Başbağlar...


Bugün (5 Temmuz) Başbağlar katliamının sene-i devriyesi... Türkiye'deki birçok karanlık cinayetler serisinden birisi Başbağlar... Hemen bir çırpıda aklımıza gelenleri sıralayalım: Metin YÜKSEL, Abdi İPEKÇİ, Gün SAZAK, Uğur MUMCU, Çetin EMEÇ, Bahriye ÜÇOK, Muammer AKSOY, Eşref BİTLİS, Ahmet Taner KIŞLALI, Rahip Santoro, Tilman GESKE, Hırant DİNK... bunlardan bazıları... Turgut ÖZAL'ın ve Muhsin YAZICIOĞLU'nun ölümleri de şüpheli... Listeye, Avustralya’da şüpheli bir trafik kazasında hayatını kaybeden Nakşibendi camiasının önde gelen liderlerinden M. Esad COŞAN’ı da ekleyebiliriz… Bunlardan hiçbirisi de "aydınlatılamadı". Daha doğrusu aydınlatıldı da kamuoyu ile paylaşılmadı. Zira bu cinayetler devlet içindeki devlet tarafından, yani derin devlet tarafından işlendi.

Olayın biraz gerisine gidelim. II. Dünya Savaşı bitmiş, dünya yeniden şekillenmişti. Savaşın, daha fazla gibi gözükmesine rağmen, gerçekte iki galibi vardı: II. Dünya Savaşında aynı ittifakta yer almalarına rağmen, neredeyse yarım asır devam eden soğuk savaşın baş aktörleri ABD ve SSCB... Dünya bu dönemde neredeyse tam ortasından ikiye bölünmüştü: Doğu ve Batı Bloku... Batı ittifakında yer almak isteyen Türkiye ise, yayılma politikası güden SSCB’nin sınır komşusu idi. Üstelik bu ülke Türkiye'yi tehdit de etmişti. Hem toprak talebinde bulunmuş, hem de Boğazlarda askeri üs istemişti. Doğal olarak Türkiye bunu reddetti. Ancak ne yapacağı belli olmayan Stalin'in politikalarına karşı tedbir alması da gerekiyordu.

Türkiye ilk somut tepkiyi II. Dünya Savaşı esnasında verdi. Savaşın bitiminde ve her şey belli olmuşken Almanya ve Japonya'ya savaş ilan etti (Bence çok küçük düşürücüydü). Bu adım sadece tarafını belli etmeye yaradı. Daha sonra Avrupa Konseyi başta olmak üzere II. Dünya Savaşı sonrası yeniden şekillenen dünyada Batı değerlerini temsil eden kurumlarda yer alma çabası içerisine girdi. İlk çok partili serbest seçimler göstermelik de olsa yapıldı (1946). İç ve dış etkenler 1950'deki seçimi göstermelik olmaktan çıkarmaya zorladı. Bu seçimle bir tür faşist yönetim olan ‘Milli Şefliğe’ son verildi. Daha da önemlisi, Doğu ile Batı Blokunu dolaylı olarak sıcak çatışmaya sürükleyen Kore Savaşına asker göndererek Batı Bloku yanındaki konumunu güçlendirdi.

Türkiye bu politikalarıyla samimiyet testini başarmıştı. Zira Avrupa'nın güvenliği için bir ön karakol olarak da olsa NATO'ya kabul edilmişti (1952).Bu ileri adımla Türkiye NATO şemsiyesi altına girerek bir anlamda SSCB'ye karşı güvenliğini garanti altına almıştı. Çünkü ittifak anlaşması, herhangi bir üye ülkeye yapılan saldırının tüm ülkelere yapılmış gibi kabul edileceğini hüküm altına alıyordu. SSCB saldırsaydı ne olurdu bilinmez ama, saldıramamış ya da saldırmamış olmasının altında Stalin'in ölümü (1953) yanında Türkiye'nin NATO şemsiyesi altında yer almış olmasının etkisinin olmadığını ileri sürmek doğru bir yaklaşım olmaz.

Sovyet yayılmacılığı sonucu Doğu Avrupa ülkeleri, bir bir komünizme kayınca, NATO bir taraftan da Batı Bloku içerisindeki ülkeleri her ihtimale karşı sivil savaşa da hazırlamayı ihmal etmedi. NATO bu adımıyla, SSCB'nin Batı blokundaki ülkelere saldırması ve düzenli orduları devre dışı bırakması ihtimaline karşı, sivil direnişi organize etmek için, kendi kontrolünde, gizli direniş teşkilatları kurdu. Bunun en bilineni sonraki süreçte İtalya'da deşifre olan Gladyo idi. Türkiye'dekinin adı ise kontrgerilla ya da özel harp dairesi... İşte derin devletin hikayesi böyle oluştu. Bu yapılanmalar o dönemlerde hükümetlerin dahi bilgisi dışında idi.

