Kırk Yamalı Terakki Bohçası


 

Bilim ve teknoloji, Osmanlı’da XIX. yüzyıldan beri “terakki” etmek için mutlaka edinilmesi gereken şey olarak görüldü; çünkü ilerlemenin tek şartıydı bu; hatta aracı ve sonucu, en kuvvetli delili… Dolaylısıyla modernliğin ve “medenî olma”nın da en önemli göstergesi. Bunlarsız medenî sayılmıyor toplumlar, bilim ve teknolojiden yoksunsanız “geri”siniz, yoksulsunuz, güçsüzsünüz…  Medenî olmanın, terakkî etmenin asıl şartı bu! Mademki öyle ve mademki Avrupa, bilim ve teknolojiye sahip, hatta bilimin ve teknolojinin üretim merkezi, doğduğu coğrafya, –hatta kimilerine göre bilimi yalnızca Âri ırk üretirmiş- öyle ise medeniliğin merkezi  de Batı’dır, medenileşmek, ilerlemek için mecburî istikâmettir Avrupa. Namık Kemal de böyle düşünmüş olmalı ki; medeniyeti, “… hayat-ı beşer için levâzım-ı tabîiyyeden…” görüyor ve “Hülasa medeniyetsiz yaşamak ecelsiz ölmek kabilindendir.”[1]  diyordu. İlk bakışta doğru bir mantık gibi görünüyor; üstelik kolay da, sizde olmayan bilim ve teknolojiyi  Batı’dan almak suretiyle müterakkî  ve medenî oluverirsiniz! Kim istemez ki!.. Ama durun! Bu hiç de kolay değil, durum sanıldığından daha karışık, bu konuda rivayetler muhtelif… Osmanlıdan bu yana tartışılan bir konu ve üstelik tarafların henüz birbirlerini ikna ettikleri de söylenemez. Yaman bir kavga! Şimdi kafaları biraz karıştırmakta fayda var. İşte şöyle:

Osmanlı, XVIII. yüzyıldan itibaren, maddî yönden gerilemeye başlayınca, buna çareler, çözümler aramaya koyuldu. Çözüm belliydi. Avrupa bu bakımdan çok ilerdeydi ve model alınması gerekiyordu. Tanzimat’tan itibaren, Avrupa’yı model alarak siyasal ve toplumsal alanlarda, üst üste reformlar yaptık, eski kurumları bırakıp yeni kurumlar bina ettik. Anayasa’yı, adalet sistemimizi, meclisi, idari yapımızı, siyasal sistemimizi ve eğitim kurumlarımızı bu ölçüte göre yeniden tanzim ve tesis ettik, ediyoruz… Osmanlı ve Türk modernleşmesi bu minval üzere seyretti.  Terakki için en önemli şeylerden biri bilim ve teknoloji idi, asıl onu almalıydık…  Namık Kemal’in dediği gibi Avrupa’nın modern şehirleri, insana eşsiz güzellikler, bir düzen, müthiş bir refah/kolaylık, konfor sağlıyordu… Fukara Osmanlı, niçin sokakları dar ve çamurlu, kandille aydınlanan, çöpleri düzenli toplanmayan, nakil araçlarından, elektrikten mahrum, sağlıksız, köhne İstanbul’da yaşasındı ki?.. Haklı olarak “İbret” başlıklı makalesinde şöyle diyordu:

 

            “Buhar sayesindedir ki insan sehhâr gibi denizde yürüyor, karada uçuyor. Seyyâle-i berkiyye kuvvetiyledir ki âdem sahib-i keramet gibi hem tayy-ı zaman hem kasr-ı mekân ediyor. (…)

            Gaz zuhur etti. Ömr-i beşer bir kat daha müzdâd oldu. Memâlik-i mütemeddineden herkes geceyi gündüze katmış. Lezzet-i hayatından müstefid oluyor. (…)

            Tıp muhayyir-i ukûl olacak bir hale geldi. Bundan yüz sene evvel mühlik addolunan emrâzın bir çoğu bu gün nezleden ehemmiyetsiz geçiyor.

