Seküler Kentte Öznelleşen Dindarlık: Anlam ve Maneviyat Arayışı Olarak Din

01 Ocak 2026

İnsanın “ontolojik güven ve aidiyet” arayışı, onun varlık, zaman ve mekânla ilişkisine anlam kazandırır. Modern öncesi dünyada bu “varoluşsal” gereksinim dinin ve kutsalın belirlediği kozmik bir tasavvur içinde karşılanıyordu. Ancak kadim zamanlardaki insan, tabiat ve hayatın kozmik bütünlüğü sekülerleşen birey, doğa ve toplum ekseninde dağıldı.

Moderniteyle insanın metafizik bir idrâkten beslenen hayati ritimleri seküler kentin “demir kafesi”nde mekanikleşmiş, zaman ve mekân ise niceliğin egemenliğine boyun eğmiştir. Seküler tasavvur insanı varlık anlayışıyla birlikte kendisi, çevresi ve hayat hakkındaki aşkın hikâyesinden koparmıştır. Hümanist aydınlanmanın felsefî, siyasî, kültürel ve bilimsel evriminde şekillenen modernite, insanın aşkınla olan bütün bağlarını eritmiş ve hatta “Tanrı’nın ölümünü” bile ilan etmişti.

Modern tahayyül hayatın rasyonel düzen ve disiplini için tüm yapısal kurumsal dinamiklerini kent yaşamında pratiğe geçirdi. Şehir bu anlamda bireyin geçmişe ve topluluğa ait bağlarından azad olduğu, anonimlik ve tanınmazlık kazandığı seküler kente dönüştü. Şehrin metafiziğinde hayatı ve oluşu ikmal eden inanç, ritüel ve kimlik tasavvuru yerine, yeni güç ve otorite ilişkilerine dayalı, mekanik ve metalaştırıcı pratikler geçti.   

Kentsel yaşamı tayin eden Kapitalizm, sadece sosyal hayatı değil, bu hayat içinde yol bulmaya çalışan ahlâk ve zihniyet sistemlerini, kültürel ilişkiler ve bireysel bilinci de biçimlendirdi. Araçsalcı Kapitalizmin tüketimci kodları mekânla birlikte yaşamakta olduğumuz zamansal “şimdi”yi ve muhayyel bir “geleceği”de tefekkürî ufkumuzdan kopardı. Bütün her şey her an değişebilen akışkan bir dünyanın kaotik çekimine maruz kaldı. 

Şehirler geleneksel ontolojiye bağlı zaman ve mekân referanslarını giderek kaybederken, insanlar da hayatın anlam ve amacını daha çok bireyci kariyer değerler etrafında aradı. Bu minvalde seküler bireycilik modern yaşam dünyasına ait mahiyeti ve yönü değişmiş yeni kutsalların ve değerlerin kaynağı haline geldi. 

Geleneksel değerler, kurumlar ve yapıların zaman içerisinde değişmesi kaçınılmaz bir durum olmakla birlikte burada öne çıkan kaygı, tekno-kültürel değişimin hızı ve sonuçları ile nasıl başa çıkılacak sorusudur. Bugün tekno-kapitalizmin, big datanın, küreselciliğin karşımıza çıkardığı yabancılaşma, metalaşma, şeyleşme ve benlik krizleri karşısında hangi dünyanın değerleri ayakta kalabilmektedir? Bugün değişimin hızına yetişmek bir yana, izafileşen hakikati, akışkan kimlikleri ve transhüman dönüşümünü anlamakta sorun yaşıyoruz.

Sekülerden Post-Sekülere Dinin “Anlam”lı Tezahürleri 

Türkiye’de gündelik hayatın seküler kodları daha çok küresel tüketimin yerel eksenini oluşturan kentleşme süreçlerinde şekillenmiştir. Elbette tarihsel bağlamda sekülerleşmenin siyasal süreçlerle içiçe geçmiş kendine has sosyal ve politik temelleri bulunuyor. İlk başlarda sosyo-politik sekülerleşme toplumun yönetici seçkinlerinde ve memur bürokrasisinde etkiliydi. Sosyo-politik aktörlerin müdahaleci sekülerizmi hep üstte ve merkezde kalmış görünümleriyle uzunca bir süre toplumun geniş kesimlerine sirayet edememişti. 

