Filistin Meselesi Bir İman-Küfür Kavgası Mı?

06 Ocak 2026
Image

Filistin’de süren işgal, modern (ve postmodern) çağların en uzun süreli, en vicdan yaralayıcı ve en trajik meselelerinden biri. Coğrafi olarak çok uzaklarda olanlar da dâhil olmak üzere dünyada neredeyse hiçbir devletin kayıtsız kalamadığı dehşetli bir zulüm, büyük bir haksızlık. 

Bu müthiş trajediyi anlamaya ve ona karşı tutum almaya çalışan Müslüman toplumlar arasında çok belirgin bir eğilim var: Meseleyi bir iman-küfür mücadelesi, yani Müslümanlarla kafirler arasında ezelî bir savaşın devamı gibi görmek. 

Duygusal ve tarihsel olarak anlaşılabilir olsa da, bu bakış açısının yanlış olduğunu düşünüyorum.

Bu yaklaşım, hem ahlaken sorunlu, hem siyasi açıdan sonuçsuz, hem de insanlık onurunu savunma mücadelesini daraltan bir yaklaşım.

Filistin meselesine, özünü dinî kimliklerin belirlediği bir kutsal savaştan ziyade bir sömürgecilik, kural tanımazlık, ırkçılık, ideolojik fanatizm ve insanlık suçu meselesi gibi bakmamız lazım. Bunu yapabilirsek belki daha somut, daha doğru, daha sonuç alıcı adımlar atabiliriz.

Bu makalede, Filistin sorununa iman-küfür penceresinden bakmanın neden yanlış, çelişkili ve etkisiz olduğunu tartışacak; aynı zamanda ahlaki tutarlılığın ve insani, vicdani, ahlaki perspektiflerin bu mücadelede neden daha güçlü bir zemin sunduğunu tarihsel ve güncel örneklerle açıklamaya çalışacağım.

 

Tarihi Perspektif

Siyonizm, 19. yüzyıl sonlarında temelleri atılan milliyetçi ve sömürgeci bir ideolojidir.

Başlangıçta seküler bir hareket olan Siyonizm, Avrupa’daki antisemitizme tepki olarak ortaya çıkmış; ancak zamanla özellikle de 1967’den sonra dinî bir mahiyet kazanmıştır

Bu anlayışı benimseyen fanatikler, Tanrı’nın kendilerine “onlara vaat ettiği toprakları” kaba kuvvet yoluyla geri almak gibi bir misyon yüklediğine inandılar ve böylece Filistinlilerin varlığını teolojik bir engel olarak görmeye başladılar.

Baskı, zorbalık, zulüm, “dînî” bir ton kazanınca, mağdur olanların da buna bir tepki olarak tepkilerini “dînî” bir perspektife oturtmaları beklenebilir ama öyle olmamıştır. 

 

Image

El-Fetih

Siyonistlerin Filistin topraklarındaki işgalini sonlandırmak amacıyla kurulan Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi El-Fetih ve Filistin direnişinin simge ismi Yaser Arafat’ın ideolojisi, dinî motiflerden ziyade seküler, milliyetçi ve sosyalist unsurlara dayandırılmıştır.

El-Fetih, 1959 yılında Yaser Arafat ve sürgündeki bir grup Filistinli entelektüel aktivist tarafından Kuveyt'te kurulmuştur. 

Filistinlilere kendi kaderlerini tayin hakkı için silahlı mücadele çağrısı yapan El-Fetih, Filistin’in kurtuluşunu, dinî bir mücadele olarak değil, ulusal bir kurtuluş mücadelesi olarak görmüştür.

Seküler milliyetçilik ön plandadır. Hareket, Arap milliyetçiliğinden esinlenerek, Filistinlilerin Arap devletlerine bağımlı olmadan kendi direnişlerini örgütlemesini savunmuştur. Bu seküler çerçeve, hareketin hem Müslüman hem de Hristiyan Filistinlileri kapsayan geniş bir koalisyon oluşturmasını sağlamış ve onu İslamcı akımlardan net bir şekilde ayrıştırmıştır.

