Biden Türkiye'de Ne Arıyor


     

Bana göre de “ayar” anlamı taşıyan ve “müstemleke münevverimuamelesini reva gördüğüm duygusunu telkin eden, ABD’nin ikinci adamı olan ve kökü epey derinlere uzanan Joe Biden’in ifadelerini (22-23 Ocak 2016), öncelikle kınıyorum. Peşinen belirtmem gerek. En azından benim gibi düşünenlerin, bunu onur meselesi yapması gerektiğine inanıyorum.

İletişim ve ifade özgürlüğü, benim sorunum. Terörden ben muzdaribim. Silopi, Cizre veya Sur’dan göç eden insanlarımla kimse benim kadar empati kuramaz. PKK’nın dağdan inip; Sur’a, Silopi’ye, Cizre’ye konuşlanıp, oralardaki insanlarımızın gündelik hayatlarını neden cehenneme çevirdiğini kimse benim gibi algılayamaz, anlayamaz, çözümleyemez. Çoğu öğrenciden oluşan ve “pusuya yatmış hoca”sına yaranmak için imza atan, bir grup sözde akademisyenin “devleti katil” ilan etmesinin ve bir eşbaşkanın, “ambülansı, doktoru, hemşireyi devlet kendi malı zannediyor” demesinin; kimlere ve nerelere bağlılık mesajı anlamı taşıdığını, kimse benden daha iyi bilemez. Daha da önemlisi, devlet sırrını kasten ve teammüden aleme ifşa edip, toplumsal bünyemizin mikroplara karşı direncini düşüren, sözde gazetecilerin aileleri ile Biden’in neden özel olarak görüştüğü gerçeğine de kimse benim kadar vakıf olamaz.

İşte tam da bu yüzden, haddinizi bilin ve hariçten gazel okumayın.

Türk entelijansıyası, sizin pohpohlayıp, pışpışlayıp cepheye süreceğiniz “Anzakvarikalemşörlerden ibaret değil.

Farkındayım: Benim işim gerçekten çok zor.

Ama artık sizin işiniz de zor.

Hal-i Pür Melal’imizin Ön Yüzü: Kırılan Dişlerimiz

Evet, bu meydan okumadan sonra, kendi hal-i pür melalimizi açık yüreklilikle görmeye çalışabiliriz. Güneydoğu’da son onlu yılların en kesif trajedesi yaşanıyor. Bu trajedi, Türkiye’nin bir süredir yaşadığı, mülteci ve göç sorunu kadar vahim. Açık yüreklilikle itiraf ediyorum: Bu senaryoyu yazıp, PKK’lı teröristleri oralara konuşlandıran şer mihrakları, önemli ölçüde amaçlarına ulaştı. Oradaki insanlarımıza, onlarca yıl etkisinden kurtulamayacakları hınç, kin ve intikam duygularını ektiler. Bizim ise gerçekten de, başka bir alternatifimiz yoktu.

Bildiğiniz birkaç gelişme oldu: PKK’lı teröristleri dağlık alanlarda barındıran kamplar, mağaralar, barınaklar önemli ölçüde imha edildi. Çözüm sürecinde PKK her yere mevzilenmiş ve bazı yerel yönetim birimleri de bu mevzileri tahkim etmişti. Bu doğru. Ama, aynı zamanda da emniyet güçleri, bu süreçte, PKK’nın yuvalandığı inlerin bazılarını tespit etmişti. Eliyle koymuş gibi bulmakta zorlanmadı. PKK’ya, “dağdan inip kentlere yerleşin ki, emniyet güçleri size müdahale ettiğinde, Türkiye’nin Güneydoğu’su Suriye haline gelsin” emri verildiğinde, teröristlerini feda etme pahasına PKK, emre itaat etmek zorunda kaldı. Çünkü, yuvalanacakları başkaca barınakları da kalmamıştı. Her şeyi ayarlayan, “büyük abiler”, nasıl bir “ayar” yaptıysa.

