları oluyor”, futbolda yaşanan bu rekabet yapısının aynısı ve hatta daha fazlası,  ulus devletlerin iktidarlarının belirlenimi altında bulunan toplumsal kimlikler üzerinden de yaşanıyor. Şu iki soruyu hep güncel tutmak, sürekli sormak ve cevap aramak gerekiyor, ta ki soru gereksizleşene kadar; “halkaların, insanlığın,  yaşamın, doğanın, adaletin, dürüstlüğün, merhametin dostları ve düşmanları kimlerdir, kimlerle yan yana gelip saf tutmak ve kimlere karşı savaşmak gerekir!

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.