İslam Ekonomisinin Ahlaki Temelleri


 

Ahlak kelimesi yaratılış-fıtrat anlamına gelen Arapça kökenli bir kelimeden türetilmiştir. Bu açıdan bakıldığında ahlaki olmayan davranışı eşyanın tabiatına aykırı bir davranış olarak kabul etmek gerekir. Bugün onun yerine ikame edilmeye çalışılan etik kelimesi ise Yunanca kökenlidir. Dürüstlüğü ve kişisel iç barışı esas alan ahlak kavramının bilimsel adı olan etik, referans kaynaklar göz ardı edilerek insanın gözlem ve tecrübesiyle geliştirdiği ilkeleri ifade eder. Ahlak yerine etik kavramı kullanılarak dinsel terminoloji ile illiyet bağı kesilmek istenmektedir. Zira Batıda 16. Yüzyıldan itibaren başlayan süreç, esasen tanrısal algının yok edilmesi ya da bireyselleştirilmesi suretiyle, “tanrının” toplum hayatından uzaklaştırılmasını hedeflemiştir. Kapitalizm bu anlayışın ekonomik yansımasından başka bir şey değildir. Sosyalizm ise çok daha kaba yöntemler kullanarak dini, kamusal hayattan uzaklaştırmıştır.

Ahlak gerçekte çerçevesi çok geniş bir kavramdır. Ekonomiye dair olan kısmı bundan bir parçadır sadece. Parasal değeri ifade eden ekonomi, elbette ahlaki kuralların dışında değildir. Smith’in de dâhil olduğu ilk dönem klasik iktisatçılar, ekonominin sadece üretimle ilgili değil ahlaki prensipleri de olan bir bilim olduğu varsayımından hareket etmişlerdir. Ancak ekonominin ahlaki ilkeleri dikkat çekmemiş ve kurumsallaşamamıştır. Gerek klasik iktisadi anlayış gerekse de karşıtları (heteredoksi) ekonomide ahlakilik sorunu inceleme dışı tutmuştur.

Bu iki akımın dışında yer alan İslam ekonomisi, ekonomik ilişkileri ilgilendiren ahlaki kural ve normların hangileri olması gerektiğini atlamış olamaz. İslam ekonomisinin kırmızı çizgilerinden birisi şüphesiz, ana akım iktisadın görmezlikten geldiği ahlaki esaslardır. Sırf bu zeminden hareketle İslam ekonomisini “Islamic Moral Economy” olarak isimlendiren İslam iktisatçıları vardır. Alev Alatlı’nın deyimiyle yasal olan her şey helal değildir. Helal olmayan da ahlaki değildir. Her ikisi de terminolojik olarak İslami literatüre dâhildir. Yine Alatlı’ya göre, iflas eden birisinin malvarlığını haraç-mezat satın almak yasaldır ama ahlaki değildir. Siyasilerin kanına giren işadamının imar ruhsatı ile yaptığı gökdelen, şehrin siluetini bozduğunda yasal bir hak kullanmış olur ama ahlaki davranmış olmaz. Sigara-içki üreticilerinin kanserojen madde içermesine rağmen bunu bilerek satması yasaldır ama ahlaki ve helal değildir. İnsan hayatını kolaylaştıran bir buluşu satışların kesada uğrayacağı gerekçesiyle yasaklamak ya da piyasaya sürmemek yasaldır ama yine ahlaki değildir. Keza obeziteyle mücadele için harcanan paranın, aç insanları beslemeye yönlendirmenin ahlaki esaslar dışında bir cevabı yoktur. Bütün bunların kapitalizm içerisinde cevabı yoktur. Çünkü kapitalizm size daha fazla kazanmayı ve bunu biriktirmeyi emreder. Kazandığını kendi isteğiyle paylaşmaya yöneltecek hiçbir bireysel ve kurumsal müessese yoktur.