El-Fetih, “sosyal demokrat” bir parti olarak tanımlanır ve sosyalist ideolojiden güçlü etkiler taşır. Hareket, Sosyalist Enternasyonal üyesidir ve Avrupa Sosyalist Partisi'nde gözlemci statüsündedir. Silahlı mücadeleleri için, sosyalist devrimci modelleri (örneğin Vietnam veya Cezayir direnişleri) örnek alırlar. 

Özetle El-Fetih, Filistinlilerin sömürgecilik karşıtı mücadelesini, sınıf temelli bir kurtuluşla birleştirmeyi hedeflemiştir.

El-Fetih’in bu seküler ve anti-emperyalist çizgisi, 1960'lar ve 70'lerde (Türkiye'deki devrimci gençler de dâhil olmak üzere) dünyanın dört bir yanından sosyalistlerin Filistin kamplarına giderek destek vermesinin sebeplerindendir.

Sayıları yüzlerle ifade edilebilecek sosyalist, devrimci Türk genci emperyalizmin yuvası sayılan ABD’nin desteğiyle Orta Doğu’da terör estiren İsrail Devleti’ne karşı savaşan sosyalistlerle omuz omuza savaşmak için Filistin’e gitmiştir.

Bunlardan sekizi (Bora Gözen, Kerim Öztürk, Cafer Topçu, Ahmet Özdemir, Yücel Özbek, Ali Kiraz, Şükrü Öktü, Gürol İlban) 1973 Yom Kippur Savaşı sırasında Lübnan'daki Nahr-el Bared kampında İsrail baskınında hayatını kaybetmiştir.

Türkiye’de daha sonra isimlerini duyuracak Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan, Cihan Alptekin, Ulaş Bardakçı, Ertuğrul Kürkçü, Faik Bulut ve Cengiz Çandar gibi pek çok sosyalist/devrimci militan Filistin’deki kamplarda gerilla eğitimi almıştır.

 

Hamas

Meseleye milliyetçi, sosyalist ya da seküler pencereden değil de inanç penceresinden bakan Hamas (Harekât el-Mukavemet el-İslamiyye, yani İslamî Direniş Hareketi), 1987 Aralık ayında Gazze Şeridi'nde, Birinci İntifada (Filistin İsyanı) sırasında, seküler Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve El Fetih'e alternatif olarak kurulmuştur.

Hareket, Mısır merkezli Müslüman Kardeşler örgütünün Filistin kolu olarak şekillenerek hem siyasi hem askerî sahada örgütlenmiştir. Askerî kanadının adı İzzeddin el-Kassam Tugaylarıdır.

Hamas'ın kökeni, 1973'te Gazze'de Şeyh Ahmed Yasin tarafından kurulan Mücemma el-İslamiyye adlı hayır ve sosyal yardım kuruluşuna dayanır. Bu örgüt, başlangıçta cami inşası, eğitim ve sağlık hizmetleri gibi sivil faaliyetlerle Filistin toplumunda taban oluşturmuştur. 1980'lerin ortalarında, İsrail'in baskıları ve intifada ile örgüt silahlı direnişe yönelmiştir. Hamas'ın ruhani lideri olan Şeyh Ahmet Yasin, 2004'te İsrail tarafından bir suikastla öldürülmüştür. 

Hamas, Filistin direnişini dinî bir mücadele olarak tanımlarken, El-Fetih ulusal kurtuluşu ön planda tutmaya devam etmiştir. Bu ayrım, Filistin siyasetinde derin bölünmelere yol açmıştır; örneğin 2007'de Gazze'nin Hamas kontrolüne geçmesi, El-Fetih’in Batı Şeria'daki seküler yönetimini pekiştirmiştir.

Hamas’ın en büyük destekçisi; para, silah, eğitim ve roket teknolojisi sağlayan İran olmuştur. İran Hamas'ı Hizbullah ve diğer "direniş eksenli" gruplarla entegre etmeye çalışmıştır. Hamas’a giden mali yardımların diğer ana kanalı Katar olmuştur. Esad öncesi Suriye, bazı Körfez ülkeleri (gizli kanallarla) Hamas’a destek verirken Türkiye daha çok siyasi destek ve diplomatik koruma sağlamıştır. Batı'da ise bazı hayır kurumları (örneğin ABD'de kurulan Holy Land Foundation) Hamas için fon toplama aracı olarak kullanılmıştır.

