Kayıp Dilin Peşinde


Türkiye’nin şu son on beş yirmi yılı göz önüne alındığında, en dikkate değer radikal değişimleri hangi kesim yaşadı/yaşıyor diye sorulsa, hiç tereddüt etmeden, çok geniş anlamda “dindar kesim” derdim. Evet, Türkiye’de dindar kesim, alt tabakadan üst tabakaya, küçük esnaf ve memurdan, yönetici ve aydın tabakaya değin, sessiz, ama derin, köklü bir değişim yaşamakta. Kuşkusuz bu değişimin ana faktörü, Ak Parti’nin tek başına iktidara gelmesidir… Bu partinin iktidara gelmesiyle birlikte, söz konusu dindar kesim de, Cumhuriyet’ten sonra ilk kez, -hem de güçlü bir biçimde- kamusal alana memur değil amir pozisyonunda girdi, kendisine kuşkuyla bakan devletle –aslında bu kesim de devlete kuşkuyla bakardı-, hatta devletin karanlık dehlizleriyle ilk kez bu kadar yakından temas kurdu. Temas kurmak ne kelime, iç içe girdi, hatta kimi noktalarda devletin öznesi oldu. Mütevazı semtlerin sade evlerinde klâsik dinî retorikle tefsir ve hadis sohbetleri yaparak, modern yaşamın çapraşık durum ve sorunlarına karşı çevrelerindeki din adamlarından fıkhî fetvalar isteyerek, kendilerini ve ailelerini bu bozuk “lâik düzen”den muhafaza etmeye çalışan Müslümanlar, iktidarın sağladığı imkânların da etkisiyle, kenar semtlerden merkeze, daha lüks mahallelere, daha zengin evlere taşındılar. Düğünlerini seküler salonlarda yapmaya başladılar, genç kuşak “cafe”lerle, nargile salonlarıyla, fitnesslerle, avm’lerle tanıştı. 1970’lerden 90’lara değin evlerde, dinî sohbetlerde “İslamî devlet”, faiz, başörtüsü, karı-koca ilişkileri, helal-haram gıda vb. konular tartışılırken, bunlar da gündemden giderek düştü. Aydınlar ise, büyük kentlerde yayın evlerinde, dergi idarehanelerinde, kitabevlerinde buluşup “İslâmî hareket”in sorun ve amaçlarını tartışır, bu mekânlarda “genç İslâmcı”  okur-yazar kitlesiyle sık sık bir araya gelir, muhalif ve mağdur dilinin tüm imkânlarını kullanırdı. Açıkçası, dindar kesimin aydınları ve entelektüel mekânları bugüne göre daha diri, daha canlı ve daha nitelikli bir kültürel etkinlik içindeydi. Çıkardıkları dergi ve gazeteler, kitaplar, sayıca az olmasına karşın, nitelik olarak daha iyi  düzeydeydi ve toplumsal etkisi kesinlikle bugüne göre daha fazlaydı. Ama görünen o ki, aydın düşünceyi kendi içinde dolayıma sokan bu kentsel entelektüel mekânlar da bir bir kapandı… Belki de muhaliflikten ve mağdurluktan gelen o diri entelektüel dil/çaba, yerini muhtemelen bir iktidar yorgunluğuna, rehavete bıraktı. Ama en önemli sorun, kuşkusuz, bu kesimin yeni bir “medya kültürü” edinmesi ve bu kültürün entelektüel kültürü bir kenara iterek dindar kesimde egemen duruma geçmesiydi. Ak Parti iktidarıyla beraber, düşünce ve kültür ağırlıklı entelektüel dergicilik ve özellikle gazetecilik, hızla evrilerek, siyasi/magazinel ve sansasyonel, hatta provokatif bir gazetecilik anlayışı ortaya çıktı. Gazetelere tv kanalları eklendi, ekranlarda yeni bir gazeteci tipi boy gösterdi. Bu medya kültürü,  yalnızca siyasal iktidarı savunma ve muhalefeti yıldırma –bu tespit siyasi iktidara muhalif medya için de geçerlidir- hareketine matuf, dolayısıyla entelektüel dilden ve konulardan uzak, sıklıkla saldırgan, ifşacı, yer yer tehditkâr, kültürü ihyayı değil, rakibi imhayı hedefleyen, hikmetten değil, hiddetten beslenen, teklif değil tehdit içeren, sığ bir dildir. Bu medya dilini kullananların çoğunun, hayatı “yaşanan siyasal ân”lardan ibaret bir olaylar zinciri olarak algılayan, hatta geleceği yine bu tür olay ve olgularla “kurgulama” iddiasında bulunan bir “taraftarlar zümre”si olmaktan öte bir niteliği yok. Üstelik bu, yalnızca iktidar yanlılarını değil muhalefeti de içine alan bir zümredir. Söz konusu “taraftar zümreleri”nin en belirgin nitelikleri, yalnızca “hâl”de yaşanan olay ve olgulardan hareket etmeleri; iktidar taraftarı iseler, sadece iktidarı savunma, koruma ve sürdürme gibi bir “güncel misyon” yüklenmiş olmalarıdır. Aslında yalnızca “hâl”deki konumu korumaya, sürdürmeye odaklanmış bu “yazar-çizer taraftar kadrosu”nun, bir futbol maçındaki taraftarlardan pek de farklı olamayacağı, maç boyunca heyecan yüklü sloganlarla, hatta “mahalle ağzı”yla kendi takımı lehinde, oldukça “yüksek ses”le ve “koro” hâlinde, zaman zaman da provokatif  “tezahürat yapacakları/yaptıkları âşikârdır.  Dahası bu tezahüratın sadece takımları lehine değil, karşı takımın aleyhine “saldırgan”, “kışkırtıcı” ve “ötekileştirici” olması da kaçınılmazdır. Türkiye’de son dönemlerde siyaset dünyasından başlayarak, medyaya, kültür ve sanat dünyasına, hatta akademiye de maalesef böyle “sığ”, “ayrıştırıcı”, “saldırgan” ve “kirli” bir dil egemen olmaya başlamıştır. Bir başka deyişle, sakin, ağırbaşlı, âlimâne, münzevi, mutedil ve mütefekkir dil, -söz konusu “taraftar zümresi”nin “sığ ve gürültülü” dili tarafından bir kıyıya itilmiştir. Şimdilerde egemen dil, işte bu sığ ve gürültülü “taraftar” dilidir. Bu âmiyâne, argo, komplocu, hatta tehditkâr, ayrıştırıcı, gerilimli ve kuvvetle hâldeki konumunu sürdürmeye odaklanmış, tarihsel derinlikten, ilim ve irfandan kopuk “jurnalist” dil, her gün tv kanallarında, gazete sayfalarında, hatta sanat-edebiyat dergilerinde arz-ı endam etmekte, oradan da sosyal medyaya girerek zehrini tüm topluma yaymaktadır. Oysa böyle bir dille bir medeniyet ne restore, ne ihya, ne de inşa edilebilir; bu ideal bir yana toplumsal hayatın böyle bir dille sağlıklı bir biçimde sürdürülmesi dahi mümkün değildir.