Ne kadar amaca hizmet etti bilinmez ama, 1991'de SSCB'nin dağılmasıyla, bu yapılanmaların işlevleri de ortadan kalktı. Ancak süreç içerisindeki kazanımlarını terk etmek istemediler. Bir başka deyişle devlet içerisinde devlet olmaya devam etmek istediler. Sürekli meşru hükümetleri tehdit ettiler. "İktidar olmak ama muktedir olamamak" deyimi de literatüre bu süreçte dahil oldu. Zira hükümetler, işlevsiz kalan bu kurumlar üzerinde söz sahibi değildi. Hükümetler herhangi bir tasarrufta bulunmak isterlerse derhal Osmanlı'daki yeniçeriler gibi kazan kaldırıyorlardı. Hükümetlerin stratejik karar almalarına hiçbir şekilde izin vermiyorlardı. Hükümetler ne zaman böyle bir adım atmaya kalksa, derhal toplumsal ses getirecek eylemler yapıyorlar, hükümetler de devlet içerisinde olan bu çeteyi, çok iyi bilmesine rağmen üzerlerine gidemiyordu. Zira örgütün medya, iş dünyası, yargı, askeriye gibi ayakları da vardı.

Aslında gerçek iktidar da onlardı. Hükümetler ise göstermelik... Bir kampanya başlattılar mı hükümetlerin ayakta kalması söz konusu bile olamazdı. Bir direnç gösterirlerse yapılacak olan belliydi. Eğer uyarılar hükümetleri te'dip etmezse, yeni bir darbe, muhtıra, tehdit, basın açıklamaları, sivil toplum protestoları ve nihayet cinayetler... Zira toplum nezdinde belli bir misyonu olan kişileri profesyonelce ortadan kaldırmaktaydılar. Olayı açıklamakta zorlanan hükümetler de çaresiz hizaya gelmekte idi.

Bu cinayet şebekelerinin kullandıkları diğer bir yöntem ise, dışarıdaki işbirlikçileri ile birlikte organize ettikleri ve toplumdaki bir takım doğal farklılıkları kullanarak uzun vadeli düşmanlıklar oluşturmaktı. Nitekim sağ-sol, Laik-Şeriatçi, Türk-Kürt ya da Alevi-Sünni gibi farklılıklar kaşınarak hem içerideki hem de dışarıdaki ülke düşmanları hedeflerine bir adım daha yaklaşmakta idiler. Zaman zaman mızrağın çuvala sığmadığı durumlar yaşansa da bu çevrelerce kamufle edilmesi hiç de güç olmamıştır.

Size iki örnek: Yürütülen gizli görüşmelerde tam çözüm aşamasına gelmişken, Bingöl'de silahsız 33 erin katledilmesi böyle bir provakasyondur. Süreç içerisinde kangren halini almış olan olayların maliyeti Türkiye tarafından hala ödenmektedir. Ve Eşref BİTLİS'in ölümü... Çözüm iradesi olan Jandarma Genel Komutanının bir uçak kazasında öldüğüne kimse inanmıyor. Derin devletin politikalarına karşı gelen komutan bedelini işte böyle hayatıyla ödedi.

Sivas olaylarını herkesin bildiğini, ancak Başbağlar'ı çok az duyarlı kesim dışında kimsenin bilmediğini düşünüyorum. Evet Başbağlar... Erzincan sınırları içerisindeki bu köyde tam 33 kişi bir akşam ezanı vakti camiden çıkartılarak kurşuna dizildi ve köy yakılarak yok edildi. Olay olup bitene kadar kimsecikler gözükmedi ortalarda... Telsizle alınan talimat çerçevesinde Sivas olaylarında yakılarak öldürülen 33 Alevi vatandaşa karşılık üç gün sonra 33 Sünni camiden çıkartılarak köy meydanında katledildi. Yedisinde olan da vardı yetmişinde olan da… Hiç kimse katillerin resmi ağızdan ifade edildiği gibi PKK'lı olduğuna inanmadı. PKK da reddetti zaten...

Benzer cinayetlerde olduğu gibi, bu da aydınlatılamadı (!), failleri bulunamadı. Göstermelik yargılama kimseyi tatmin etmedi. Zira aslında herkes biliyordu ki; iki cinayeti de işleyen odak aynıydı. Amaç; bölgede nisbi çoğunluğu olan bu iki kesimi karşı karşıya getirip, geçmişteki kazanımların devamını sağlamaktı. Öyle de oldu. Kimse hesap vermedi. Ama yine aynı çevrelerce galeyana getirilip sokağa dökülen halk hala hapislerde çürümekte... Bu ülkede darbe planladıklarına şüphe olmayanlar, sudan gerekçelerle kesinleşmiş hapis cezalarına rağmen özgürlüğüne kavuşurken, kim bilir hangi yalan beyana dayalı olduğu bilinmeyen şahit ifadeleri ile çeyrek yüzyılı aşkındır özgürlüğü elinden alınanlar kimseden hesap soramamakta...

Çok açık silahla ölümlerin varlığına ve kimin silah kullandığına dair şahit ifadelerine rağmen, Sivas olaylarında yaşanan ölümler belli kesimler üzerine yıkılmakta toplumsal hafıza üzerinde böyle kalması arzulanmaktadır. Elbette yeni bir yıl dönümünde bize; olayın en masum mağduru olan Başbağlar kurbanları başta olmak üzere, belki de organizasyondan haberi olmayan bir kısım Madımak mağdurlarına da başsağlığı dilemek düşer.

Yeni yorum ekle

Resimli CAPTCHA