Referans kaynaklardaki insana dair bilgiler, onun meleki ve nefsi özellikleri birlikte taşıdığı yönündedir. İnsanın bu özelliği dış etkenlerin yönlendirmesiyle zuhur emektedir. Ahlak burada insanın meleki özelliklerini temsil eder. Öyle ki, yine aynı kaynakların refere ettiği şey, insanın bir “halife” olma potansiyeli taşıdığı yönündedir. Referans kaynaklar bu potansiyelle eşref-i mahlûkat olan insanın bünyesinde esfel-i safilin olma potansiyelini de barındırdığına işaret eder. Bunun ekonomik açıklaması da insanın mala karşı zaafiyet düzeyindeki sevgisi olsa gerek. Zira “dünyadan nasibini almakta” bir sakınca yoktur. İşte kapitalizm bu zafiyet durumunu bihakkın temsil etmektedir. Kapitalist sistem, içsel zorlamalarla paylaşma eğiliminde olmayan homo economicus veya mandollar insan modeli için, malvarlıklarına onların iradeleri dışında (vergilerle) kısmen el koyarak toplumsal ortak ihtiyaçları karşılama çabası içerisindedir. Başka çare de yoktur. Zira klasiklerin tanımladığı insan egoisttir. Bir başka deyişle kapitalizm insanın meleki değil, nefsi yanından hareket eder.

İslam ekonomisi sadece “nasıl” sorusuna değil, “niçin” sorusuna da cevap arar. Nasıl’ı tesbit etmek önemlidir. Ekonomi bilimi bu soruya cevap vererek muhakeme gücünü ortaya koyar. Örneğin tüketici davranışı nasıldır, ya da piyasanın yönü nasıl hareket eder gibi. Ancak geleneksel ekonomi niçin sorusuna ihtiyaç duymaz. Niçin sorusu olayın ahlaki tarafı ile ilgilidir. İslam ekonomisinde ise ahlaki esaslara uygunluk olmazsa olmazdır.

İslam ekonomisi Gazali tarafından geliştirilen “makasıd-ı şeria” üzerine bina edilmiştir. Ekonomik sistemin ahlaki ve sosyal düzene ilişkin sınırlarının çizildiği makasıd; din, nefs, nesil, akıl, mal olmak üzere beş ana gaye üzerine bina edilmiştir. Elbette bu, güncellenip geliştirilebilir. Dolayısıyla, “ekonominin adalet bilimi” veya “moral economy” olarak tanımlanan İslam ekonomisi, “economics” olarak isimlendirilen ve sadece iktisadi hedeflere yönelmiş olan geleneksel (klasik) anlayıştan ayrılır. Bir başka deyişle İslam ekonomisi sosyal, hatta ekonomik adaletin sadece çıkarlarının peşinde koşan aktörler vasıtasıyla sağlanabileceğini kabul etmez. Bireysel sosyal sorumluluk da doğurur. İslam ekonomisi bir anlamda “sosyal ekonomi”dir. Sadece kazanılacak olan para değil; çevre, tarih, etik (ahlaki) problemler… hepsi dikkate alınır. Kapitalist dünyada bu konularda da hassasiyetin gelişmiş olması elbette önemlidir.

Evren aslında bir bütündür. Ekonomik ilişkiler bu bütünün dışında değildir. Bu bütünden uzaklaşan eylemler fıtri (doğal) düzeni bozmaktadır. İnsanın kendi doğasına aykırı davranışları ifade eden bu eylem; insanın mutsuzluğunun da kaynağıdır. İslam bu bütünlüğü “tevhid” kavramı ile ifade eder. İslam ahlakı da bu bütünlükten bir cüzdür ve esasen sınırları ilahi olarak çizilmiştir. Soyut bir kavram olan ahlaki ilkelerin neler olduğu, bu ilkelerin ekonomiye dair olanlarının hangileri olduğu keşfedilmeyi beklemektedir.

İslam ekonomisi her iki temel yaklaşımdan (ortodoks ve heteredoks iktisattan) da farklı olarak insanın doğasında var olan ancak kontrol edilebilir içgüdüsel taleplerini ahlaki sınırlara çekmeyi de irdeler. Bu durum; gelir dağılımını da, çevrenin korunmasını da, tüketim alışkanlıklarını da, tüketici haklarını korumayı da içeren kapsamlı bir pakettir ve temelinde dini değerlerden neşet etmiş ahlaki ilkeler vardır.