            Hukuk efkâr-ı umumiyyenin taht-ı himayetine girdi. Memâlik-i mütemeddinenin ekserinde bir nefsi idam etmek ihya etmekten müşkil görünüyor. (…)

            Ticaret bir garip itibar buldu. Bin şirketten servetli âdemler, bir devletten kuvvetli şirketler peyda ediyor.”

            Yeri gelmişken Namık Kemal’den yıllar sonra Müslüman bir Osmanlı aydını olan Âkif’in şu mısralarının da -bu ıstırabın, bu bakışın, bu ihtiyacın hâlâ devam ettiğini göstermesi bakımından- altı çizilmeli:

 

“Bakın mücahid olan Garb'a şimdi bir kerre.

Havaya hükmediyor kâni' olmuyor da yere.

Dönün de âtıl olan Şark'ı seyredin. Ne geri!

Yakında kalmayacak yeryüzünde belki yeri!

Nedir şu bir sürü fenler, nedir bu san'atler?

Nedir bu ilme tecelli eden hakîkatler?

Sefineler ki tarar kıt'a kıt'a deryayı;

Şimendüfer ki tarar buk'a buk'a dünyayı;

Şuûn ki berke binip seslenir durur ovada;

Balon ki ruh-i kesîfiyle yükselir havada ...

Hülâsa, hepsi bu asar-ı dehşet-âkînin,”

 

Evet, ruh hâlleri farklı olmakla beraber, ıstıraplar ve ihtiyaçlar benzer. Avrupa’da insanlar, Kemal’in ve Âkif’in saydığı gibi bilim ve teknolojinin sağladığı onca faydaya, rahata kavuşmuşken, Osmanlının bundan uzak, buna ilgisiz kalması düşünülemezdi. Kim istemezdi buharlı vapurlarla mesafeleri hızla kat’ edip menzile ulaşmayı, havagazı ile aydınlatılmış sokaklarda, çarşı-pazarda dolaşmayı, kim istemezdi elektriği, treni, şimendüferi, doktorun hâzıkını, çok kazanmayı…  Kemal’in şu cümlelerine kim ne diyebilirdi ki:

 “Sıtmaya uğramış bir âdem tabibe müracaat etmek iktizâ eden muâlecâtı almak için paraya muhtaç değil midir? İlletinin def’i için ne yapsın? Kendini köşe başlarına dükkân açan Mağribîlere okutarak ve koluna pamuk ipliği bağlayarak mı iâde-i sıhhate çalışsın?”

Gerçekten “medenî âlem”de tıbbî ilerlemeler sağlanmış ve pek çok hastalığın derdine deva bulunmuşken, Osmanlı ne yapacaktı, “Hürriyet” şairinin dediği gibi; Mağribîlere muska mı yazdıracaktı?... Meseleye böyle bakınca, hemen herkes Namık Kemal’in söylediğine gelir: “… medeniyetsiz yaşamak ecelsiz ölmek kabîlindendir.”… O hâlde mecburî istikâmet: Medeniyet ve terakkîdir!.. Ve bu konuda bütün yollar yalnızca “Roma’ya çıkar!”, yani Evropa’ya!.. Evet, maddi açıdan büyük ilerlemeler kaydeden Avrupa medeniyetine karşı, bu bakımdan epeyce geride kalmış Osmanlı aydınlarının çoğunun fikirleri aşağı yukarı böyle idi, aynıdır: Ne yapalım yani, ecelsiz ölelim mi?..

Ancak, herkes medeniyeti, terakkîyi Namık Kemal gibi sadece buhardan, elektrikten, demiryollarından; yani teknolojik ilerlemeden ibaret bir hayat olarak anlamıyor.  Örneğin “İctimaiyyatta Garpçılık ve Bozgunculuk: Medeniyyet, Terakkiyât-ı Maddiyyeden mi İbaretti?” başlıklı makalesinde  Hasan Hikmet (Sırat-ı Müstakim, nr. 622, 24 Teşrin-i evvel 1340) bakın ne diyor:

“Zamanımızdaki müessesât-ı sanâiyeye, demiryollarına, muntazam şehirlere, servet ve ticarete, büyük vapurlara, tayyarelere, madenlere, tesisat-ı nafiaya bakarak, hepimiz, işte medeniyet diyoruz! Halbuki bunlar bizzat medeniyet değil, zevâhir-i medeniyyedir!”

