Osmanlı Devleti'nde Gayrımüslim Okulları


 

 

Türk eğitim tarihinin önemli kurumlarından olan yabancı okullar ve azınlık okulları, eğitim öğretim hizmetlerinden çok, eğitim dışı eylemleri; uluslararası ilişkiler ağları ve misyonerlik faaliyetleri ile gündeme gelmiştir. Gayrimüslim okullarının, eğitimi araç olarak kullanan, siyasi faaliyetlere programlanmış kurumlar olduğu iddia edilmiştir.

Osmanlı Devleti’nde gayrimüslimlere ait okullar, azınlık okulları ve yabancı okullar olmak üzere iki türlüdür. Bunlardan Azınlık Okulları (Cemaat Mektepleri) Osmanlı Devleti’nin idaresi altında yaşayan; aralarında dil, din, ırk farkı bulunan, özel anlaşmalarla verilen haklardan yararlanan başta Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler olmak üzere bazı grupların açtığı okullardır. Ecnebi Mektepler (yabancı okullar) kavramı ise gayrimüslim toplulukların açtıkları ve sonradan yabancı devletler tarafından himaye edilen okullarla doğrudan yabancı devletler tarafından açılan okullar için kullanılmaktadır.

Toprak genişliği 22 milyon kilometre kareye kadar ulaşan Osmanlı Devleti, değişik kültürel grupları kendi himayesi altına almıştı. Osmanlı egemenliğinde yaşayan bu grupların kendi dinlerini, milli ve kültürel kimliklerini uzun süre koruyamaması ve asimile olması beklenebilirdi. Ancak Osmanlı Devleti’nin himayesinde kalan bu topluluklar hem dillerini, hem dinlerini, hem de kendi kültürlerini 600 yıla yakın bir süre korumayı başarmıştı. Bu durum, Osmanlı Devletinin ihmalinin bir sonucu değil, bilinçli olarak uyguladığı ve İslâm Hukuku’nda (Fıkıh) yer alan zimmi hukuktan doğmaktaydı. Nitekim II. Mehmet İstanbul’u fethedince başta Rumlar olmak üzere karşılaştığı topluluklara, Galata Ahitnamesi ile kendi mekteplerini, kiliselerini ve hastanelerini istedikleri gibi idare etme hakkının yanında, dillerini konuşma ve anadillerinde eğitim görebilme hakkını da vermişti. Bu tarihlerde devlet, Türk ve İslam mekteplerinin programlarıyla ilgilenmediği gibi azınlık okullarına ve uyguladığı programlara da karışmamıştı.

Nitekim Osmanlı İmparatorluğunda Türk ve Müslüman okulları ve kurumları çoğunlukla devlet tarafından değil zenginler ve hayırseverler tarafından yapılıp yönetiliyordu. Benzer uygulama azınlık okulları için de geçerliydi. Nasıl ki her caminin yanı başında bir mektep bulunuyorsa her kilisenin yanında da bir azınlık mektebi bulunmaktaydı. Hatta Müslüman mekteplerinde eğitim hocalar tarafından yapıldığı gibi azınlıklara ait okullarda da eğitim, papazların elinde bulunuyordu. Devlet bu hakkı önce Rum cemaatine vermiş, daha sonra Ermeniler ve Museviler de bundan yararlanmıştı. Kilise bünyesinde kurulan Ruhban Okulu niteliğindeki küçük çaptaki bu birimler, zamanla yaygınlaşmaya başlamış, giderek çehreleri değişerek birer örgün eğitim-öğretim kurumu olma yolunda ilerlemişlerdi.

