Kur'an'ın Anlamıyla Buluşma


Halkımızın ezici bir çoğunluğunun benimsediği din olan İslam’ın birinci sıradaki kaynağı olan Kur'an-ı Kerim'i raflardan ya da duvarlardan hayatımıza indirmektir Kur’an’ın anlamıyla buluşma... Okumak da yetmez tek başına… Künhüne vakıf olmaya çalışılmalı… Övgüye layık olan Kur'an'ı ‘öğrenmek-öğretmek’ daha çok bu anlamda olsa gerek… Kerim kitabımız Kur'an'ın birinci sıradaki öğreticisi de Efendimizdir. Onun sünnetidir, şerefli sözleridir, takriridir (tasvip ettiği ya da yasaklamadığı sahabe davranışları) elbette... Dini Efendimiz gibi anlayanlara da ‘ehl-i sünnet’ denir.

Sünni kavramı bugün kendisine yüklenen siyasi anlamından tamamen farklıdır. Bu anlamda sünnilik (!), yeniliklere kapalı ve dolayısıyla medeniyet düşmanı, içerisinde biraz da ‘şovenizm’ barındıran, tek tip ve tekfirci, dini sadece şekli ve siyasi olarak yorumlayan, muhataplarını anlamaya değil, kendi doğrularını kabul ettirmeye odaklanmış, her dönem ve coğrafyada geçerli olan Allah’ın dinini güncel ihtiyaçlar karşısında karşılıksız bırakan-uygulanamaz hale getiren, Şia ve Batı tarafından öyle propaganda yapılsa da Sünnilikle hiçbir ilişkisi olmayan, İslam'ın medeniyet perspektifini ve mesajını kavrayamamış, bugün DAEŞ denen meş'um yapıda tecessüm et(tiril)miş ekstrem bir akımdır.

Bugün toplumumuzda olan Kur’an’ı (anlamına vakıf olmadan) sadece o da şeklen ‘okumak…’ Bu elbette önemsiz değil… Zira Kur’an’ın bir adı da yine kendi ifadesiyle (15/9). ‘zikir’dir. Zikir Allah’ı hatırlama, zikretmek ise Allah’ı hatırlamak adına O’nu (cc) çeşitli vasıflarıyla anmaktır. Kur’an ‘okumak’ da bu anlamda zikirdir. Bizzat Kur’an kalplerin ancak Allah’ı zikirle mutmain olacağını (13/28) bildiriyor. ‘Bilmiyorsanız zikir ehline sorun’ (16/43) denilerek ehli zikrin Allah katındaki muteberliği, müfessirlere göre namaz kastedilerek ve ‘wele-zikrullahi ekber’ (29/45) denilerek de Allah’ı anmanın kendi nezdindeki yeri bildirilmektedir.

Bunlar elbette Kur’an’ı anlama, bu anlamda meal okuma çalışmalarına engel değildir. Hatta ayetlerin hikmetine vukufiyet imanı sağlamlaştırır. Ama aralarında meal ya da tefsirin de yer aldığı Kur’an’ı anlamaya dönük hiç bir kaynak Kur'an'ın yerine ikame edilemez. Zira Kur'an'ın sadece orijinali Allah kelamıdır. Güncel Arapçaya da çevrilemez. Kur’an’ı daha iyi anlayabilmek için Arapça bilmek de gerek şarttır, ama yeter şart değildir. Arapça bilmek yeter şart olsaydı ana dili Arapça olan başta Ebu Cehil olmak üzere bütün Arapların Allah’ın mesajını anlaması gerekirdi. Ayrıca da Arapça bilen sahabe Efendilerimizin bir ayeti anlamayıp hayatında tatbik etmedikçe diğerine geçmediklerine dair rivayetler vardır.

Arapçayı da herhangi bir kavmin dili değil, Allah’ın son din İslam için seçtiği dildir. Eğer Arapçayı bir kavmin dili olarak ele alırsanız ümmet değil, ulus olursunuz. Böylece de ‘Araplara,’ Arapçaya, dolayısıyla da bir anlamda Allah’ın dinine düşmanlık-kin beslersiniz… Bu anlamda ona bir kavmin diliymiş gibi bakmak bir yandan kompleks bir yandan da ırkçılık, ayrımcılık ve fitnedir. Arap olmak ya da Türk olmak, hatta Efendimizin soyundan gelmek bile insana bir ayrıcalık getirmez-vermez. Zira; önemli olan onun soyundan, ırkından olmak değil, onun yolundan gitmektir. Öte yandan Arapça da aslında bahsettiğimiz anlamda hepimizin ana dilidir. Efendimizin eşleri hepimizin annesi ve Kur’an kitapların anası değil mi…