Özetle, bütün bunlar, Türkiye’de 1990’lardan sonra, dindar kesimin, günlük yaşamın her aşamasında, semtlerine, evlerine, toplanma ve sohbet mekanlarına, eğlence, giyim kuşam, yeme-içme alışkanlıklarına, evlilik geleneklerine, entelektüel dünyasına, medya ve siyaset kültürüne, siyasi duruşuna, hatta kullandığı dile varıncaya kadar büyük, -olumlu ya da olumsuz- köklü bir değişim yaşadığını gösteriyor. Söz konusu kesim, kamusal alanlara, devlet kurumlarına siyasal iktidarın imkânlarıyla daha rahat, üstelik bir “özne” olarak yayılıp, daha önce muhalefet ettiği “modern, lâik ve Kemalist dünya” ile temasa geçtikçe, 1990’lara kadar etkin olarak sürdürdüğü anti-modern, anti-lâik ve anti-Kemalist söylemin; daha geniş anlamda o diri “muhalefet dili”nin zayıfladığı ve etkisini yitirdiği görülüyor. Hemen belirtmek gerekir ki, Türkiye’de, bundan sonraki aşamada, dindar kesimde 1990’lara kadar egemen olan bu söylem, bu muhalefet tarzı, bu tür bir mağduriyet dili de fazla etkili olamayacak, eskisi kadar rağbet görmeyecektir.

Benim burada tartışmak istediğim asıl meselelerden biri ve önemlisi,  dindar kesimde, bütün sosyal tabakalarda böylesi bir radikal değişim yaşanırken, üstelik bu pek çok dindar aydınca da biliniyorken, neden hiç kimse çıkıp da, yaşanan bu sessiz ve derin kopuşları, kırılmaları sakin ve ilmî bir dille analiz etmiyor, dile getirmiyor. Bu bir tür “bilinçli suskunluk” mu? Susulmaması gereken yerde susuyor, konuşulmaması gereken yerde konuşuyoruz oysa… O hâlde asıl konuşulması gerekenlerden biri, bu konudaki derin susuşun nedenleri olmalıdır. İktidarın sağladığı imkânlardan dolayı, bu büyük kırılmayı, değişmeyi gördükleri hâlde, kendi içlerindeki rahat yatağa gömülüp yorganı başına çeken bir “suskun düşünür” kitlesi yok mu? Var elbet! Bu susuşun bir nedeni iktidarla kurulan yanlış münasebetse, diğer bir nedeni de “öz güven” eksikliği olmalı. Küçük veya orta sınıf esnaf ve memur ailelerin çocukları olan bu Anadolulu dindar aydınlar, geçmişte yaşadıkları acı tecrübelerden dolayı -“tedbir”li davranmak adına- konuşmaktansa susmayı seçiyor olabilirler mi? Bu radikal kopuş ve kırılmaları tartışamamanın ardında belki de “dindarane bir mahcubiyet” var, ya da bu kesimin “içteki sorunları” ifşa etmeme hassasiyeti, hatta tartışılması gereken bir “itaat geleneği”?.. Bunların hepsi, evet hepsi parça parça az ya da çok vardır bu derin, ama anlamlı susuşun arkasında… Ama şurası açık; dindar kesimde sakin, ilim ve irfana dayalı bir “muhasebe” geleneği henüz tam olarak oluşmamıştır!...