Bu cümleler, Hasan Hikmet’in medeniyeti yalnızca maddî ilerlemeler olarak kavramadığını gösteriyor. Ona göre maddî ilerlemeler, medeniyetin sadece bir yönünü, “zevahir”ini yansıtır… Ancak medeniyeti sadece maddeye hasr etmek doğru değil. Çünkü medeniyet yalnızca maddî güç ve ilerlemelerle yaşayabilseydi “Roma, Yunan-ı kadim, Endülüs medeniyetlerinin esbâb-ı inkırâzını tarih ve ilim nasıl izah edebilecektir?”… Bu da doğru! Gerçekten de tarihe bakarsak, Roma’nın da eski Yunan’ın da ve bizim öğündüğümüz Endülüs’ün  de – o dönemin şartlarında-  bilim ve teknolojik olarak dünyanın en güçlü devletleri olduğunu söyleyebiliriz. Ama bu devletler de tarihten silinmiş durumdalar. Demek ki medeniyet ve terakkî yalnızca “maddî güç”ten ibaret değil. Oysa Namık Kemal ve kuşağı, medeniyet ve terakkîyi esas olarak bilimsel ve teknolojik araçlar, yani maddî ilerlemeler bütünü olarak görme eğilimindeydi. Ondan yaklaşık elli yıl sonra bir başka Osmanlı aydını, medeniyet ve terakkînin yalnızca “maddî” ilerlemelerden ibaret olmadığını ileri sürmekte, bir bakıma yalnızca maddî ilerlemeyi hedefleyen bir medeniyet ve terakkî anlayışına da karşı çıkmaktadır.  Hasan Hikmet aynı yazıda devamla; “… medeniyet, şekli ve maddesi itibariyle tedkik olunduğu kadar ruhu itibariyle de tahlil olunmalıdır.” der ve  “medeniyetin ruhu”ndan bahseder. Medeniyetin ruhu, insanın şahsî ve vicdanî hürriyetini, huzur ve istikrarını, güvenliğini, saadetini, sosyal adaleti sağlayacak, “…zulmü, cehli kaldıracak vesaitin heyet-i mecmuasını ifade ve temsil eden bir mefhumdur…” O hâlde medeniyetin bir zevahirî, maddî yönü, bir de ruhî, manevî yönü vardır. Ve medeniyet bu iki yönüyle bir bütün oluşturur, bunları birbirinden ayırmak doğru değildir. Ancak Hasan Hikmet, asıl medeniyetin bu ahlakî ve hukukî ilkeler üzerine bina edilebileceğini,  söz konusu ruh olmadan yalnızca bilimsel, teknolojik güçle toplumların ilerleyemeyeceğini ve bir medeniyetin yaşayamayacağını düşünmektedir. Kısaca terakkî, yalnızca alt yapıya bakarak değerlendirilemez.  Şu cümlelerde bu düşüncesini ifade ediyor:

“Filhakika heyet-i ictimaiyeler maddî tekamülata rağmen rûh-ı medeniyyeti imtisâs eyledikleri takdirde yaşayabilmişler, zevâhir-i medeniyyeyi medeniyyet addeden milletler inkıraz bulmuşlardır.”

Dönemin bir başka aydını, Celal Nuri İleri de tıpkı Hasan Hikmet gibi, “İttihad-ı İslâm, İslâm’ın Mazisi, Hâli, İstikbâli” aslı eserinde, medeniyeti maddî ve manevî cepheleriyle önce ikiye ayırıyor; ama adlandırmaları farklı. İleri, medeniyetin maddî, bilim ve teknoloji yönüne “medeniyet-i sanâyie”, ahlâkî ve hukukî yönüne ise “medeniyet-i hakîkiyye” adını vermiş. O da Avrupa medeniyetinin bilimsel ve teknolojik medeniyet (medeniyet-i sanâyie) konusunda üstünlüğünü tartışmasız kabul ediyor; “Maatteessüf bu itibarla Avrupa’ya pek o kadar da medenî diyemeyiz.” cümlesinde ifade ettiği üzere, Batı’yı “medeniyet-i hakikiye” bakımından geri buluyor. Ondan önce Hasan Hikmet de;  “Garp medeniyeti ruh-ı medeniyet itibariyle mütereddi bir medeniyettir.” diyerek, aynı düşünceyi ileri sürmüştü.