Kur’an’ın künhüne vakıf olmak, mesajını kavramak, terminolojik hâkimiyet yanında; ilim, daha ötesinde irfanı, hatta hikmeti gerektirir... ' İlim, irfan, hikmet, feraset ya da ilmi ledün gibi beş duyuyu aşan şeyler belki de kendisine talip olan insanlar arasında anlamlıdır ve Kur’an’ın mucizevi yanına işaret ediyordur. Zira Kur’an çağlara hitabeden bir din… Bu yüzden kim bilir hangi ayetin hikmeti ne zaman ortaya çıkacak… Örneğin Rahman Suresinin 19-20. ayetlerinde iki deniz arasındaki tatlı ve tuzlu sudan, bunların arasında bir engel-perdeden bahsedilir. Bunun bilimsel keşfi 20. yüzyılda Kaptan Kusto (Jacques Cousteau) tarafından yapılmıştır. 20. yüzyılda sıcak ve soğuk suyun birbirine karışmadığını bilimsel olarak keşfedene kadar müslümanlar 1300 sene buna sadece inandılar. Kur'an'daki bu hakikat somutlaşınca da imanları güç kazandı.

Şüphesiz irfan kuru bir bilgi değildir. Günümüz insanının aşamadığı çok önemli bir husustur bu… Her şeyi beş duyu ile izah etmeye çalışır. Oysa din birçok yönüyle metafiziktir. 'Marifetullah’ diye bir şey vardır mesela; irfan kökünden... Allah’ı bilme-tanıma ilmi olarak... Allah’ı bütün hücreleri ile hissetme, şuurunda olma durumu… Tabiatı itibariyle metafizik olan dinin sadece fizik kurallarıyla izahı 'ortalama bir müslüman' için bile yeterli gelmezken, ledünni ilmin taliplerine en azından saygı göstermek gerekir.

İlmin kibir, irfanın da vakarla ilgili olduğunu, ilmin varlık, irfanı yokluk merkezli olduğunu da not edelim. Büyükler boş yere mi demişler la-mevcude illallah diye... Bu bir sırra vakıf olmanın dışa vurumu… Bu anlamda geçmişte tekkeler irfan mektebi işlevi üslenmişti. D. Cündioğlu güzel tanımlamış ilim ve irfan arasındaki farkı: İlim, bir annenin çocuğuna süt emzirdiğini; irfan ise çocuğun emdiği şey'in (hakikatte) süt değil şefkat olduğunu söylemektir.

İrfanın bir ileri aşaması hikmet, insanın iç dünyasını aydınlatan bilginin adıdır. Allah’ı tanımak, idrak etmek, gözüyle değil kalbiyle-beyniyle görmektir. Hikmet sahibi olan Allah’tır ve Peygamberlerine, peygamberleri vasıtasıyla kullarına hikmeti öğretmiştir (2/151). Hikmet”, Allahu Teâlâ’nın Resulüne indirdiği Kur’an’ın hükümlerini, derin ve ince mânâlarını anlama-idrak etme durumudur. Müslümanların hikmetini anlayamadıkları ayetlere teslim olmaktan başka çaresi yoktur. Hikmetini anlamaları da imanlarını kuvvetlendirir. Örneğin elif-lâm-mim gibi huruf-u mukaddaaya anlam veremiyoruz diye inkâr etmemiz gerekmez.

İlim bir kapıdır, sürekli kapıda beklemeye talip olmak muteber olmasa gerek. Terfi etmekte, en azından talip olmakta fayda vardır. Örneğin Kur’an’da anlatılan Hızır AS-Musa AS hikâyesi her şeyin akla-mantığa uygun olması gerekmediğini gösteriyor. Hz. Musa gördüğü ve hissedebildiği ile amel ettiğinden yanıldı. Zira görünüşte her şey akla aykırı, ama Allah nezdinde Hızır AS’nin yaptıkları makbul… Musa AS bir peygamber olduğu halde ona rehberlik eden Hızır AS idi… İşte bütün bunlar Kur’an’ı anlayabilmek için ilim dışında başka donanımlara da sahip olmamızı gerektiğine işaret ediyor.