Osmanlı Devleti’nin, güçlü olduğu dönemlerde azınlıklara ait eğitim birimlerini tehdit olarak görmemesi ve hatta teşkilatlanmalarına izin vermesi, yabancı devletleri cesaretlendirmişti. Çünkü yabancı devletler, Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan azınlıkları kendi hâkimiyeti altına alarak, azınlıkların faydalandığı haklardan faydalanmak istiyorlardı. Nitekim sonraki aşamada azınlık okulları birçok hakkın sahibi olacak ve yabancı devletlere ait kurumlar da bu durumdan fazlasıyla faydalanacaktı. Böylelikle de Osmanlı Devletini etki altına almak için aradıkları fırsatı bu şekilde elde etmiş olacaklardı. Bahsi geçen hedefler doğrultusunda harekete geçen yabancı devletler, ilk iş olarak kendilerine yakın gördükleri azınlık grubunu seçti. Seçilen azınlığın, himaye altına alınmasının en kolay yolu da maddî yardımlardı. Bu düşünceyle yabancı devletler, belirledikleri azınlık grubunun okullarına karşılıksız olarak para, eğitim malzemesi ve öğretmen gibi destekte bulunuyordu. Öte yandan azınlıklar da, himaye altına girmek için çok istekli davranmaya başlamıştı. Çünkü yabancı devlet-azınlık ilişkisi yabancı devletler kadar azınlıklara da fayda sağlıyordu. Azınlıklar, okul masraflarından kurtulmanın ve eğitim kalitesini arttırmanın yanında yabancı devletlerin tüccarlarına tanınan kapitülasyonlardan yararlanarak rahatlıkla alışveriş imkânına ve gümrük indirimlerine kavuşmuştu. Ayrıca Osmanlı Devletinin denetiminden de kurtulmuşlardı.

Böylece azınlık okulları, yabancı devletlerin etkisi altına girmiş, maddî ve manevî yardımlar sayesinde sayılarını artırmaya başlamıştı. Okul sayısının artmasının birçok sonucu vardı. Bunlardan en önemlisi de himayesinde olduğu devletin siyaseti doğrultusunda, Osmanlı Devleti’nin aleyhine çalışmaya başlamalarıdır. Bu gelişmeler sonucu, azınlık okulları dışında yabancı devletlerin sahneye çıkmasıyla, elçilik okullarını da aşan bir “yabancı okul” kavramı doğdu. Bunda Fransız ihtilalinin yaydığı milliyetçilik akımı ve yabancı devletlerin propagandaları etkili olmuştu. Verilen tüm imtiyazların suiistimal edilmesiyle sağlanan serbestinin esnekliği ile önceleri çeşitli şekillerde azınlık okullarına nüfuz eden Fransa, İtalya, Amerika, Bulgaristan ve İngiltere gibi devletler, hukuki düzenleme olmadan ve denetimden de uzak biçimde kendi eğitim ve öğretim kurumlarını açmaya başladılar.

III. Selim döneminde başlayan ve II. Mahmud döneminde devam eden reformlar, her alanda olduğu gibi eğitim alanında da etkili olmuş ve yenilikler Abdülmecit’in tahta çıkmasından sonra ilan edilen Tanzimat Fermanı’yla somutlaşmıştı. Gerçi 1839’da ilan olunan Tanzimat Fermanı’nda, azınlık okul ve müesseselerine dair herhangi bir ibare bulunmamaktaydı. Ancak azınlıklar, kanun karşısında eşitlik ve kanunun üstünlüğü vurgusu yapılan bu fermanın ilanıyla Türklerle bir bakıma eşit hale gelmişti.

Tanzimat Fermanı’ndan sonra gayrimüslimlere yönelik diğer bir hukuki düzenleme 1856 Islahat Fermanı ile gerçekleşmiştir. Ferman gayrimüslimlere okul açma ve geliştirme izni verirken, aynı zamanda Osmanlı uyruğu olan herkesin, devlet okullarının yönetmeliklerindeki koşulları yerine getirmek şartıyla askeri ve mülki mekteplere kabul edilmesini de karara bağlamıştı. Ancak Osmanlı içindeki azınlıklar, çocuklarını devlet okullarına gönderebilme hakkına sahipken, yabancı ve misyoner okullarına göndermeyi tercih etmişlerdir.

