Bizim Kuşak İçin Zor Yıllar


 

 

Ülkemizin son yüzyılını yaşayanlar savaşlara, bunalımlara, darbelere, hızlı değişmelere şahit oldular. Bizim kuşak gibi 50’li yıllarda doğmuş olanlar da bu çalkantıların bir bölümünü yaşadı. Çalkantılar içinde ayakta kalarak bir kimlik oluşturmanın tüm zorluklarını yaşamış bir kuşak olduk.  Yaşadığınız dünyaya ve topluma söz söylemek sorumluluğu ekstra sıkıntılarla baş etmek demekti. İmkanlar kısıtlı, zemin paranoyalarla kaygan hale gelmişti. Ben de bu kuşaktan olan pek çok insan gibi kendimi genç yaşta yayın dünyasının içinde buldum. Bu elbette yetişmiş insan yokluğundan doğan bir zaruretti.

4 dergi çıkarttım. Fiilen 2 gazetenin içinde bulundum, ayrıca 3 gazetede de yazılarım, çevirilerim, söyleşilerim yayınlandı. 2 radyoda çalıştım. 2 televizyonun kuruluşunda bulundum. Bir haftalık haber dergisi çıkardım. Bir yayınevinde çalıştım. Kurucularından olduğum ilk gazete 30 yıl kadar önce  yine Türkiye’nin yaşadığı çalkantılı bir dönemin arefesinde,  12 Eylül’ün dumanının tüttüğü günlerde çıkmıştı.

Yaptığım işlerde zamanla sadece iş yapmış olmak için bulunmamaya gayret ettim. Baudelaire’in tabiriyle ‘dandy’  olmayı, yani sahih olarak sıradışı olmayı, imkanlar ölçüsünde topluma bir şey katmayı şiar edindim. Neleri başarıp başaramadığımız hiç kuşkusuz o yılları yaşayanların söyleyeceği bir keyfiyettir.

Fikir Coğrafyası da böyle zor zamanda yayın hayatına girdi. Türkiye -benim idrak ettiğim dönemi hesaba katarsak- tam kırk yıldır zor zamanlar yaşıyor. Bu yılların en zoru hiç kuşku yok ki 1970-1980 arasıdır… 1980-1995 arasını acaba Türkiye bir nefes alacak mı umutlarıyla geçirdik. 1995-2000 arası hem ekonomik açıdan hem siyasal ve toplumsal açıdan felaketin eşiğinden döndüğümüz yıllardı.

21. yüzyıla, yani 2000’li yılların başına yeni bir nefes alma ikliminin umuduyla girdik. Ne yazık ki vesayet zihniyeti, demokratik bir siyasal yapı ile diyalog oluşturulacak bir toplumsal zemini ayaklarımızın altından yine çekti. Son 5 yılı da gittikçe kirlenen bir dille, kirli çatışmaların yaşandığı bir ortamda geçiriyoruz. Müthiş bir dezenformasyona tanık oluyoruz. Böyle bir dönemde konuşmak elbette zor. Ama yayın ilkelerinde belirttiğimiz gibi kelimelerin bileylendiği bir dönemde bize ‘dilimize’ hakim olmak düşüyor. Belki de bu ortama verebileceğimiz en büyük mesaj bu olacaktır…Eleştirinin ve ajitasyonun baştan çıkarıcılığı karşısında soğukkanlı olabilmek,  ferasetini korumayı gerektirir, diye düşünüyorum. Demokrasinin ve düşüncenin gelişmesi için eleştirel bir bakışa şiddetle ihtiyaç var. Türkiye’nin ortak meselelerini konuşabileceğimiz ortak zeminler oluşturmak istiyorsak eleştiri ve değerlendirmelerimizi kişiselleştirmekten uzak durarak, fikirler ve olgular üzerinden yapmamız şart.  Sözün baştan çıkartıcılığına, mahalle dilinin kışkırtıcılığına direnmek elbette zor. Gelin zora talip olalım… Bizim için zor olan toplumsal sorumluluğumuz açısından  işleri kolay kılandır.

Muvazacı olalım, demiyorum. Ama hakikatleri eleştirel söylememiz gerektiğinde; bir yıl boyunca haftada 2 günümü geçirdiğim rahmetli Cemil Meriç’in bana bir gün söylediği : ”Bak evladım, söyleme şeklini, yani üslûbu bulduktan sonra, en baskıcı dönemlerde bile en keskin hakikatleri söyleyebilirsin“ sözü uyarınca söyleyelim.

Amacımız bağcıyı dövmek değil üzüm yemek olsun, attığımız taş ürküttüğümüz kurbağaya değsin…Hep birlikte ortak bir yaklaşım geliştirelim. Elbette üslûplar ve fikirler farklı olacaktır. Soğuk savaş döneminin etkilerini düşünce dünyamızda da kırmadan nasıl bir arada yaşama formülleri üreteceğiz ki ?!

Mahalleye konuşmayı seçmek sizi entelektüel bir konfora, kolaycılığa iter. Empati yeteneğinizi köreltir. Gücü ele geçirdiğinizde zalimlik sadizminizi, güçten yoksun olduğunuzda ise mazlumluk mazoşizminizi güçlendirir.

Ayrıca gündemde kalmak, reyting yapmak için söz söylemek entelektüel sorumluluk dairesinin dışındadır. Entellektüalitenin fiyakasına değil haysiyetine talip olalım !