Bununla birlikte Türkiye modernleşmesi her ne kadar seçkinci ve jakoben bir karakter taşısa da, hem halka yönelik bir kurumsal dine hem de seküler sembollerin kutsallaştırılmasına gereksinim duydu. Kurumsal din geleneksel dindarın dünyasında çok etkili olmasa da, kentsel gündelik hayata ilişkin resmi ya da sivil ihtiyaçları karşıladı. Öte yandan kurumsal dinin temsilcisi Diyanet, kamusal alanda sınırlı bir etkiye sahip olsa da zaman zaman devlet ile halk arasında gerilimleri yumuşatan bir performans sergiledi. 

Ancak Türk modernleşmesinin içinde yaşadığımız küreselleşme sürecini de içeren son evresinde tarihsel kültürel kimliğin ve sosyal dokunun bütün unsurları sarsıcı bir kırılganlığa maruz kaldı. Kentsel sekülerleşme, piyasa ekonomisi, neoliberal kapitalizm ve yırtıcı küreselleşme bütün olarak kültürel yapılar ile gündelik hayat ilişkilerini altüst etti. Postmodern çağın bütün hakikatleri eşitleyen izafileştirici fırtınasında kültürel sistemlerle birlikte zihniyet ve inanç kategorileri de aynı krizin etkilerine maruz kaldı. 

Türkiye'nin neo-liberal piyasa ekonomisine ve küresel dünya sistemine entegre olma süreci gündelik hayatın dinamiklerinde ve kişilerarası ilişkilerde derin dönüşümlere yol açtı. Esasen çok partili hayata geçişle birlikte nispeten ferahlık sağlayan demokratik ortam ve buna eşlik eden refah artışı, Anadolu şehirlerinde muhafazakâr orta sınıfın güçlenmesine yardımcı oldu. Kentsel muhit ve kültürün çatışmalı bir eksende dönüştüğü bu süreç dini alanda da yeni eğilimler, yapılar ve yorumları karşımıza çıkardı. Nitekim yoğun iç göçün kentlerde yarattığı travmatik dönüşüm, gecekondulu şehirleşme tecrübesi gündelik hayatta “hegemonik popüler arabesk kültürünü” ve dini hayatta ise “cemaatçi, tepkisel dindarlığın” zeminini oluşturdu. Bir “sığınma ve dayanışma ideolojisi” olarak din, yeni kentliler ve sonraki kuşaklar için her şeyden önce bir aidiyet, kimlik ve yoksunlukları bertaraf edecek bir gelecek tahayyülü sundu. Kimlikçi söylem dinin tarihsel-geleneksel boyutunu bertaraf eden ideolojik bir tepkisellikten besleniyordu. Elbette geleneksel tarikatler ve cemaatlerin tüm geleneksel yapılar ve haritaları altüst eden anomik anaforunda kadim dil ve formlarını muhafaza etmeleri beklenemezdi. 

Post-seküler çağ ve tekno-kapitalizmle birlikte başlayan yeni dijital düzen, bir önceki dönemin ekonomik, siyasi ve kültürel temellerini değiştirdi. İkibinli yıllarla birlikte Türkiye’nin içine girdiği tekno-dijital kültür ekseni, gündelik hayat ilişkileri ile dini bağlılık, anlayış ve eğilimleri de dönüştürdü. Önceki dönemin dini kurum, otorite, aidiyet tarzı, yorum ve yönelimleri gücünü ve anlamını kaybetmeye başladı. 

Kent dindarlığı ve Türk Müslümanlığı etrafındaki tartışmalar biraz da bu bu değişimin etkisiyle şekilleniyor, yeni gerçekliğin dini biçimlerini de buna uygun olması için hazırlıyordu. Artık dindarlık bir “sınıf atlama ve güç edinmenin” ideolojik bir aracı değil, gündelik hayatın “etik ve estetik” boyutlarını ikame eden bir kaynak olmalıydı. 