Diğer taraftan yabancı devletler, kendilerini bağlayıcı bir nizamname olmadığı için Osmanlı topraklarında rahatlıkla okul açabilmişlerdir. Gerçi 1869 yılında çıkarılan Maarif Nizamnamesinin 129. maddesine göre yabancı okulların ruhsatsız çalışması mümkün değildi. Ancak buna rağmen birçok okul ruhsatsız olarak faaliyetlerini sürdürmüştür. Çünkü bazen Osmanlı Devletinin hoşgörüsü ve kayıtsızlığı, bazen yabancı okulların prosedürleri uygulamaması, ruhsatın tehlikeye gireceği durumlarda ise yabancı devletlerin devreye girmesi denetim zincirinin kopmasına yol açmıştı. Kaldı ki, yabancı okulların teftişini veya programlarının Maarif Nezaretince onaylanmasını istemek oldukça zordu. İstanbul’daki her yabancı okul, kendi anavatanındaki okulların programlarını ve orada okutulan kitapları aynen kabul eder, okutur ve buna Maarif Nezareti bir şey diyemezdi. Ayrıca eğitim materyallerinin eksikliği hatta yokluğu, tercüme odalarının ihtiyacı karşılayamaması, dini farklılıklar, ekonomik nedenler de denetime engel faktörler olarak ortaya çıkmaktaydı. Buna karşı Osmanlı Hükümetinin almış olduğu tedbir, Müslüman çocuklarının yabancı okullara devamlarını yasaklama kararından ibaret olmuştur. Ruhsatsız çalışan bu okulların Maarif Salnamelerinde eğitim kurumları arasında yer alması, Osmanlı Devleti’nin bu okullara göz yumduğunu göstermektedir.

Yabancı okullar, on dokuzuncu yüzyılın sonuna kadar himayesi altında oldukları devlet isimleriyle değil, bağlı bulundukları mezhebe göre sınıflandırılmıştı ve ilk sırada Katolik okulları gelmekteydi. Protestanlar sonradan bu işe başlamışlardı. Mezheplere dayalı bu okullar, bir süre sonra himayesi altında bulunduğu ülkelerin ismiyle anılmaya başlanmış, bilahare Osmanlı topraklarında okul açan ülkelerin sayısı giderek artmıştı. Sırp, Bulgar, Rus, Avusturya Macaristan hatta İran bile Osmanlı topraklarında okul açmıştı.

Ticaret yapabilme izninden yola çıkarak eğitim-öğretim kurumları açmaya kadar birçok hakka sahip olan yabancı devletler, önce azınlıkları akabinde de Osmanlı Devleti’ni etki altına almak istemişlerdi. Böylece yer altı ve yer üstü zenginliklerinden yararlanılabileceği düşünülmüştü. Ayrıca okulların, siyasi amaç ve çıkarlara uygun coğrafyalarda ve sayıca çok olmasını amaçlamışlardı. Bu nedenle yasal boşluklardan faydalanarak, Osmanlı Devletinin birçok bölgesinde -gerek olmasa da- kendi okullarını açma yoluna gittiler. Mesela Bulgar okulunun Bulgar halkından kimsenin bulunmadığı yerde açılması, Kudüs’te İngiliz Protestan halktan 232 kişi olmasına rağmen yedi okul açılması gibi çalışmalar, okul açmada asıl amacın siyasi faaliyet olduğunun açık bir göstergesiydi. 1904 yılına gelindiğinde sadece Fransızların Osmanlı topraklarında faaliyet gösteren 878 okulu bulunmaktaydı. Bu sayıya Amerikan, İngiliz, Avusturya, İtalyan, Rus ve Alman okulları da eklendiğinde kaçak çalışanlar hariç iki bine yakın yabancı okul mevcuttu. Okulların programlarında, kendi dinleri ve dilleri, tarih, coğrafya, aritmetik, geometri, fizik ve tabii bilimler, müzik, yabancı dil gibi dersler yer alıyordu.