 

Dini Fanatizme Dini Fanatizmle Karşılık Vermenin Ahlaki Çıkmazı

Filistin direniş hareketi, seküler, sosyalist, milliyetçi nitelik taşıdığı erken dönemlerinde -tabi ki başta sosyalist ülkeler olmak üzere- dünyanın pek çok ülkesinden ilgi görmüştür. 1989’da SSCB’nin ve sosyalist bloğun yıkılmasıyla beraber, Filistin direnişinin temel söylemlerinin dinî mahiyet kazanması bu ilgiyi hızla azaltmıştır. Öte yandan Filistin meselesi, özellikle 2000’li yıllardan sonra sosyal medyanın ulaştırdığı görüntüler ve dünyada hızla yaygınlaşan kimlik politikalarının etkisiyle Müslüman halklar arasında daha önce görmediği ölçüde ilgi görmeye başlamıştır.

İslam ülkelerinde daha çok geleneksel söylemleri tekrar eden vaizlerin istikamet verdiği İslami kitlelerin, meseleyi derhâl bir iman-küfür savaşı olarak algılaması beklenmesi gereken bir sonuçtur. 

Radikal/fanatik Yahudilerin, başlarında kipalarıyla sarfettikleri İslam düşmanı sözler ve Müslüman ahaliyi tahkir edip zulmettikleri görüntüler Müslüman topluluklarda infial yaratmıştır. Zaten mağlubiyetin ezikliği içinde duygusal olarak iyice kırılganlaşmış kitleler vaizlerin tekrarladığı klişeleri, kadim ve kutsal bilgiler olarak görüp benimsemiştir.

 

Geri Besleme Döngüsü

Muarız grupların birbirlerine karşı hissettikleri kin, nefret, düşmanlık duyguları karşılıklı olarak birbirini besler. Bir grubun diğerine karşı aşağılayıcı bir davranışı, benzer (hatta daha güçlü) bir aşağılayıcı davranışla mukabele görür. Bu bir geri besleme döngüsüdür.

Yola çıkarken gayet seküler olup sonradan dinî bir nitelik kazanan Siyonist fanatikliğe Müslümanların benzer bir dinî fanatizmle cevap vermesi, bir yandan meseleyi ahlaki zeminden mahrum bırakırken diğer taraftan çözümsüzlüğe mahkum etmektedir. 

Bir taraf “Tanrı bize bu toprakları vaat etti” derken, öteki taraf “Tanrı bize onların kökünü kazımayı emretti” dediğinde, artık konuşulan şey adalet, hukuk veya insanlık olmaktan çıkmakta; geriye sadece kutsal (dolayısıyla meşru sayılan) bir şiddette rekabet kalmaktadır.

 

Dini Söylemin Siyasi, Tarihî ve Olgusal Gerçekliğe Körlüğü

Filistin meselesini iman-küfür savaşı basitliğine indirgemek, Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerin siyasi analiz kapasitesini felç etmektedir

İsrail’in sergilediği şımarık çocuk kuralsızlığı ve pervasızlığı gayrimüslimlerin İslam’a karşı ideolojik ittifakının bir meyvesi değildir

Mesele bundan çok daha karmaşıktır. 

ABD'nin İsrail'e verdiği destek, Yahudilerle Hristiyanların Müslümanlara karşı bir ittifakından çok, Soğuk Savaş'tan miras kalan stratejik bir ortaklığa istinat etmektedir. 

Soğuk savaş yıllarında Arap ülkelerinde (özellikle Baas Partisinde) sosyalist fikirler yaygın bir karşılık bulmuştu. ABD, petrol zengini Arap dünyasında İsrail’i bir ileri karakol gibi konumlandırmıştı. İsrail, ABD için zengin petrol yataklarının yakınındaki bir istasyon, Orta Doğu'da istikrarlı bir müttefik, silahlarını yığacağı bir askerî üs, bir “batmayan uçak gemisi”, askerî teknolojiler için bir laboratuvardı. 

ABD, SSCB’nin ideoloji ihracatını zaten ideolojik bir tehdit olarak görüyordu. Ama petrol sahalarında nüfuz ve kontrollerini arttırmaları ABD için daha büyük bir riskti.

