Mülteciler Tsunamisi Karşısında Dalgakıran Ülke Olarak Tanımlanmak


Sömürgecilerin çekilirken izledikleri strateji gayet akıllıcaydı: Bir gün kendi sömürgeciliklerinin faturasını karşılarına koyması muhtemel bir devletin doğuşunu önlemeleri gerekiyordu. Bunu sağlamak üzere, sömürdükleri ülkeyi, esas duruşu sağlam “batı lejyonerleri”ne emanet ettiler. Bu, sömürge sürecinde devşirilmiş bir “küçük azınlık”ın Batı çıkarlarına bekçilik etmesi demekti.

Arap Kışı’nın cehennem sıcağında, dün Irak’ta, bugün o cehennemin en yakıcı köşesi haline gelen Suriye’de, artık dikişleri patlamış Sykes-Picot statükosu ilga edilirken büyük bir beşerî patlama yaşandı. Patlama, bu iki coğrafyadaki karton ordulardan yeni canavarlar üretti. Bunlardan biri (Saddam’ın Ordusu) –öteki bütün bileşenlerine rağmen– IŞİD denilen teşhisi zor bir canavara dönüştü; öbürü de (Esed’in Ordusu), kendi coğrafyasındaki yerli halka karşı başlangıçtan beri gizli kapaklı yürüttüğü “sistematik-imha”yı, bütün dünyanın gözleri önünde, terör devleti olduğuna kanıtlar sergileyen bir canavarlığa tahvil etti. Putin’in “meşru devlete isyan” söylemi, Esed’i de kendisini de ancak bugün avutur; zira, meşru devletin “isyan bastırma hakkı”, egemenlik iddia ettiği ülkede, sivil yerleşmeleri yerle yeksan eden “kendi halkına karşı savaşma” hakkı değildir!

Osmanlı sonrası kısa süren sömürge deneyiminin Batı açısından bu coğrafyalardaki asıl kazanımı, Osmanlı’yı yıkarken işbirliği yaptığı önceki uşaklar yerine, yaşadıkları coğrafyaya düşmanlaşma potansiyeli yüksek yeni yerel uşaklar peydahlamak oldu. Şimdi çöken o eski statüko yerini nasıl bir “durum tanımı”nın alacağı karanlık görünüyor; ama bu süreçte, bu iki “sözde devlet”i –önce fragmante edip sonra kantonalize ederek–daha küçük parçalara ayırırken bunlara müzahir olacak yepyeni yerel uşaklar peydahlandığını artık görmeyen kalmadı; belki bu yepyeni yerel uşaklar dışında.

Patlama öylesine şiddetli ki, yerinden yurdundan sökülüp savrulmayan kalmadı. “Terbiyeli ve Batı açısından zararsız” bir ad olsun diye “Mülteciler Sorunu” denilen savrulma, Osmanlı çöküşünün Balkan Bozgunu safhasına mümasil bir vatansız nüfus yaratıyor. Balkanlarda Sırp, Bulgar, Karadağlı komitacı ve çeteci vampirlerin elinden kaçıp canını kurtarabilmiş acılı Balkan muhacirleri, kendi anayurtlarına, Osmanlı Anadolusu’na sığınmışlardı. Irak-Suriye’nin savrulan sivil nüfusları onlar kadar şanslı değil maalesef; Türkiye bu nüfusu “misafir” olarak tanımlamasının giderek ne kadar imkansız hale geleceğini anlamaya başlıyor.

Bu nüfus tsunamisine, yurtları daha önce yaşanmaz hale gelmiş Afgan muhacirleri ile o hale geldiği gözlerden saklanan Pakistan muhacirleri de eklenmiş durumda. Batılı hükümetlerin imza attığı büyük beşeri depremlerin yurtlarını cehenneme çevirdiği bu nüfuslar, o hükümetlerin ateşten emin serin coğrafyalarına doğru, coşkun dev dalgalar halinde vurmasın diye bu nüfuslar için bir dalgakıran ülke tanımlamaya çalışılıyor: Türkiye!

Öte yandan, Türkiye’de bazı çevreler, Sykes-Picot statükosunu kuran ve sürdüremez hale gelince bu statükoyu yıkan Batılı güçler değilmiş de, olan biten herşey bir tek Türkiye’nin Suriye politikaları imişcesine bir “gri propaganda” yürütüyorlar. Bunlara göre “Ortadoğu Allah tarafından bataklık olsun diye yaratılmış” olduğu için o bataklığa hiç bulaşmamak gerekir. Varsayalım ki, Türkiye’de kendi tasvip ettikleri “etliye sütlüye dokunmayan” monşer diplomasisini yürüten bir hükümet iş başında olsaydı, Irak ve Suriye’de bütün bu olanlar olmayacak mıydı? Afganistan’da olanları, ya da Pakistanlıların neden Batıya iltica etmeye çalıştıklarını ise sormaya bile gerek yok; yani herhalde bu ülkelerdeki kaosun sebebi de mevcut hükümetin “yanlış dış politikası” değildir.

Sormaya devam edelim: Irak ve Suriye’de olanlar, mesela Türkiye’de bir CHP-MHP Koalisyonu iş başında olsaydı da olacak mıydı? Bunlar yine de olacak şeyler ise yurtlarından savrulan mülteciler Avrupa’ya değil de, başka bir yere mi kaçmaya çalışacaklardı? Bu varsayılmış koalisyon, Türkiye’nin sınırlarını kapatarak IŞİD ve Esed güçlerinin şimdi Türkiye’ye sığınmış 2,5 Milyon insanı katletmesine seyirci mi kalacaktı?

Daha önemlisi, Avrupa Birliği, bu dev muhacir tsunamisine karşı bir “dalgakıran ülke” arayışına girdiğinde, “ama Türkiye’de CHP-MHP Koalisyonu var” diye vaz geçip mülteci akınının önüne Yunanistan veya İtalya’yı mı dikecekti? Şansölye Merkel ve kurnaz fareleri, "800.000 mülteci kabul edebiliriz, bu sayı 1 Milyonu da bulabilir" açıklaması yaparken bu farazî koalisyon “biz hiçbirini kabul etmedik elhamdülillah” diye mi övüneceklerdi?

AB'nin efendileri, bir dalgakıran ülkede mültecileri durdurmak istedikleri ve hatta “Aman mülteciler Türkiye'de kalsın!” diye 3 Milyar €'yu gözden çıkardıkları halde o farazî Koalisyon buna karşı ne diyecekti? Şansölye Türkiye’ye gelip kesenin ağzından 1 Milyar €’yu gösterip bir de "ne istiyodunuz abicim siz? Vizeyse vize, fasılsa âlâsını açalım!" demeye kalktığında, bir CHP-MHP Koalisyonu, ne yapacaktı?

Şimdi asıl soru, 1 Kasım seçimlerini kazanan hangi parti olursa olsun, “Avrupa’nın Ortadoğulu Mülteciler Sorunu”nda Türkiye’ye biçilen “dalgakıran ülke” rolünün ne anlama geldiğidir. Kara kara düşünmemiz gereken şey, Türkiye’ye toka edilecek 3 Milyar € dışında bu ülkeye yığılmak istenen mülteci tufanının kümülatif maliyetinin ne olacağıdır. Dalgakıran rolünü 1 Milyar €'ya seve seve kabul edecek olanların şimdi aslan postuna bürünüp heyheylenmeleri hiç de inandırıcı değil!