Yine bu dönemde refah düzeyi ve siyasal etki gücü artan muhafazakâr mütedeyyin kesim, dinî yönelim bakımından konformizme, bu dünyacı, başarıya, yenilikçiliğe ve kamusal görünürlüğe daha fazla önem ve değer atfetti. Modern epistemik krizin etkisiyle bir yandan klasik otorite ve kurumlar devreden çıkarken diğer yandan geleneksel kabuller ve inançlar herkesin üzerine konuştuğu ve tartıştığı sıradan konular haline geldi. Dini kaynaklar, metinler ve doktrinler bireysel yorumlara açılırken bireyci ve banal dindarlık toplumsal bir zemin kazandı. Bu dönemde muhafazakâr dindar habitus daha önce benzeri görülmemiş bir şekilde içsel bir deizm ve ateizm tartışmalarına yoğunlaşmış, İslami çevrelerin “risk ve tehdidi” dışarıda değil içerideki genç kuşaklarda algılaması dikkat çekmiştir. 

Geleneğin Sükûtu ve Yeni Maneviyatçı Terapik Ruhsallık

Post-seküler tartışmalar sürerken mevcut inançların değişimi üzerine belki de en önemli gelişme ise kısmen geleneksel motifleri kullanmakla birlikte tamamen farklılaşmış yeni maneviyatçı, terapik ve spiritüel inançların şifacı mistik bir sektör olarak sahneye çıkışında kendini gösterdi.

Kentsel bireycilik, geleneksel himaye yapılarının etkisizleşmesi, yabancılaşma ve yalnızlık, gerçekte geleneksel dinin tarihsel ve kurumsal potansiyelinin başa çıkamayacağı yeni sosyo-psikolojik sorunlardı. Üstelik bu aşamada popüler halk dindarlığı da folklorik bir öğeye dönüşerek arabesk kültürdeki cazibesini yitirmişti. Kentin eğitimli kariyer sahibi bireyleri bunun yerine küresel neoliberalizmin spiritüel, terapik, şifacı ve kişisel gelişimci ruhuna uygun bir piyasa maneviyatına rağbet etti. Bu evrede artık inanç sorunları iki farklı düzlemde tartışılmaya ve görünmeye başladı. 

Öncelikle ontolojik güvensizliği üreten yeni küresel sorunlar, savaşlar, ekonomik ve siyasi adaletsizlikler, öngörülemeyen doğa felaketleri ve ekolojik krizler gibi geç-modern çağın artık herkesi kuşatan ve ilgilendiren sorunları gençlerde özellikle “Tanrısal müdahillik” (deizm) ve ateizm konusunda yeni sorgulamalara ve inanç krizlerine yol açtı. 

Dindar habitus içinde medyatik etki ve nüfuza sahip bazı entelektüel dini figürlerin ve yorumcuların da kimi zaman eşlik ettiği bu inançları sorgulama ve yenilemeye dair açıklamaları sansasyonel etkiler yarattı. Muhafazakâr entelijansiya kendi içindeki eleştirel sorgulama serüvenlerini bir “dip dalga”yı çağrıştıracak şekilde “inanç yenilenmesi” olarak takdim ederken, daha görünür planda İslami tesettür-türbanın bilinen formundan “açılarak” uzaklaşma deklarasyonu ise İslami camia mensupları için yeni bir tür seküler dindarlık ve “gevşeme” sendromu olarak algılandı. 

Maneviyatçı, şifacı ve terapik dindarlık eğilimlerinde ise artık “sahih itikadi ilkeler” değil “kutsalın evrensel ve hümanist açılımları”, “geleneksel ritüeller ve pratikler” değil “sükûnet ve dinginliğin arınmacı ve senkretik yorumları” revaç buldu. Aşkın bir dindarlık yerine huzur ve sakinlik vaadeden saadet endüstrisi, içkin “kendilik” fırsatlarını piyasanın tüketimine sundu.

Geleneksel teolojinin ve inanç formlarının klasik dini yorum ve otorite kaynaklarından bağımsızlaşarak artık bireyin ve “herkes”in anlayışına açıldığı bu süreçte, nesiller ve kurumlar boyunca belli usuller, rutinler ve ritimlerle hayata yön veren bütün formlar açığa düşmüştür. Oysa kadim öğretiler içinde tevarüs edilen ve kozmik bütünlüğü inşa eden varlık kodları, insanı anlamlı bir dünya görüşü ile istikrarlı bir aidiyet içinde tutuyordu. 