Bugün artık komünizm tehdidi ortadan kalkmış olsa da bölgedeki doğal zenginliklerin kontrolü ABD için hâlâ büyük önem arz etmekte ve İsrail, başta İran olmak üzere tüm potansiyel bölgesel rakiplere karşı bir sınır karakolu konumunu korumaktadır.

ABD’nin 1948’den bu yana, jeopolitik çıkarlarından dolayı İsrail’e 300 milyar dolardan fazla askerî ve ekonomik destek sağladığı tahmin ediliyor. Bu destek, bir tür teolojik dayanışmadan çok, Ortadoğu’daki stratejik çıkar hesaplarıyla ilgili pragmatik bir destek ve bugün de aynı şekilde devam ediyor.

Meseleyi “imanla küfrün” yahut “hak ile batılın” savaşı indirgemesinden çıkardığımızda, analiz edilmesi gereken sayısız faktörle karşılaşırız. Bunların sadece birkaç tanesini başlıklar hâlinde şöyle özetleyebiliriz:

1. Toprak ve Ulus-Devlet Mücadelesi: Yaşanan esasen 19. yüzyıl sonlarında başlayan iki ulusal hareketin (Siyonizm ve Filistin milliyetçiliği) aynı toprak parçası üzerinde egemenlik iddiası mücadelesidir.

2. Sömürgecilik Sonrası (Post-Kolonyal) Dinamikler: İngiliz Mandası'nın çöküşü, bölgenin büyük güçler (İngiltere, Fransa) tarafından cetvelle çizilmesi ve 1948'deki Nekbe (Büyük Felaket), çözülmemiş bir sömürgecilik mirasıdır.

3. Jeopolitik ve Enerji: Doğu Akdeniz'deki doğal gaz yatakları (Leviathan, Zohr), Süveyş Kanalı'na yakınlık ve Orta Doğu'nun genel stratejik önemi, büyük güçlerin (ABD, Rusya, Çin) bölgedeki mücadelesinin bir parçasıdır.

4. İç Siyasi Bölünmüşlük: Sadece İsrail içindeki "şahinler" ve "güvercinler" arasındaki çekişme değil, aynı zamanda Filistinliler arasındaki El-Fetih (Batı Şeria) ve Hamas (Gazze) bölünmüşlüğü de meselenin kilitlenmesinde büyük rol oynamaktadır.

5. Bölgesel Güç Mücadelesi: Mesele sadece Filistin-İsrail değil, aynı zamanda İran ve onun vekilleri (Hizbullah, Hamas) ile Suudi Arabistan, BAE, Mısır ve İsrail'i kapsayan (İbrahim Anlaşmaları gibi) ABD destekli bölgesel bir blok arasındaki daha geniş bir güç mücadelesidir.

6. Uluslararası Hukuk ve İnsan Hakları Paradigması: Mesele aynı zamanda bir "işgal", "apartheid" (ırkçı ayrımcılık) ve "savaş suçu" tartışmasıdır. Filistin'e destek veren birçok küresel sivil toplum hareketi, bunu dinî bir "cihat" olarak değil, uluslararası hukukun ve insan haklarının ihlaline karşı bir adalet mücadelesi olarak görmektedir.

 

Küresel Siyasette Eski Klişeler Üzerinden Strateji Geliştirilemez

“Küfür tek millettir” ezberini tekrarlayarak düşmanı monolitik (tek parça) olarak görmek Müslümanları stratejik davranma konusunda da hataya sürüklemektedir. 

Sorun “küfre karşı mücadele” olarak görüldüğünde tüm “kafirler” (Hristiyanlar, Yahudiler, ateistler, Hindular vb.) potansiyel veya fiili bir düşman bloğu olarak algılanmaktadır.

Fakat hakikat böyle değildir. 

Kafirlerin” içinde yer alan pek kalabalık ve etkili gruplar Filistin konusunda Müslümanların yanında saf tutmaktadır. Hem ABD hem Avrupa ülkelerindeki İsrail muhaliflerini, anti-Siyonist Yahudi gruplarını (Neturei Karta gibi) veya (gayrimüslim olmalarına rağmen) Filistin'e destek veren Latin Amerika'daki solcu hükümetleri bu argümanla anlayamaz ve açıklayamayız.