Yabancı okullardaki bu çoğalma ve yayılmanın bir başka sebebi de, on dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde Osmanlı eğitim-öğretim kurumlarının ihtiyaca cevap veremez duruma gelmesidir. Devletin çeşitli kurumlarının hantallaşması yanında, özellikle eğitimli olmayan kişilerin öğretmenlik mesleğine liyakatsiz başlatılması, Rumeli’deki yenilgiler sonrası büyük kentlerde özellikle de İstanbul’da nüfus yoğunluğu ve savaştan kaçan sivil halkın medreselerde iskân edilmesi, yabancı okullardaki eğitim sisteminin yararlarının geç anlaşılması gibi birçok faktör bu gelişmeyi hızlandırmıştı. Aslında medreselerin yanı sıra, sıbyan mektepleri ve diğer derecelerde birçok okul da ihtiyacı karşılayacak durumda değildi. Bu nedenle okullarını güçlü ve etkin kılan yabancı devletler eğitimi bir gerekçe, okulları da imkân olarak kullanmışlardır. On dokuzuncu yüzyılın sonunda Osmanlı Devleti topraklarında 106 bin ilkokul öğrencisinin 30 bini Müslüman okullarda, geri kalan 76 bini ise gayrimüslim okullarda öğretim görmekteydi. Bu 76 bin öğrencinin de 7 bini yabancı okullarda eğitim almaktaydı. Ortaöğretimde ise toplam 16 bin öğrenci eğitimine devam ediyordu. Bunların 5 bini Müslüman, 11 bini ise gayrimüslim okullarında eğitim alıyordu. 11 bin gayrimüslimin 8 bini yabancı okullarda okumaktaydı. Anlaşıldığı üzere ilkokullarda azınlık okulları, ortaöğretimde ise yabancı okullar revaçtaydı.

Osmanlı Devleti, kendi kontrolü altında bir ‘özel öğretim’ imkânı sağlamak ve Müslüman olmayan cemaatleri Osmanlı kimliği altında toplamak amacını gütmekteydi. Lakin Osmanlı Devleti’ndeki “Müslüman okullar” günden güne önemini yitirdi; yabancı ve azınlık okullarındaki eğitim kalitesinin daha iyi olması nedeniyle Müslüman aileler çocuklarını bu okullara göndermek için yarışır hale geldi. Aslında yabancı okullarla azınlık okullarında verilen eğitimin yararları yanında Müslüman çocuklar için uygun olmayan içerik de mevcuttu. Özellikle II. Abdülhamit devrinde gayrimüslimlere ait okullarda Türkçe önemsenmiyor, öğrencinin dikkati, okulun bağlı olduğu ülkeye çevriliyordu. Mesela coğrafya dersleri, okulun himayesinde bulunduğu devlete ait bilgilerle başlıyordu. Bunun sonucunda öğrenciler yabancı bir ülkenin coğrafyasını öğreniyor, kendi ülkelerine dair hiçbir şey bilmiyorlardı. Ayrıca bu okullarda Türk çocukları, Hıristiyan ibadet ve dualarını öğreniyor, dinî merasime iştirak ettiriliyorlardı. Hatta cezaları affedilsin diye Salibi (haç, istavroz, çarmıh) öptükleri bile oluyordu. Müslüman öğrencilerin velileri okuldaki bu olaylardan haberdar oldukları halde hiçbir şikâyette bulunmuyorlardı. Aksine Müşir Fuat Paşa 8 çocuğunu Kadıköy’deki Sen Jozef Kolejine gönderebilmek için bütün ağırlığını koymak durumunda kalmıştı. (Daha sonraki yıllarda da Müslüman aileler çocuklarını bu mekteplere göndermeye devam etmiştir. Nitekim Müslüman öğrencilerin oranı 1890-1900’de yüzde 15 iken, bu oran 1911’de yüzde 56’ya yükselmiştir.)