PKK’ye verilen bu emrin en kolay anlaşılabilir birinci sonucu şudur: Yerleşim yerleri Suriye gibi tahrip olmuş bir ülkenin yöneticileri, Filistin’deki mezalim gibi zulümlere ses çıkaracak, itiraz edecek mecali kendilerinde asla bulamaz.

Güneydoğu’nun kan gölüne çevrilmesinin başka sonuçlarına da umut bağlanmıştır: Bir tanesi, güneydoğu halkının, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktan duyduğu gurur ve onuru yok edip, vatandaşlık memnuniyetini ortadan kaldırmak ve devlete bağlılık ile sadakat duygusunu azaltmak. “Devlet katil” feveranları ile ortalık toz duman haline getirildiğinde ve “devletin ambülansı sizi taşımaz, devletin doktoru, hemşiresi sizi tedavi etmez” telkinlerine vatandaşlarımız sürekli maruz bırakıldığında, gayri ihtiyari olarak, ülkeleri için besledikleri sadakat duygularını çok daha kolaylıkla kaybedeceklerdir.

Şer mihraklarının bu sayede yarattığı bir diğer sonuç; Türkiye’nin iç işlerine saplanıp kalmasıdır. Kendi iç sorunlarıyla boğuşmaktan dış dünyada neler olup bittiğine akıl erdirmeye vakit bulamayan iktidar, uluslararası platformda çok daha kolay “oldu bitti”ye maruz bırakılacaktır. Bir diğer sonuç; Türkiye’nin bu zaafının uluslararası platformda, kendisine yönelik bir koz olarak kullanılması ve diploması masasında, Türkiye’den taviz koparma vesilesi haline getirilmesi.

Birkaç neden daha var ama hepsi: “İşini rast getirenin mermere diş geçirmesi, işini rast getiremeyenin bulamaç yerken dişini kırmasıgerçeği ile yüzleşmemize yol açmaktadır.

Arka Yüzümüz: Siyasal Kemoterapi

Bizim için daha önemli olan; bu görünümün çok fazla göze batmayan arka yüzüdür: Türkiye’nin Güneydoğu’su şu anda, siyasal kemoterapi tedavisi görmektedir.

Biliyorsunuz, kemoterapi kötü bir tedavi yöntemidir. Habis urdan arındırmak isterken pek çok sağlıklı hücreyi de tahrip ederiz. Üstelik feci bir tedavi sürecidir. Dahası, metastaz ihtimalini ortadan kaldırma şansımız yoktur. Ne var ki, mecbur kalındığında, alternatif bir tedavi şekli de mevcut değildir.

Güneydoğu’da, ne yazık ki, böyle bir siyasal kemoterapiye mecbur kaldık. Habis urdan sosyal bünyemizi kurtarmak isterken, pek çok sağlıklı hücreyi tahrip ediyoruz. Terörden arındırmak istediğimiz mahallelerdeki pek çok masum vatandaşımızı mağdur ettik. Aylardır kepenk açamayan esnafımız var. Kirasını ödeyemeyenler de, kira geliri ile geçinenler de muzdarip. Çocuklar okullarına gidemiyor. Acil ihtiyaçları karşılamak amacıyla bile sokağa çıkmak çok tehlikeli. Daha da vahimi insanlarımız, yıllardır yaşadıkları muhitleri terk edip gitmek zorunda kaldılar. Bütün bunlar, terör baronlarının ve onların “büyük abi”lerinin iştahla izledikleri manzaralar. Geçim sıkıntısı içinde kıvranan, işinden gücünden olan, evini, yerini, yurdunu terk eden vatandaşlarımızın yaşadığı travmayı meşru kılacak hiçbir gerekçe olamaz. Sadece mecburiyet gerekçesine sığınabiliyoruz. Onların geçim sorunlarına devlet elbette çare bulacaktır. Elbette onlar için daha rahat ve konf      orlu evler inşa edilecektir. Devlet, elbette, onlara, eskisinden daha müreffeh ve huzurlu bir yaşam temin edecektir. Ancak bugün yaşanılan bu travma, birkaç yıl değil, birkaç kuşak boyu atlatılamayacaktır. Zira orada öldürülen PKK’lı teröristlerin bazıları, muhtemelen, muhitlerinin insanlarıdır, belki bazıları mahallesinin çocuklarıdır, hatta belki de bazıları yeğeni, kuzeni ve daha da beteri belki de evladıdır. Nasıl bir müşfik el, evlat acısının neden olduğu travmayı hafifletmeye muktedir olabilir ki. Ya da metastaz gibi, küçük kardeşin içindeki hınç, kin, intikam ve kan davası duygusunu nasıl bir ihtimam ve itina bertaraf edebilir ki.