Siyasi analiz, "düşmanımın düşmanı dostumdur" gibi pragmatik ittifakları veya en azından tarafsızlaştırılacak aktörleri belirlemeyi gerektirir. Meseleyi imana-küfür çatışmasına indirgemek, çıkarları Filistin'le örtüşebilecek uluslararası hukuk aktivistleri, insan hakları örgütleri gibi gayrimüslim aktörlerle stratejik iş birliği yapma kapasitesini zayıflatmaktadır.

Sorunu, toprak, egemenlik, uluslararası hukuk, insan hakkı ihlalleri, mülteci hakları ekseninden çıkarıp metafizik eksene taşımak, çözümsüzlüğü yanında getirmektedir. 

Siyasi sorunlar müzakere, diplomasi ve uzlaşı ile yönetilip çözülür. Hakk'ın batıla karşı mücadelesi olarak algılanan metafizik savaşların bitmesi için ancak taraflardan birinin mutlak zaferini veya yok oluşunu gerektirir. Bu kavrayış, “iki devletli çözüm”, “tek devletli çözüm” veya “ateşkes” gibi siyasi opsiyonları anlamsızlaştırmaktadır.

 

Meselenin İdeolojik Boyutu 

Peki meselenin ideolojik boyutları yok mudur? Elbette vardır. 

Evanjelik Hristiyan Siyonizm’i kocaman bir ideolojik problem olarak önümüzdedir. 

Ama tekrar altını çizelim ki bu, tüm ideolojik problemin kaynağı “gayrimüslimlerin ittifakı” değil, ABD içindeki belirli ve güçlü bir dinî-politik grup olan Evanjelist lobisidir. Onların İsrail desteği teolojiktir. Ahir zamanda olduğumuza, Mesih’in dönüp onları kurtarması için İsrail’in yeniden kurulması gerektiğine inanmaktadırlar. Akıllarınca kıyameti çabuklaştırmak için “kıyamet alametlerini” tamamlayarak Tanrı’nın elini zorlayabileceklerini düşünmektedirler. 

Bu, ABD dış politikasını belli ölçüde rehin alan önemli bir iç dinamik olsa da neticede söz konusu olan “tüm Hristiyanlar” değil, içlerindeki küçük bir gruptur. Hele tüm gayrimüslimler düşünüldüğünde bu fanatik grup iyice cüceleşmektedir. Ne Katolik dünyasının lideri Papa, ne Ortodoks kilisesi, ne ateist liderler ne Budist din adamları bu kesin inançlı kült mensuplarının görüşünü paylaşmamaktadır.

Ancak birçok Müslüman toplumda hâlâ sık sık rastladığımız “Batı’nın İslam’a savaşı” gibi genellemeler, meseleyi yanlış çerçeveye oturtmakta ve Müslüman olmayan ama adalet için sesini yükselten milyonlarca insanı otomatik olarak dışlamaktadır. Bu da Filistin davasının evrensel meşruiyetini zayıflatmaktadır.

 

Fanatizmin Etkisizliği: “Kutsal Öfkenin” Siyasi Çıkmazı

Dinî öfke, duygusal olarak mobilize edicidir ama politik olarak sonuçsuzdur. Gerçek dayanışma, uluslararası hukuk, medya, diplomasi ve sivil toplum alanlarında yürütülen sistematik çabalarla mümkündür.

Ne yazık ki Müslümanların çoğunluğu teşkil ettiği ülkelerde “din adına öfke”, çoğu zaman iktidarların istismar ettiği bir tepkidir. Otoriter rejimler, halkın enerjisini sloganlara yönlendirir ama somut değişim üretmezler. Böylece bir taş ile iki kuş vurmuş, bir yandan kitlelerin öfkesini “topraklarken” diğer yandan da kendi sorumluluklarını gizlemiş olurlar.

İslami hassasiyetlerin yoğun olduğu toplumlarda yöneticiler kendilerini “ümmetin lideri” olarak sunmakta; onları eleştirmek dine karşı gelmekle eş tutulmaktadır.

Bu nedenle Müslüman halklar, hükümetlerinin İsrail’le yaptığı ticareti, askerî iş birliklerini ya da sessizliklerini sorgulamakta tereddüt etmektedirler. “İman savaşı retoriği”, rejimin başındaki ismi bir dahaki seçimde koltuktan indirilebilecek bir siyasetçiden ebedî doğal lider konumuna getirmektedir. 