Yirminci yüzyılın başında durum daha da içinden çıkılmaz bir hal aldı. Yabancılar, okul açmak için Osmanlı Hükümetine başvuruda bulunuyor, verilecek cevabı bile beklemeden kendi okullarını açabiliyorlardı. Osmanlı Hükümeti kendi tebaası olan Ermeni, Rum ve Bulgarlara bile okullar hususunda tam hükmedemiyordu. Yabancı devletler ise kapitülasyonlara dayanarak arzularını fazlasıyla yaptırabiliyordu. Aksi halde Osmanlı topraklarını işgal tehdidinde bulunmak dâhil her türlü adımı atabiliyorlardı. Nitekim 1901 yılında yaşanan Midilli Olayından sonra Osmanlı Devleti Fransa ile bir anlaşma imzalamak durumunda kalmıştı. Midilli Olayı, hazineden çok yüksek miktarda alacağı olan Lorando ve Tubini isimli Fransızların alacaklarını tahsil edememesi üzerine Fransız hükümetinin devreye girmesi ve Fransa donanmasının Midilli’ye çıkmasına kadar devam eden olaylar zinciridir. Osmanlı Devleti Midilli’yi kurtarabilmek için Fransa’nın tüm isteklerini kabul etmek zorunda kalmıştı. Meclis-i Vükela’nın kararı, padişahın onayı ile 19 Kasım 1901 tarihinde Osmanlı Hükümeti, Fransa tabiiyeti veya himayesi altındaki okulların hukuki varlıklarını tanımayı taahhüt ediyordu.

Osmanlı Hükümeti, yabancı okullarla ilgili verilen imtiyazları tek taraflı bir ihsan olarak değerlendirse de, bu devletler, yapılan anlaşmalara dayanarak durumu tabii bir hak saymışlardır. Osmanlı-Fransız Anlaşmasıyla Fransa, yeni bir imtiyaz elde etmemişti. Osmanlı Hükümeti sadece yürürlükteki anlaşmaları ve kapitülasyonları tanıdığını kabul etmişti. Ancak bu anlaşma o zamana kadar Osmanlı Hükümetince görmezden gelinen veya inkâr edilen mevcuttaki anlaşmaların koşullarının hayata geçirildiği bir anlaşma olmuştur. Osmanlı Devleti ise yabancı devletleri ürkütmemek ve bir olaya meydan vermemek için çok hassas davranmak zorunda kalmıştı. İşin daha da vahim hale getiren, hiçbir Avrupa hükümetinin, Fransa’nın bu örneği görülmemiş hareketini kınamaması ve Osmanlı Devleti’ne yardımcı olmayı da siyaseten uygun bulmamasıydı. Çünkü ileride kendileri için de anlaşmazlıkları aynı yönteme başvurarak çözme yolu açılmıştı. Zira bu anlaşma diğer devletlere emsal teşkil etmiş ve onlar da bu haklardan faydalanmışlardır.

İkinci Meşrutiyetin ilanıyla birlikte yabancı okul sorunu yeniden gündeme gelmiş ve mecliste Türk ve Rum mebusları arasında bu konuda hararetli tartışmalar yaşanmıştır. Ancak, hükümetle gayrimüslimler arasında yıllardır devam edegelen bu sorun, İkinci Meşrutiyet döneminde de çözülemedi. 1913 yılında kabul edilen bir Muvakkat Kanunla özel okulların teftişi, öğretmenlerin atanma ve göreve başlamaları, yabancı öğretmenlerin çalışma izin ve belgelerine dair basit kurallar kondu. Osmanlı Devleti’nin, yabancı okullar konusunda istediği kanunu çıkarması ve uygulamaya başlaması ancak 1915 yılında mümkün olacaktı. 1914’te Osmanlı Devletinin savaşa girmesi üzerine ülkede örfi ve askeri bir idare kuruldu. Osmanlı Devleti, savaştığı devletlerin okullarına, eğitim ve sağlık hizmeti veren kurumlarına el koymuştu. Böylece İstanbul’da kalan yabancı okullar müttefik devletlerle İtalya ve İran’a aitti. Özellikle 1914 ve 1915 yıllarında İttihat ve Terakki hükümetleri yabancı okulların denetlenmesine ilişkin ciddi tedbirler getirmişse de, Birinci Dünya Savaşı döneminde misyoner okulları da dâhil yabancı okulların hemen tamamı kapandığından bu tedbirleri uygulamaya gerek kalmamıştır.