Kavramları zahiri anlamlarının ötesine taşımak gerekmektedir. Belki birinci seviyede (zahiri) anlamı, bu (tevhid) olsa da, İslam toplumunun yaşadığı sıkıntıların, tartışılmaz sanılan bu kavramlara derin ve güncel anlam verememiş olması merkezli olduğu konusu, üzerinde düşünmeye değer görülmelidir. Örneğin kavram (tevhid) elbette Allah’ın tekliğine işaret eder. Bu zahiri ve birinci anlamıdır. Efendimizin mücadelesinin odak noktasını oluşturan bu kavramı evrenin bütünlüğünü de temsil edecek şekilde, dolayısıyla ekonomik ilişkileri de içerecek bir anlam verilerek nasıl yorumlanması gerektiği üzerinde kafa yormam gerekmez mi ?… Tevhidden sapma; kabul edilebilir çizgilerin dışındadır.

İslam ekonomisinde ahlaki yönü temsil eden diğer bir unsur ise bizatihi insanın kendisidir. Doğal olarak ortaya çıkan işveren-işçi ilişkisinde, kapitalist ekonomi insanı muhasebeleştirmektedir. İnsanı izzeti nefis-haysiyet sahibi kabul eden İslam, zenginlerin paralarını, fakir insanların izzeti nefisleriyle değiştirilmesini kabullenmez. Bu içsel bir zorlamadır. Kapitalist ekonomi burada da sorunu kıdem ya da ihbar tazminatı gibi cebri yöntemlerle çözme gayreti içerisindedir.

Ana akım iktisat; ekonomi bilimine etik, ahlak ve sosyolojik sorunlarla herhangi bir bağlantısı olmayan pozitif bir bilim olarak yaklaşır. Sosyal ve hukuki konulara dair gelişmeleri takip eden pek çok ülkenin düştüğü bu yanlışlık, uzun dönemde toplumsal barışı da bozmaktadır. Bir başka deyişle ekonominin (ve hukukun) zamandan ve mekândan tamamen bağımsız ve tartışılmaz kuralları yoktur. Aslında bunun en somut kanıtı, ana akım iktisat anlayışının başlangıcından günümüze sürekli değişmesine rağmen, yine de krizlerin önüne geçememiş olmasıdır.

Ana akım iktisat refahı üretime endekslemiştir. Uzun vadeli çözüm elbette sadece arza dayalı çözüm değildir. Kapitalizm toplumsal sorumluluk sahibi, bilinçli insan modeli geliştirememiştir. Ancak yaşanmış ağır tecrübeler, Batı’yı buna zorlamaktadır. Batı ekonomileri arasında ahlaki esasların gelişiyor olması, moral economy, ethics ya da altruizm veya insancıl kapitalizm gibi kavramların kendisine yer buluyor olması, tecrübe ile elde edilen bu tür değerlerin maliyetinin yüksekliğine de işaret eder. Esasen ahlak kavramı içerisinde kümelenen bu kavramlar, insanı fıtratına uygun davranmaya zorlamasını göstermesi açısından ayrıca önemlidir. Tabiatı derin tahribata uğratan, ekonomik gerekçelerle ülkeler arasında savaş çıkaran, tüketim çılgınlığı ile insanlığın geleceğini ipotek altına alan, parasal kaygılarla gelecek nesilleri göz ardı eden bir anlayışın ahlaki kurala ihtiyaç hissettiği ortadadır.

Kapitalizme yapılan temel eleştirilerden birisi de zenginliği belirli ellerde toplamasına (burjuvazi sınıfı) yol açmasıdır. Aslında kapitalizmin odak noktası da burasıdır. Zira kapitalizm, “sermaye” anlamına gelen kapitalin profesyonel ellerde toplanması ve bu eller vasıtasıyla yönetilmesi halinde, refahın artış göstereceği varsayımından hareket eder. Pür haliyle uygulandığı ilk zamanlarda derin sosyal etkileri olan bu versiyon, edinilen tecrübelerle güncellendi ve sosyal devlet-refah devleti ilkesi çerçevesinde sıkı kurallara bağlandı. Bunda 1917 devriminin de önemli zorlaması olmuştur. Proletarya diktatörlüğünün (işçi devrimi) dönemin birinci sıradaki kapitalist ülkesi olan İngiltere’de olacağı kehaneti tutmasa da, Marks bunu görmüş olacak ki, temel eserini (Das Kapital) bunun üzerine yazmıştır. Kapitalizmin sosyal devlet uygulamaları işçi sınıfını köle olmaktan kurtarmışsa da, insan statüsüne terfi etmesini sağlayamamıştır.