Her şey bir yana… Ama hayat devam ediyor. Şimdi yapılması gereken, Müslüman/Muhafazakâr ne derseniz deyin, bu kesime mensup aydınların, sanatçıların, öncelikle ve kesinlikle, “mevkiiyi muhafaza etmek ve statükoyu sürdürmek” emelinden, kaygısından uzak kalarak, berrak bir zihinle, bu köklü değişimi olumlu ve olumsuz yönleriyle, bilimsel/sanatsal ürünlerle ve mutedil, makul, derinlikli bir sükûnet diliyle analiz etmesi, bu entelektüel zihni, sanatsal ve kültürel etkinliklerle topluma yayması; hatta siyaset diline de yansıtması, özümsetmesi gerekiyor. Dindar aydınlar, samimi, yumuşak, makûl ve muhabbet dolu bir söylemle, son dönemde yaşanan bu toplumsal değişimi, kırılmaları, ikilemleri; özetle kendi dramlarını estetik formlarda ya da bilimsel analizlerle yazmak suretiyle bir “entelektüel/estetik muhasebe” literatürü/kültürü oluşmak zorundalar. Ancak bu kültür oluşursa toplumsal değişimi sağlıklı bir biçimde tartışabilir, geleceğe daha sağlam adımlarla yürüyebiliriz.  Çünkü bundan sonraki siyasal/sosyal süreçler, dindar kesimin yaşadığı bu siyasal ve sosyal tecrübelerden sonra, kendi içinde bir “muhasebe” yapmasını gerekli kılıyor. Bu muhasebe sürecinde, seçilmesi ve ihya edilmesi gereken dil, yukarıda belirttiğim sâkin, derinlikli, hikmet, ilim ve irfan içeren “entelektüel” dildir. Kuşkusuz bu dile,  içeriden “uzlaşmacı” vb. nitelemelerle karşı çıkanlar olacaksa da, “uzlaşmacı” ithamlarının rağbet görmeyeceği kanısındayım. Öte yandan, bundan sonraki süreçte dindar kesimin muhatap ve maruz kalacağı bir başka dil de, klasik retoriğe, tedip ve hatta tahkire dayalı, suçlayıcı ve incitici dil olması muhtemeldir. Hatta şimdiden içeriden, böyle “sözün şehvet”ine kapılarak, mütekebbirâne ve âlimâne bir eda ve tarz  ile va’z u nasihat edenlerin örnekleri de görülmektedir. Bu dilin de incitici, hatta hoyrat olduğunu, dindar insanların zihin dünyalarını açıcı bir dil olmadığını belirtmeliyim. Böylesi kırılma süreçlerinde dindar kitleyi bekleyen en acı ve “hafif” dil ise her hâlde “mevkiiyi kaybetme”nin doğurabileceği “bozgun dili”dir. Son kertede, dindar insanlara husumetlerini hâlâ sürdüren bir grubun, devlet yönetmede ve uluslar arası ilişkilerde “İslâmcı ideolojinin iflası” temasını bol bol işlemeye çalışacakları da âşikârdır. Dolayısıyla bu kırılma dönemlerinde bütün bu “dil”lere karşı hazırlıklı olmak gerekiyor.

Sonuçta dindar kitlenin, Cumhuriyet’ten sonra kamusal alanlarla ve devletle ilk kez böylesine yakın ilişki kurduğu bu dönemde -olumlu veya olumsuz yönleriyle- önemli bir tecrübe yaşadığı, söylenebilir. Bu ilk tecrübenin başlangıçta hiç de normal bir seyirde yaşanmadığı, seçkin bürokrat/asker kesiminin, bu kesimi kabullenemediği, sert ve anti-demokratik refleksler gösterdiği ve toplumun bu sebeple uzun süre gerildiği hâlâ hatırlardadır. Bu itibarla gerilimli bir dilin seçilmesinde, karşı tarafın hamlelerinin de etkisi akıldan çıkarılmamalıdır. Ancak gelinen son noktada, Türkiye’de bundan sonra, gerilimli, çatışmacı, kutuplaştırıcı, hiddet ve heyecan içeren “dil” etkili olamayacaktır. Çünkü halk psikolojisi bu gerilimli, kutuplaştırıcı, sığ dile uzun süre tahammül edecek durumda değildir. Türkiye’yi istikbale taşıyacak ve inşa edecek olan yukarıda sözünü ettiğim  “entelektüel zihin ve dil”dir. Ve başta dindar aydınlar olmak üzere, tüm aydınlarımızın acilen bu aslî ve insanî dile dönmeleri gerekmektedir.