Böylece halkın vicdani tepkisi kontrol edilebilir öfke gösterilerine indirgenebilmektedir.

İslam dünyasını yöneten liderlerin bu tür bir öfkeyi kışkırtmalarının gayet pragmatik bir sebebi de özeleştiriyi imkânsız hâle getiriyor olmasıdır. 

Eğer tek sorun “dışarıdaki kafirlerin” saldırısıysa, Filistin yönetimi içindeki (veya genel olarak Müslüman dünyasındaki) siyasi bölünmüşlük, yolsuzluk, stratejik hatalar veya vizyonsuzluk gibi iç faktörlerin rolü tartışmaya açılmaz. Başarısızlıkların tamamı dış güçlerin “İslam düşmanlarının azgınlıklarına” atfedilir, bu da hatalardan ders almayı engeller.

Müslüman halklar Filistin için derin bir empati taşısalar da duygularını hükümetlerini harekete geçmeye zorlayacak siyasi eylemlere dönüştürememektedirler. 

Çünkü meseleye “iman meselesi” olarak bakmak, itaat kültürünü pekiştirmektedir.

2023–2024 Gazze saldırıları sırasında Avrupa ve Latin Amerika’da yüzbinlerce insan katliamı durdurmak için harekete geçmeyen hükümetlerini güçlü şekilde protesto ederken, Kahire, Riyad, Ankara veya Tahran’da aynı ölçekte bağımsız protestolar görülmemiştir. Çünkü Müslüman ülkelerde öfke, devlet denetimindeYahudilere karşı kutsal gazap” biçiminde ifade edilerek etkisizleştirilmiştir. Böylece “kendi hükümetimizin İsrail’le ticareti neden sürüyor?” sorusu tabu hâline getirilmiştir.

Gayrimüslim ülkelerde Filistin’e destek “din meselesi” değil, insanlık meselesi olarak görülmektedir.

Bir Amerikan, Fransız, İngiliz ya da Alman vatandaşı, “benim vergilerimle soykırıma işbirlikçilik edemezsiniz” diyerek siyasi sorumluluk bilinciyle sokağa çıkabilmektedir.

Müslüman toplumlarda ise bu bilincin yerini maalesef çoğu zaman kadercilik ve konformizm almaktadır.

 

Dünyadaki Vicdani Tepkiler: Dinî Sınırların Ötesinde Bir Ahlak

Bugün Filistin için sokaklara dökülenlerin büyük kısmı Müslüman değil. Londra, Paris, Berlin, New York, Buenos Aires ve Seul’de yüzbinlerce insan, kendi hükümetlerinin İsrail’in savaş suçlarına ortak olmasına karşı çıkıyor. Motivasyonları “imanlarından” ziyade, vicdanlarından kaynaklanıyor.

ABD’de Yahudi kimliği taşıyan “Jewish Voice for Peace” hareketi, “Not in our name” sloganıyla Yahudi toplumundaki sessizliği kırdı. 

Güney Afrika, Uluslararası Adalet Divanı’na İsrail aleyhine dava açarak tarihe geçti. 

Şili Devlet Başkanı Gabriel Boric, Gazze’deki sivil katliamı “insanlığa karşı suç” olarak tanımladı.

Bu örnekler gösteriyor ki zulme karşı çıkmak için aynı dine mensup olmak gerekmiyor

Eğer bazı insanlar başka insanlara dinlerini bahane ederek zulmediyorsa; buna itirazın dinî değil insani gerekçelere dayanması gerektiği aşikâr. “Düşmanlarına Tanrı adına zulmettiğini” söyleyenlerle, “düşmanlarını Tanrı adına yok etmeye çalıştığını” söyleyenler arasında, onları dışarıdan seyreden insanlar açısından bir fark yoktur. 

Filistin davasını dar bir “ümmet meselesi” olmaktan çıkarıp insanlığın ortak vicdan mücadelesine dönüştürmek tüm akıllı, ahlaklı, vicdanlı insanların boynunun borcu sayılmalıdır.