Ancak bugün mesnedi ve kökleri karışmış yorum anarşisi, iletişimin nesiller üstü desenini bozduğu gibi gündelik hayata anlam ve yön veren inanç algoritmasını da devre dışı bırakıyor. Yine kadim gelenekte bir insan ve âlem tasavvuruna dayalı varlık anlayışı, enformatiğe dönüşmüş dini bilgi sağanağı ile görünmez olmuş, metinlerin kutsallığı aşınmıştır. Kurumsal din yeni sosyal problemlerin çözümüne koşuldukça giderek pedagojik bir sosyal-ilahiyata dönüşüyor, aşkın dindarlığın yerini sufi formları bir tür piyasa diline çeviren içkin bir dindarlık alıyor. 

Geleneğin dini kalıpları ve inanç formülasyonu akışkan kültürün zihin ve yaşam dünyamıza bulaştırdığı krizler karşısında dağılırken, tepkisel bireyci yaklaşımların etkisiyle ya giderek daha evrimsel-rasyonel çözümlere ya da sürekli eksen değiştiren geçişli maneviyatçı arayışlara kapı açıyor. Bu tartışma düzleminde din, anlam ve huzur peşinde koşanların bir şekilde alış-verişe girdikleri ya da performansa dönüştürdükleri bir kaynak mesabesinde. 

Ritimler ve Ritüellerin Kayboluşunda Kentsel Dindarlık

Dijitalleşen gündelik hayat, insanın yakınlık ve aidiyete özgü ruh ve anlam taşıyan ritüellerini yok ediyor. Neo-liberal tüketimci bireycilik, kuşaklararası dikey tevarüsü koparırken küresel yatay etkileşimi sonuna kadar açtı. Bugün dini anlam ve bağlılığın en önemli sorunu, artık bir geleneği aktaracak ve yenileyecek ritüellerinden uzaklaşmış bağlamsız bir maneviyat sarmalına maruz kalmasıdır. İnsanların artık niçin inandıklarından çok nasıl inandıklarını göstermeye çalışması belki de bu yoksunluğun bir göstergesi. 

Ritüellerin eksikliği ya da kaybı nedeniyle bireyler artık gündelik hayatın bazı geçiş ve kararlarında kendi başlarına karar vermek zorunda kalıyor. Bu durum bizi zaman zaman içine çeken varoluşsal krizlerin de esas tetikleyicisi. Ritüellerden uzaklaşmış bir topluluk, hayatın istikrar ve bütünlüğünü sağlayan ahlaki çerçeveden de mahrum kalıyor. Esasen dini inançları daimi bir canlılık ve içtenlikle sürdüren şey ritüelin aurası ve kuşatıcı hissiyatıdır. Dini ritüeller modern kent insanının en çok ihtiyaç duyduğu “güven”e dayalı dil ve etkileşimi kurar. 

Samimiyet ve içtenlik, güven ve anlamlı bütünsel aidiyet, temelde geç-modern çağ insanının bertaraf edemediği ontolojik bir gereksinim. Dini ritüeller zaman zaman eleştiri konusu yapıldığı üzere bir “şekilci dindarlık” formasyonu değildir. Elbette dindarlığın formel, biçimsel ve gösterişçi yönü en çok içeriği boşaltılmış ritüeller yoluyla öne çıkar. Ancak ritüelin içe işleyen aurası, zamanı durduran rutinleri ahlaki değerlerlerin de ikame şartıdır. 

Ahlaki birlikteliğin imkân ve idamesi için inançları canlı tutacak ritüelleşme daimi bir gereksinimdir. Ritüeller gündelik hayat düzeni ve sosyal ilişkileri bir hakikat ve adalet etrafında toplayan adab-ı muaşeret inşa ediyor. Öte yandan şüpheleri davet edecek şekilde “niçin inanmalıyız” sorusunu hatırlatan bir diğer faktör ise, dindarın kamusallık içeren ahlaki iddiasını dünyevi iddiaya dönüştüren temsiliyet değişimidir. Dini temsiliyet bakımından adalet ve güven duygusunu tarumar eden ve vicdanı yaralayan şey, dindarın bir tüketim şatafat ve gösteriş öznesine dönüşmesidir. Bugün inancın kamusal görünümlerindeki tökezleme, sosyal bağlamdaki güven ve adaletin yeniden ikamesini talep eden bir gösterge sadece. 

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.