Türkiye’nin işi şu saatten sonra gerçekten de çok zor.

Diğer yandan, şehit ailelerini nasıl teskin edeceğiz. Yüreklerindeki ateşi söndürecek bir buzdağı var mıdır? Bu insanlarımız yıllardır akıl almaz bir feraset gösteriyor: “Bebek katili” dedik, “yakala-getir” dediler ve yakaladık diye bizi ödüllendirdiler. “İdam etmeyelim” dedik “peki” dediler. “Barışa katkı sağlıyor, işe yarıyor, istediği gibi konuşsun” dedik, “sen bilirsin” dediler. Şimdi de diyoruz ki; “evladın teröre karşı kahramanca savaşırken şehit düştü”. Şimdilik onlar tevekkülle başlarını sallıyorlar. Bu sabır abidelerinin de sabırlarının sınırları var ve bu sabrın ne zaman un ufak olacağını bilemiyoruz.

En kötüsü de şu: Buğz etmekten başka elimizden bir şey gelmiyor: “Paranızın da, gücünüzün de, sahip olma ihtirasınızın da Allah Belasını Versin

SONUÇ

Ben her istediğimi söyleyebiliyorum. Demek ki sınırsız ve sorumsuz bir ifade ve iletişim özgürlüğü var” diyemeyiz. Öyle olsaydı, Orwell, 1984’ü yazmazdı.

Bununla birlikte;

  • akademisyen kimliği, herkese, her şeyi, her yerde söyleyebilme özgürlüğü bahşeder mi?
  • ifade özgürlüğünün sınırları nelerdir?
  • iletişim özgürlüğü ile iletişimci sorumluluğunun örtüştüğü, ayrıştığı, kesiştiği ve çatıştığı noktalar nelerdir?
  • ifade ve iletişim özgürlüğünün demokrasi açısından anlamı nedir?

soruları, gündemdeki yerlerini hep koruyacaktır. Bu yüzden onları erteleyebiliriz.

Ama Güneydoğu ile ilgili konuları erteleyemeyiz. Sosyal bünyeye bir anda yayılır, bütün organları ele geçirir ve sosyal bünyemizi çökertir. Vergi muafiyeti, gelir desteği, bina tahsisi gibi, hastaya moral verme anlamı taşıyan girişimlerden daha fazlasını yapabiliyor olmamız gerekir. Orada mağdur olan çocukları, mümkünse, son derece nitelikli yatılı okullarda okutup, her birini meslek mensubu haline getirip, kalifiye eleman olarak hayata başlamalarını sağlayabiliriz mesela. Örneğin, bazı sivil toplum örgütleri ve hatta firmalar, ihtiyacı olan elemanları yetiştirmek üzere, muhtaç ailelerin çocuklarını sahiplenip, onların iyi bir yaşam sürmeleri ve iyi bir eğitim almalarını temin edebilir. Buna benzer pek çok mikro formül üretebiliriz. Elbette devlet;  şefkatini, himmetini, himayesini esirgemesin. Ama bizim de muhakkak yapabileceklerimiz olmalı.