Orta Doğu: Mezhep Sloganları, Devlet Çıkarları ve Sahipsiz Cesetler

12 Ağustos 2026
Image

Orta Doğu’daki bölgesel çatışma mimarisi artık bildiğimiz beynelmilel rekabet sınırlarını çoktan aştı. Mezhepsel kimliklerin birer enstrümana dönüştüğü, hibrit ve asimetrik vekâlet savaşlarının yön verdiği son derece girift bir tabloyla karşı karşıyayız.

2003’teki Irak işgali ve 2011’de patlak veren Arap Baharı, coğrafyanın fay hatlarını derinden sarstı. Bölgesel aktörler arasındaki nüfuz mücadelesi de bu kırılmayla birlikte önlenemez bir tırmanışa geçti.

Peki, sahada gördüğümüz bu kavganın ardında gerçekten dinsel bir varoluş mücadelesi mi, yoksa kutlu sloganların arkasına gizlenmiş soğuk bir devlet rasyonelliği mi var?

Saha dinamiklerini kavramak için öncelikle aktörlerin güvenlik doktrinlerine bakmak şart.

Temel ayrım, komuta-kontrol mekanizmalarında ve kurumsal esneklikte belirginleşiyor.

İran liderliğindeki “Direniş Ekseni”, dikey bir stratejik entegrasyon ile yatay bir operasyonel esnekliği aynı potada eritiyor. Tahran’dan Beyrut’a uzanan kesintisiz bir “ileri savunma” koridoru kurma peşindeler. Bu hattın devlet ayağında bir tarafta İran diğer tarafta Suriye’deki Baas rejimi duruyordu. Suriye'de artık Baas rejimi kalmadı. Yarı-devlet veya milis boyutunda ise Lübnan Hizbullahı, Irak’taki Haşdi Şabi bileşenleri ve Yemen’deki Husiler yer alıyor. İran merkezli Direniş Ekseninin stratejik mantığı gayet net: Düşük maliyetli füze ve İHA teknolojisiyle asimetrik bir caydırıcılık üretmek ve vekiller aracılığıyla bölgesel derinlik devşirmek.

Sünni kanatta ise tek bir merkezden yönetilen monolitik bir yapı yok. Aksine, kendi içinde ciddi rekabetler barındıran üç ayrı grup, eksen ya da hattan söz etmek mümkün:

İlk eksen, Suudi Arabistan ve BAE’nin başını çektiği muhafazakâr Körfez ekseni. Temel öncelikleri statükoyu korumak, Şii nüfuzunu geriletmek ve Sünni siyasal İslamcı hareketleri bastırmak. Geleneksel olarak ABD’nin güvenlik şemsiyesine bağımlı olsalar da, son dönemde kendi özerk alanlarını açma gayretindeler.

İkinci hat, Türkiye ve Katar’ın temsil ettiği daha pragmatik kulvar. Siyasal İslamcı gruplarla diyalog kanallarını açık tutan, Suriye muhalefetini destekleyen ancak gerektiğinde Astana Süreci’nde olduğu gibi Rusya ve İran ile taktiksel diplomasi yürüten bir çizgiyi ifade ediyorlar. Tabii Türkiye'nin Suriye politikası yalnızca “Suriye muhalefetine destek” ve “bölgesel nüfuz” üzerinden açıklanamaz. Türkiye açısından, sınır güvenliği, Kürt siyasi/askeri yapılanmaları, mülteci meselesi, terör tehdidi, Suriye’de kurulan rejimin geleceği, Rusya ve ABD ile güç dengesi gibi pek çok unsur söz konusu.

Üçüncü grup olarak, hem mevcut devlet düzenlerini hem de Şii aktörleri doğrudan hedef alan, meşruiyet tanımayan Selefi-cihatçı radikal yapılar geliyor.

 

Bölgesel Aktörler ve Güvenlik Parametreleri

Aktör KategorisiBaşlıca Aktörlerİdeolojik YönelimAskeri İttifak YapısıTemel Güvenlik StratejisiABD ve İsrail’e Yaklaşım
Şii Direniş Ekseniİran, Suriye Rejimi, Hizbullah, Haşdi Şabi, HusilerŞii (Caferi/Zeydi) & Anti-EmperyalizmTahran koordinasyonunda dikey entegrasyon; Rusya ile taktiksel ortaklıkİleri savunma, asimetrik caydırıcılık, kesintisiz bölgesel koridorVaroluşsal düşmanlık; İsrail'i çevreleme, ABD'yi bölgeden çıkarma
Sünni / Statükocu KörfezSuudi Arabistan, BAE, BahreynSünni (Muhafazakâr)KİK ve ABD ile güvenlik anlaşmalarıRejim istikrarı, Şii genişlemesini engelleme, ekonomik dönüşümABD stratejik müttefik; İsrail ile pragmatik ve güvenlik odaklı normalleşme
Sünni / Pragmatik-ReformistTürkiye, KatarSünni (Hanefi / İhvan dostu)NATO (Türkiye) ve ikili güvenlik paktlarıBölgesel nüfuz, Suriye muhalefetine destek, diplomatik arabuluculukABD ile gerilimli müttefiklik; İsrail ile dönemsel pragmatik veya sert eleştirel tutum
Sünni / Cihatçı YapılarDEAŞ, HTŞSelefi-CihatçıBağımsız / Geçici yerel birleşmelerBölgesel otorite kurma, mevcut devlet yapılarını yıkmaTüm küresel güçlere ve mevcut devletlere karşı mutlak düşmanlık