Zenginliğin ve gücün her ikisinin de belli ellerde aşırı yoğunlaşması fıtri değildir. Fıtri olmayan ise doğal olandan (tevhitten) sapmayı temsil eder. Patronla işçi arasında hukuki statü farkı yoksa da, sistemin bir yansıması olarak oluşan sosyal farklılıklar düalizmi, düalizm de sosyal çatışmayı doğurmaktadır. Şüphesiz İslam dininin ekonomik anlayışı buna yol açmaz. Her şeyden önce sistem denge üzerine bina edilmiştir. Kapitalizmde para ile satın alamayacağınız şeylerin sayısı son derece sınırlıdır. İnsanın değerini para ile ölçmeyen İslam, istese de patrona bu fırsatı vermez.

Kapitalizmdeki sermaye vurgusu öylesine ağırdır ki; eğer kamusal sınırlamalar olmasa, rakiplerine yaşama şansı bırakmaz. Rekabet vurgusu, kaliteliyi ucuza üretme düşüncesini çoktan geride bırakmıştır. Onca düzenlemeler ve üst kurulların varlığına rağmen piyasaların ezici üstünlüğü pek çok sektörde global düzeyde birkaç firmanın elindedir. Diğerleri ya yok olmuş, ya da teslim olmuşlardır. Örneğin “milyarlarca” insanın taşıdığı cep telefonu yazılımının tartışmasız iki lideri IOS ve Androiddir. ABD’de küresel fastfood restoranları neredeyse bütün çiftçileri mısır ve tavuk üretiminde tekeline almıştır. Böyle bir sistemde adalet ve ahlak kavramları mevzubahis olamaz. Kapitalist sistemde devletler bir yandan bu tekelleşmelerle mücadele eder gibi gözükürken, diğer tarafından politikacılar yeniden seçilebilmek için bu çevrelerin desteğine ihtiyaç hissederler. Bu da organize olmamış geniş toplum kesimlerini mağdur eder.

İnsan bir taraftan fiziksel, bir taraftan da ruhsal yanı olan bir varlıktır. İnsan bu iki yönüyle tam bir bütün olabilir. Birisinin ihmali eksikliğe işarettir. İnsanın ayırt edici yanı ise ruhsal tarafına ilişkindir. Nihai olarak ulaşmaya çalıştığı şey ise, farkında olarak ya da olmayarak, huzurdur. Huzuru, ya da daha İslami terminoloji ile saadeti yakalaması ise bu iki yönünün ihtiyacına cevap verebilme kabiliyeti ile ilgilidir. Kapitalizm bunun somut ihtiyaçların giderilmesi ile karşılanacağı varsayımından hareket eder ama onca zenginliğe rağmen, “psikolojik destek almak” bu ülkelerde sıradanlaşmıştır. Bugün Bill Gates, Angelina Jolie ya da yakın geçmişte bütün ihtişamına rağmen huzuru yakalayamayan Prenses Diana gibi ünlü ve zenginlerin aşmaya çalıştığı şey, fark edemedikleri ruhsal açlıklarını giderme gayretinden başka bir şey değildir.

Ekonomik olarak artık Doğu, yani komünizm yoksa da Batı bütün ihtişamıyla serencamını sürdürüyor. Bugün de İslam’ın “the best” olduğunu kavrayamayanlar, “kapitalizmin” İslam’ın “yitik malı” olduğunu savunabiliyor. Ya da İslam ekonomisinin kapitalist bir din anlayışı olduğu savını ileri sürebiliyor. Sosyalizmle örneğin gelir dağılımı yönünde örtüşen taraflarının varlığı sosyalist yapmayacağı gibi, piyasacı tarafı da kapitalist yapmaz. Müslümanın yitik hazinesi kapitalizm değil bilgidir (ilim). İslam dünyası öncelikle “the best”in İslam olduğu konusunda kafasında var olan şüpheleri izale etmesi gerekir. İkinci aşama ise kavramlara kendi öngördüğü anlamların giydirilmesi esastır. Bir başka deyişle “kavramsal yabancılaşmayı” aşması gerekmektedir.