Rumeli’nin kaybından sonra Rumların ve Bulgarların çoğu Osmanlı sınırları dışında kalmış, Anadolu’daki Ermeniler ise tehcire tabi tutulmuştu. İstanbul ve diğer vilayetlerde bulunan azınlıklar ise bu durum karşısında seslerini çıkartmaz olmuşlardı. Kapitülasyonların kaldırılması özel okulların dizayn edilebilmesi için tüm engellerin ortadan kalkması anlamına geliyordu. İşte 1915 tarihli Mekâtib-i Hususiye Talimatnamesi de böyle bir zamanda neşredilmiştir.

1915 Talimatnamesi, Osmanlı Devletinin yabancı ve azınlık okullarının denetimi konusunda o tarihe kadar yaptığı en kapsamlı düzenlemeydi. Bu talimatname ile yabancı devlet okulları tamamen bir disiplin altına alınmaya çalışılmış ve yabancıların yeniden okul açmaları oldukça zorlaştırılmıştı. Talimatnameden sonra yabancı okulların birçoğu kapatıldı. (3 Mart 1924 tarihinde kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanununun, 1915 Talimatnamesinden esinlendiğini söylemek çok da yanlış olmayacaktır.)

Birinci Dünya Savaşının Osmanlı Devleti aleyhine sonuçlanması üzerine yabancı devletler eğitim haklarını yeniden elde etmek için harekete geçtiler. Okulların bir kısmı tekrar faaliyete geçmekle birlikte önce Lozan Barış Antlaşması ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu, sonrasında da 1925, 1926, 1929 ve 1931 genelgeleri, Cumhuriyet Türkiyesi’nde azınlık okullarıyla yabancı okullarının önemini kaybetmesine yol açmıştır. Cumhuriyet yönetimi, farklı eğitim kurumlarından yetişen öğrencilerin birlik ve beraberlikten uzaklaştığını, farklı kaynaklardan beslenerek mezun olan öğrencilerin, eğitim gördüğü müesseseye ve misyona bağlılık duyduğunu düşünmüştü. Bu ikili yapının ortadan kaldırılmasını ise eğitimde birliğin sağlanması olarak görmüştü. Diğer taraftan kapitülasyonların kalkması yüzünden yabancı devletlerin müdafaa ve himaye edememeleri, ilköğrenimini resmî okullarda bitirmemiş olanların ortaöğrenime kabul edilmemeleri, mübadele ve diğer sebeplerle azınlık nüfusunun azalması ve özellikle cumhuriyetle birlikte Türk okullarının gerek bina yönünden, gerekse eğitim öğretim yönünden gelişimi gibi birçok faktör yüzünden yabancı okullarla azınlık okullarının sayıları azalmış ve yerlerini Türk okullarına bırakmışlardır.

Özetle 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesinin yayınlanması ve uygulanmasına kadar olan süreç içerisinde Osmanlı Devleti’nin, azınlık okulları ve yabancı okullar üzerinde hiçbir denetim ve yaptırımı olmamıştır. Bu okulların, büyük devletlerin Osmanlı Devleti üzerinde nüfuz kurma ve parçalanması halinde de, belirli bölgeler üzerinde hak iddia edebilme politikalarının önemli birer aracı olduğunu düşünen Osmanlı Devleti, 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile bu okulları denetim altına alabilecek bir düzenleme yapmıştır. Ancak bu sefer de devletin içerisinde bulunduğu durum bu düzenlemenin uygulamasını mümkün kılmamıştır. Günden güne aleyhte faaliyetlerini artıran yabancı okullar ve azınlık okullarını tam anlamıyla denetim altına almakta kararlı olan Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’nın başında kapitülasyonları kaldırmış ve 1915 tarihli Mekâtib-i Hususiye Talimatnamesi ile ülkedeki tüm yabancı okullarla azınlık okullarını denetim altına almıştır. Okulların büyük bir kısmı da kapatılmıştır. Fakat harbin kaybedilmesiyle yabancı okullarla azınlık okulları yeniden açılmış ve bu okulların devlet tarafından istenmeyen faaliyetleri devam etmiştir. Azınlık okullarıyla yabancı okullar, cumhuriyet sonrası önemini yitirmiş ve sayıları giderek azalmıştır.