Velhasıl, Osmanlı aydını, terakki konusunda, başlangıçta “Batı’nın ezici teknolojik üstünlüğü”nün doğurduğu şuursuz “hayran” psikolojisini bir nebze üstünden atmış gibidir. Düşünüyor. Ama hâlâ bilim ve teknoloji (medeniyet-i sanâyie), ulaşmak istediği biricik güçtür!.. İman, ahlâk ve âdât bakımından İslâm’a bağlı, ama karşıda da iman, ahlâk ve âdetçe farklı bir toplumun, farklı bir zihniyetin ürettiği göz kamaştırıcı bir bilimsel ve teknolojik güç var!.. Ne yapmalı, ne yapmalı da bu gerilikten kurtulmalı?... İşte bir çare: Batı’nın yalnızca bilimini ve teknolojisini alalım, kendi kültürümüzü, iman, ahlâk ve örfümüzü muhafaza edelim! Hasan Hikmet de gelip buna dayanıyor; “Garb’ın medeniyet-i zahiresi, yani ulûm ve sanayi, ruh-ı medeniyetimiz muhafaza edilmek şartıyla ahz ve iktibas…” olunmalı… Celal Nuri de aynı görüşte: “… bir millet terakki etmek isterse medeniyet-i sanayieyi alır. Medeniyet-i asliyesini kemâl-i taassupla muhafaza eder…” Mehmet Âkif de “Fatih Kürsüsünde” adlı eserinde aynısını söylüyor:

 

“Heriflerin, hani, dünyâ kadar bedâyi’i var

Ulûmu var, edebiyâtı var, sanâyi’i var.

Giden, birer avuç olsun getirse memlekete

Döner muhîtimiz elbet muhît-i ma’rifete.”

           

İslam’ın toplumsal yapısı ile Batı’nın toplumsal yapısı arasındaki farkları vukûfiyetle ortaya koyan, o nedenle Batı’nın sosyal ve siyasal kurumlarının aynıyla ithal edilmesine karşı çıkan Sait Halim Paşa’nın, bu fikirlere rağmen geldiği son nokta da aynı. O da “İslâm’da Teşkilât-ı Siyasiyye” adlı eserinde; “Bu bilim ve teknik, bugün Avrupa’dadır. O hâlde yapacağımız iş açıktır: Bu bilim ve tekniği Avrupalılardan öğrenmek. Evet, gerek unutmuş olduğumuz deney yöntemini, gerek cahili bulunduğumuz yeni teknikleri tahsil etmek.” diyerek “seçmeci”lerin safına katılmış. Yıllar sonra Tanpınar da aynı safta, Tanpınar’la Başbaşa adlı eserde, bir günlüğündeki “… Avrupalılaşacağız. Kitle hâlinde değişmek. İşte bütün mesele. Bunun da tek yolu var. Sanayileşmek, müreffeh olmak.” sözleriyle kervana katılıyor…

Ama bu düşüncede olanların hemen hepsi, dinimizi, imanımızı, ahlâkımızı muhafaza etmek şartıyla, Batı’dan bilim ve teknoloji alarak ilerleyebileceğimizi savunuyor. Teorik olarak kolay gibi, ama pratikte işler çok zor… Çünkü dönemin Müslüman aydınları aslında kaygılı. Kaygıları da şu: Batılılaşma ile birlikte ahlâk ve âdetlerin de değişeceği, unutulacağı, dejenere olacağı… O nedenle ısrarla dine, ahlâka, örf ve âdete bağlı kalmaya vurgu yapıyorlar. Şeyhülislam Mustafa Sabri’nin Musa Carullah Bigiyef’e karşı yazdığı “Terakki Edelim Fakat Müslüman Kalmak Şartıyla” (Sebilürreşad, 24 Temmuz 1335, S. 431-432, s. 113-115) başlıklı makalesindeki şu satırlar, aslında Meşrutiyet’ten sonra –günümüze kadar- tüm Müslüman aydınlarının ortak kaygısını dile getiriyor:

 “Ben Müslümanların maddeten ve ahlâken inhıtâtını ve belki kısmen iflasını inkar edenlerden ve buna çaresaz olacak intibah ve teceddüd yollarının önüne sed çekmek isteyenlerden değilim. Ancak buna çare olacak diye açıktan veya gizliden din-i İslâm’ın tahrib veya tahrifine lüzum gösterilirse, o zaman ben Müslümanların bu hâl-i sefâlette kalmalarını haklarında daha hayırlı görürüm. (...) Ve ben Müslümanların mesut bir dünya yüzüne çıkmasını samim-i vicdanımla arzu eylediğim halde dinimizin üzerine basarak erişebileceğimiz yüksek dünyamıza lanet ederim. Biz o yüksek dünyaya çıktığımız zaman İslamiyet de dest-i i’tisâmımızla fark-ı ihtiramımızda bulunmalıdır. Hem bu suretle hareket edersek yükseleceğimiz yere çıkarken bizliğimizi de beraber götürmüş olacağımız cihetle muvaffakiyet daha ziyade katîdir. Aksini yaparsak daha i’tilâ  hareketinde melezleşmiş olan bizler çıkacağımız noktaya vasıl olmadan kuvvetimizi zâyi etmiş olacağımız gibi farz-ı mahal olarak şahika-i emele yükselmek mümkün olsa bile o yükselenler artık biz değil,  bizden tenasüh etmiş başkalarıdır.”

        Müslümanlığımızı yitirerek terakki edeceksek, terakki eden artık “biz” değil, “bizden tenasuh etmiş başkaları”dır, diyor ve böyle bir ilerlemeye karşı çıkıyor Mustafa Sabri. Görüldüğü gibi durum, Namık Kemal devrindeki kadar kolay değil! Daha ileride, Batı’nın ürettiği bilim, bilgi ve hatta teknolojinin yaydıkları ile İslâm çatışacak ve asıl tartışma da bundan sonra şiddetlenecektir. Devam edelim. Mustafa Sabri “Terakki Edelim Fakat Müslüman Kalmak Şartıyla” demişti. Tanpınar’ın da yıllar sonra kafası bu sorular, bu konularla meşgûl… Eşik’te kalmış, bundan olsa gerek “Eşik” adlı şiirini de bir türlü bitirememiş, Cemil Meriç gibi, aklı Batı’da, ruhu/gönlü Şark’ta… Ve hem aydınlardaki, hem de toplumdaki bu bilinç yarılmasını “Bir yandan tarihî zaruretlerden kudret alan bir irade ile Garb’a gittik, öbür yandan hakikî cevheri ile bizde konuşmaya başladığı zaman sesine kulaklarımızı kapatmak imkânsız olan bir mazinin sahibiyiz.” sözleriyle özetlemiş… Terakkinin bizi sürükleyip getirdiği kıyı, bir eşik, bir ikilem…

Ve geliyoruz günümüze… Başlangıçta binbir heves, arzu ve hayranlıkla Batı medeniyetinin ardına düşmüşken, eleştiriler de önce kısık sesle, sonra giderek çoğalarak artıyor: Mesela; Müslüman bir şair Âkif İnan, Mehmet Âkif’ten tevarüs ettiği “Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar” imajını, artık savaşın yarattığı tepkiyle değil, Batılılaşmaya genel anlamda bir tepki olarak  “Batı ki sırtımda paslı bıçaktır” mısraıyla bir adım ileri taşıyor. Ama günümüzde sorunu deşen, didikleyen, bu konudaki alışılmış düşüncenin rahatını kaçıran asıl kalemlerden biri İsmet Özel. Ezber bozuyor, tıpkı Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi gibi, Müslüman olarak kalmayacaksak, Müslümanlıktan koparak terakki edeceksek, böyle bir medeniyete dahil olmayalım daha iyi diyen Şeyhülislâm Mustafa Sabri gibi…