 

Ahlaki Tutarlılık: Zulüm Kimden Gelirse Gelsin Karşı Durmak

Meseleye iman perspektifinden bakmak, ahlaki tutarlılığı da zedelemektedir. Çünkü bu durumda zulme sadece “bizden olmayan” taraf işlediğinde tepki gösterilmiş olmaktadır. 

Oysa Kur’an’ın adalet anlayışı, Müslümanları kendi aleyhlerine bile olsa adaletli davranmaya çağırır:

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin.” (Maide, 8)

Bu ilke, sadece Filistinliler için değil, Myanmar’daki Rohingyalar, Çin’deki Uygurlar, Sudan’daki siviller, Ukrayna’daki savaş mağdurları ya da ABD’de ırkçılıkla karşılaşan siyahiler için de geçerlidir. Bir zulüm söz konusu olduğunda ahlaki açıdan zalimin de mazlumun da kimliğine bakılmamalıdır. Zulmeden, Müslüman bir rejim de olsa – bknz. Mısır’da Sisi’nin işkenceleri, İran’da kadınlara baskı, ya da Suudi Arabistan’ın Yemen’e saldırıları— karşı çıkmak şarttır.

Tutarlı bir ahlak, sadece “bizimkilere yapılan zulme” değil, her tür zulme tepki vermeyi gerektirir. Çünkü ahlaki ve vicdani bir itiraz yükseltenler itirazlarını tarafların kimliğine göre değiştirmezler ve itirazlarının bu ilkeye riayet ettikleri ölçüde kıymet taşıdığını bilirler.

 

İnsanlık Perspektifi: Yeni Bir Dayanışma Dili

Filistin meselesi, insanlığın vicdan testidir. Bu testten geçebilmek için Müslümanların mücadele dilini iman merkezinden insanlık merkezine taşımaları gerekmektedir. Bu, dinî kimliği terk etmek değil; aksine, inançların evrensel adalet çağrısına sadık kalmaktır.

İslam tarihinde de bu tür örnekler vardır: Hz. Ömer’in Kudüs’teki Hristiyan halka ibadet özgürlüğü tanıyan anlaşması, Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’ü Haçlılardan alırken sivillere zarar vermemesi ve Osmanlı’nın 1492’de Engizisyon’dan kaçan Yahudilere kapılarını açması. Bunların hepsi dinî kimliğin değil, insanlığın ön planda tutulduğu örneklerdir.

Bugün Filistin için yürütülen mücadele de bu geleneğin devamı olmalıdır. Sadece “Müslümanlar için” değil, hangi inançtan olurlarsa olsunlar tüm mazlumlar için adalet mücadelesi verilmelidir.

 

Sonuç: İnançtan Güç Alan Ama İnsanlıkta Temellenen Bir Duruş

Filistin meselesini iman-küfür eksenine hapsetmek, hem ahlaki hem siyasi bir çıkmazdır. Yukarıda anlattıklarımızı kabaca özetlememiz gerekirse bu yaklaşım:

  1. Zulmü kutsal savaşa dönüştürür, insanlık zeminini kaybettirir.
  2. Stratejik düşünmeyi ve hareket etmeyi zorlaştırır.
  3. Çözüme değil çözümsüzlüğe yol açar.
  4. Evrensel dayanışmayı zayıflatır; vicdan ortaklarını dışlar.
  5. Otoriter rejimlerin elini güçlendirir, halkın sorumluluk bilincini köreltir.
  6. Ahlaki tutarlılığı bozar; zulme karşı çıkışı seçici hâle getirir.

Filistin davası, imanla desteklenebilir ama iman adına tekelleştirilemez

Bu dava sadece Müslümanların değil, adalet isteyen herkesin davasıdır. 

Gerçek zafer, toprak kazanmakla değil, insanlık onurunu savunmada ortak bir bilinç oluşturmakla mümkündür.

Bugün dünyanın dört bir yanında Filistin için yürüyen Hristiyanlar, Yahudiler, ateistler, Budistler, solcular, feministler, vicdanlı muhafazakârlar… hepsi aynı hakikatin etrafında birleşiyor:

“Bir halkın acısı, insanlığın ortak meselesidir.”

Müslümanlar bu gerçeği kavradığı gün, Filistin için yürüttükleri mücadele sadece “ümmetin meselesi” olmaktan çıkacak, insanlığın haysiyet mücadelesi haline gelecektir.

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.