Kimi kavramlar da ilk defa Kur’an’la müslümanların gündemine gelmiştir. Özellikle Mekki surelerde sıklıkla sen (….)’nun ne olduğunu bilir misin gibi soru ve açıklamalar vardır. Kavramlara hâkimiyet Kur’an’ı anlama noktasında belirgin bir derinlik verir. Mesela ‘birr’ de iyilik, ‘ihsan’ da… Ama elbette anlam derinliği farklı… ‘Kıst’ ve ‘adl’ de öyle… Ya da ‘dışında-ötesinde’ anlamına gelen “ğayrihi- min-dunihi... Eğer Kur’ani kavramlara hakimiyetiniz yoksa nasıl ayıracaksınız bunların arasındaki farkları… Ya da Cibril hadisinde olduğu gibi ihsanın ‘Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmek’ olduğunu, bu anlamda Allah’ın adaletin yanı sıra ihsanı da emrettiğini (innellahe ye’muru-emreder), her cuma okunduğu halde hiç anlayamazsınız.

Kur’an’ın zahir manası vardır, batın manası vardır. O asra hitabeden tarafı vardır bu asra hitabeden tarafı vardır. Hatta gelecek asra hitabeden tarafı vardır, sebebi nüzulü vardır… Mekkidir, Medenidir, ahkam ayetidir, amel ayetidir, itikad ayetidir, muamelat ayetidir... Muhkemdir-müteşabihtir. Ne zaman inzal olduğu bile önemlidir. Ayetlere anlam verilebilir elbette... Ancak Kur’an’daki her kelime birebir Türkçeye çevrilemeyeceği için hiçbir meal Kur’an’ın manasını veremez. Hatta İmam Maturidi ‘Kur'an'ı tefsir etmek, onun nüzulüne şahit olanların hakkıdır’ bile demiştir.

Bu anlamda Kur’an’ın orijinalinin yerine hiç bir şey ikame edilemez… Bu yüzden örneğin namazlarda sadece orijinali okunabilir. Zira meal olarak isimlendirilen diğer dillere çeviri bir anlamda Kur’an’ın en kısa tefsiridir ve tefsir de müfessirin Kur’an’da anladığı şeydir. Bu anlamda tefsir bağlayıcı da değildir. Zira mutlak bağlayıcı olan Kur’an’ın kendisidir.

Kur'an elbette herkese hitap eder ve okuyan herkes, manasından hiçbir şey bilmese de, onun nurundan faydalanır. Mealini de olsa okuyan herkes ondan kendince bir şeyler anlar. Ancak Allah Kur’an eline alan herkesin "hüküm" çıkaracağı bir kitap değildir. Bir ayetten de hüküm çıkmaz zaten… Hatta ayetten çıkmaz tek başına… Zira yukarıda belirttiğimiz üzere Efendimizin bundan ne anladığını bilmek gerekir. Bu da sünneti gerekli kılar. Hüküm çıkarmanın bir usulü de vardır. Bu usul uygulanmadan çıkarılan hüküm eksiktir. Zira ‘usul olmadan vusul olmaz.’

Kur'an'ın doğru anlayabilmek için birçok tefsir yazılmış ve bundan sonra da yazılacaktır. Zira muhkem, yani hüküm ifade eden ve anlamı kolaylıkla anlaşılan ayetler yanında müteşabih, yani farklı anlamlar yüklenebilecek ayetler de vardır. Kur’an (3/7)’de müteşabih ayetleri ‘kalplerinde eğrilik olanların (kendi arzularına göre) yorum yapmak isteyerek fitne çıkarma’ derdinde olduğu mesajını verir. Yine aynı ayet bu ayetlerin yorumunu ancak Allah’ın bildiği, rüsuh sahibi olarak tanımlanan ve müfessirlerce ‘ilimde derinleşmiş olanlar’ olarak tercüme edilen kimselerin de: ‘Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır’ (Bunu) da akl-ı selîm sahiplerinden başkası düşünemez" demek suretiyle Kur’an’ın anlaşılmasına dair ilkeyi ortaya koymuştur. Yani ortada kör teslimiyet filan yoktur. (devam edecek)

Yeni yorum ekle

CAPTCHA
Bu soru otomatik veri girişi yapan yazılımsal robotları engellemek ve sizin insan olduğunuzu anlamak için sorulmaktadır.
Resimli CAPTCHA