İsmet Özel, Teknik, Medeniyet, Yabancılaşma adlı kitabındaki “Seçmecilik” yazısında bu konuyu ele alarak, Müslüman aydınların çoğunun Batı’nın maddî gücü karşısındaki yılgınlıktan dolayı, bu medeniyetin maddî gücünü, teknolojisini alalım ama ahlakî ve fikrî değerlerinden uzak duralım, şeklinde bir düşünceye kapıldıklarını belirtiyor ve daha önemlisi “İslâm değerlerinin çağımızın bilim ve teknolojik kafasıyla beraber yaşayacağını ummak, bir avuntudan ibarettir.” diyerek, yukarıdan beri özetlediğimiz “seçmeci” görüşü, toptan reddediyor. Bir bakıma, Batı’nın bilim ve teknolojisini almaya karşı çıkıyor. Bu düşüncesinin esası ise şu: “… günümüze hâkim olan bilim ve teknik, Batı’da belli bir dönemde belirmiş bir kafa yapısının uzantısıdır, belli bir toplumsal yapının sinesinde gelişmiş, vasıfları İslâm’a taban tabana zıt bir sınıf eliyle gücünü dünya ölçüsünde yaymıştır.” Şimdiii, bugüne kadar okuduklarımızın hepsi tepetaklak olmuştur!

Yani İsmet Özel, bugün çağımıza egemen olan bilim ve teknolojinin, İslâm’a uymayan bir zihniyetin ürünü olduğunu, kendisinde bu İslâm dışı zihniyetin mündemiç bulunduğunu, bu bilgi ve teknolojinin ise, kendisinde mündemiç olan zihniyeti de beraberinde getireceğini; dolayısıyla bilim ve teknolojiyle beraber İslâm dışı bir zihniyetin topluma yayılacağını, Müslüman toplumu dejenere edeceğini savunuyor… Ona göre Batı’nın bilimi teknolojisi ile inancı, felsefesi bir bütündür. Bir parça alındığında diğer parçalar da sökün edip gelir. Dolayısıyla Batı medeniyeti kabul edilecekse toptan kabul edilmeli, reddedilecekse, toptan reddedilmelidir. Yanlış anlaşılmasın, Özel, bilim ve teknoloji karşıtı falan değil, Batı’nın bilim ve teknolojisine karşı, yoksa o da Müslümanların ihtiyacına mebni, İslâm’a uygun bir bilimin, bilginin ve teknolojinin peşinde…

Bu son kavşakta, Batı’nın bilme biçimi, bilgisi ve onun ürettiği teknolojiyi ele almak, ardından İslâm’ın bilme tarzı, bilgisi ve bundan doğan teknolojinin nasıl ve hangi amaçlara matuf olduğunu öğrenmek, sonra İslâm ile Batı’nın bilme/bilgi ve teknolojileri arasındaki farkları ortaya koymak gibi kaçınılmaz bir mesele ile karşı karşıyayız.  O hâlde kendimizden başlamak gerekiyor: İslâm’ın bilme tarzı nasıldır, bilginin kaynağı nedir, aslolan neyi bilmektir, bu bilginin ürettiği teknoloji niçin vardır, nasıl kullanılır?.. Öncelikle bu sorulara cevap bulmalıyız.  Elbette İsmet Özel’in düşüncesi, kafamızda önemli ve alışılmadık sorular bırakıyor, ama bu düşünceler tek başına, bizi aydınlığa çıkarmıyor. Alışılmış düşünceyi, soru sormadan kemal-i huzur ve rehavetle takip ederken, nereden çıktı bu sorular değil mi?  Yola devam, üstelik bu sorularla… Çünkü bir yol ancak sora sora bulunur. Sorusu olmayansa bir fasit dairede, bir çıkmaz çemberde döner durur… Evet, ne yazık ki “Rahatınızı kaçıracak bir kambur!”…

 

             

 

 

 


[1] Namık Kemal, “Medeniyet”, Osmanlı Modernleşmesinin Meseleleri, Bütün Makaleleri 1, (haz. Nergiz yılmaz Aydoğdu, İsmail Kara), Dergâh Yay., İst, 2005, s. 360.