Buradaki en çarpıcı dinamik, aşılmaz görünen mezhepsel fay hatlarının, hadiselerin gelişimine göre bir anda önemsizleşebilmesi. Filistin sahası bunun en somut laboratuvarı. Sünni çizgedeki Hamas ve İslami Cihad, ideolojik kökenlerine rağmen askeri ve finansal açıdan Şii İran’ın en yakın müttefikleri arasında yer alabildi. Nitekim Suriye iç savaşı ilk çıktığında Esed rejimiyle yollarını ayıran Hamas, Körfez ülkelerince tecrit edilince yönünü yeniden Tahran’a dönmekte tereddüt etmedi. Tahran da roket teknolojisi ve tünel mühendisliğini aktararak, pragmatizmin mezhepsel öğretileri nasıl kadük bırakabildiğini gösterdi.

Lübnan Hizbullahı ise bu mimarinin kilit taşı. Bir yandan Beyrut siyasetini kilitleyen bir aktör, diğer yandan İsrail’e karşı kurulan asimetrik caydırıcılığın ana unsuru. Aynı zamanda Suriye’de rejimi koruma, Irak’taki milisleri eğitme ve Yemen’de danışmanlık yapma görevini yürütüyor.

Sünni devletlerde ise belirgin bir kafa karışıklığı hâkim. İran’ı birincil tehdit gören BAE ve Bahreyn, İbrahim Anlaşmaları ile İsrail’e yanaşırken; Suudi Arabistan bir yandan İsrail ile normalleşmeyi Filistin şartına bağlıyor, diğer yandan Çin’in arabuluculuğunda Tahran ile ilişkileri yumuşatmaya çalışıyor. Türkiye ise pragmatizmi farklı bir seviyeye taşıyor: NATO müttefiki ABD ile Suriye sahasında karşı karşıya gelmemek için Filistin meselesinde sadece söylem düzeyinde sert görünen ama fiiliyatta ABD’nin bölgedeki isteklerine uyumlu bir tutum sergiliyor.

Görüldüğü üzere, sahadaki çatışmaları yalnızca kutsal bir inanç kavgası olarak açıklamak mümkün değil.
 Mezhepsel ve ideolojik motivasyonlar, çoğu zaman devletlerin ve örgütlerin soğuk güvenlik hesaplarıyla, acımasız ve pragmatik iktidar oyunlarıyla iç içe geçiyor.

Fatura ise hep aynı adrese kesiliyor: Sivillere.

Suriye, Irak ve Yemen’deki veriler bu güç mücadelesinin insani bilançosunu gözler önüne seriyor. Birleşmiş Milletler ve bağımsız insan hakları örgütlerinin raporlarına göre, Suriye’de 2011’den bu yana belgelenen sivil ölüm sayısı 230 binin üzerinde. Toplam can kaybı tahminleri ise 600 bini aşıyor. 

Bu korkunç bilançonun çok büyük bir bölümünden Suriye rejimi ve müttefikleri sorumlu. Atılan 81 binden fazla varil bombası, sistematik işkenceler ve cezaevi katliamları... Diğer taraftan, 2013’te Lazkiye kırsalında radikal sünni muhalif grupların Alevi köylerini basıp en az 190 sivilini katletmesi, savaşın ne denli canavarca bir mezhep nefretine dönüştürülebileceğinin acı belgesi.

Irak’ta ise halk, DEAŞ’ın radikal cihatçılığı ile Şii milislerin acımasız misillemeleri arasına sıkıştı. DEAŞ, 2014’te Sincar’da Yezidilere soykırım uyguladı; binlerce insan katledildi, 6 bin 800 kadın ve çocuk köleleştirildi. Bitti mi? Hayır. DEAŞ’a karşı kurulan Haşdi Şabi milisleri de Felluce operasyonunda alıkoydukları 643 Sünni erkeği yok etti. Akıbetleri hâlâ meçhul.

Yemen’de Suudi koalisyonu ile Husiler arasındaki savaşın bilançosu ise 377 bin ölüm. Bu ölümlerin %60’ı doğrudan mermilerden değil; kıtlık, kolera ve sağlık sisteminin çökertilmesinden kaynaklandı. En acısı da bu kayıpların ezici çoğunluğunun 5 yaş altı çocuklar olmasıydı. Doğrudan hava saldırıları, çatışmalar ve topçu ateşleriyle hayatını kaybeden sivillere bakıldığında, (BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği (OHCHR) ve Yemen Data Project verilerine göre) ölümlerinin %60 ila %65'ine Suudi Arabistan Liderliğindeki koalisyon güçleri sebep oldu. Pazar yerleri, düğünler, hastaneler ve okullar gibi sivil hedeflerin bombalanması en büyük doğrudan sivil kaybı sebebiydi.Husiler (Ensarullah) da doğrudan sivil ölümlerinin %20 ila %25'inden sorumlu tutuluyor.

 

Çatışma Bölgelerindeki İnsan Hakları Bilançosu

Çatışma BölgesiBaşlıca İhlal FailleriBelgelenmiş Kayıplar ve EtkiTemel İhlal YöntemleriUluslararası Hukuki Statü
Suriye (Genel)Esed rejimi, Rusya ve İran destekli milisler230.000+ Sivil Ölüm / 14 Milyon Yerinden EdilmeVaril bombaları, kimyasal silah, sistematik işkence, ablukayla aç bırakmaİnsanlığa Karşı Suçlar ve Savaş Suçları
Suriye (Lazkiye)Radikal muhalif gruplar (IŞİD, Ahrar eş-Şam vb.)190+ Alevi sivil katledildi, 200+ kadın/çocuk rehineYargısız infaz, kafa kesme, toplu rehine almaSavaş Suçları
Irak (Sincar & Tikrit)DEAŞ (ISIS)9.900 Yezidi öldürüldü/kaçırıldı, 1.700 Şii asker katledildiToplu katliam, cinsel kölelik, zorla din değiştirmeSoykırım (BM ve Uluslararası Kararlar)
Irak (Felluce/Anbar)Haşdi Şabi ve devlet bağlantılı güçler643 Sünni erkek/çocuk kayıp, sistemli işkenceZorla kaybetme, mezhepçi misilleme, keyfi gözaltıSavaş Suçları ve Ağır İhlaller
YemenHusiler ve Suudi Arabistan Koalisyonu377.000 Toplam Ölüm (%60'ı hastalık/açlık, çoğunluk çocuk)Altyapı imhası, insani yardım ablukası, kıtlıkSavaş Suçları, İnsani Hukuk İhlali

Bu tablo bize ne söylüyor?

Mezhep kategorileri tek başına yeterli bir açıklama sunmaktan ziyade, çoğu zaman siyasi mobilizasyon kategorileri olarak işlev görüyor.

Orta Doğu’daki çatışmalar, iddia edildiği gibi bin yıllık dinsel bir husumetin tabii bir sonucu değil. Aksine mezhep; iktidarların kitleleri konsolide etmek, tebaa yaratmak ve nüfuz alanını genişletmek için kullandığı son derece kullanışlı bir enstrüman.

Aynı zamanda Suriye ve Irak’taki veriler, çatışmaların arkasında devasa bir demografik mühendislik olduğunu gösteriyor. Milyonlarca insanın yerinden edilmesi, Sünni veya Şii nüfusun yoğun olduğu alanların insansızlaştırılması, rejimler açısından “daha kolay yönetilebilir” homojen bölgeler yaratma stratejisinin bir parçası.

Hülasa; devletler kutsal davalar, mezhepsel bağlılıklar ve anti-emperyalist sloganlar eşliğinde vekillerini sahaya sürerken, o ulvi ideolojilerin altında ezilenler yine sıradan siviller oluyor.

Tabii ki İran'ın Hizbullah'ı desteklemesi yalnızca “soğuk devlet rasyonalitesi” yahut oportünizm değil. Bunu söylemek haksızlık olur. İran'ın bölgesel güvenlik anlayışında Şii dayanışması, devrimci ideoloji, anti-İsrail söylemi ve jeopolitik çıkar birbirinden ayrılması zor unsurlar. Aynı şey Suudi Arabistan, Türkiye, Katar veya Selefi-cihatçı örgütler için de geçerli.

Ama mezhep çekişmesi olarak sunulan çatışmaların önemli bir bölümü, mezhepsel kimliklerin devlet ve örgüt çıkarları doğrultusunda araçsallaştırılmasıyla büyüyor ve giderek daha yıkıcı bir hâl alıyor.

Güç dengeleri değişir, ittifaklar bozulur ve yenileri kurulur. Fakat haritası masumların kanıyla yeniden çizilen bir coğrafyada, ahlaki pusulasını tamamen yitirmiş bir insanlığın üzerine nasıl bir gelecek inşa edilebilir?

Coğrafya kader mi bilmiyorum ama bu korkunç hırs, bu insafsızlık, bu aymazlık ve bu ilkesizlik asla bir kader değil.
 


Yararlanılan Kaynaklar:

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.