Çocuklar Kutsal Emanetlerdir


Film seyretmeyi herkes sever ama sanırım benim sinemaya ilgim, ortalamanın az biraz üzerindedir. Özellikle hayattan bir hikâyeyi alıp, insanı yüreğinden yakalayan bir üslub ve dille anlatan sanatçılara, hem saygı hem hayranlık hissettiğimi saklayamam.  Ancak usta bir ressam gözünün yakalayabileceği enstantanelerin, renklerin, ışık ve gölge oyunlarının resmigeçidinin adeta sihirli müziklerle tamamlandığı “yedinci sanatın” başarılı örnekleri hayran olunmayacak gibi değildir.

Sinemaya ilgim çok küçük yaşlarda başlayıp giderek arttı ama baba olup yavrularımı kollarıma aldıktan sonra bir baktım ki artık bazı filmleri seyretmekte zorlanır olmuşum. Fiziksel ya da duygusal olarak incinen, incitilen çocukların anlatıldığı filmleri ya hiç seyredemez ya da gözyaşları içinde seyreder hale gelmişim. Hele baba kız, baba oğul hikâyelerinin anlatıldığı filmler -velev ki çocuklar incinmese bile- göz pınarlarımı doldurur olmuş.

Daha önce hiç zorlanmadan seyrettiğim halde, baba olduktan sonra göz yaşlarına boğulmadan seyredemez hale geldiğim filmlerden birisi, İtalyan yönetmen Roberto Benigni'nin 1997 yapımı “Hayat Güzeldir” filmidir mesela. Savaşta, beş yaşındaki yavrusunu uğradıkları felaketin dehşetinden korumaya çalışan bir babanın masum yavrusuna olan biteni bir oyunmuş gibi sunma gayretini anlatır bu film. Evlerinden alınmalarını, toplama kamplarına gönderilmelerini, oradaki ağır şartları, hatta cinayetleri çok büyük ödüllü bir yarışmanın safhaları gibi sunmaya çalışan babayı -bırakın seyretmeyi- hatırlamak bile beni sarsıyor. Çocukların o tarifsiz güzellikteki dünyasını bir anda kirletip, kin, nefret, intikam hisleriyle doldurmak o kadar kolay ki! Ama o küçük yaşta, pırıltısı bu tür karanlık hislerle yok edilen çocuk kalbinden geleceğe dair ne beklenebilir? O babanın ölüme götürülürken bile kendisini saklandığı yerden izleyen çocuğuna gülümseyip, sanki uydurduğu oyunu sürdürüyormuş gibi yaptığı sahneyi tüm anne babalara seyrettirip anlatmak isterdim. İsterdim ki bizim anne babalarımız da anlasın, küçük, masum ve savunmasız yavrularımızın ruhları örselenmeden yetişebilmesi ne kadar mühim bir mesele!

Her biri minicik kalplerinde dünyayı değiştirecek potansiyeller taşıyan çocuklarımızı yetiştirme konusunda ne kadar bilgisiz, ne kadar tecrübesiz, ne kadar umursamazız!

Dünyanın en kıymetli mücevherleri misali zarar görmesinler diye itinayla kadifelere, tüllere, pamuklara sarıp en güvenli yerlerde muhafaza etmemiz gereken çocuklarımıza nasıl taş, toprak muamelesi yapıyoruz, onları hem kendimizin hem başkalarının zararlı temaslarına nasıl maruz bırakabiliyoruz.

Bir öfkeli bakış, bir korkutucu bağırış, bir küçük fiske yahut ihmal, azıcık ilgisizlik minik ruhlarda nasıl geleceğe taşınan, kapanmaz derin yaralar açabilir düşünmüyoruz.

Benzer hislerle seyretmekte güçlük çektiğim diğer bir film Fransız yönetmen Luc Besson tarafından yazılıp yönetilen 1994 yapımı “Léon: The Professional”. Bizde “Sevginin Gücü” ismiyle vizyona giren filmde 12 yaşındaki kız çocuğu Mathilda'nın yürek parçalayıcı öyküsü anlatılır. Mathida'nın babası onu sık sık döven bir “torbacı”, üvey annesi bir uyuşturucu müptelasıdır. Mathilda'nın hayatı çoktan kaymıştır. Okulu bırakmıştır, yetişkin kadınlar gibi giyinmekte ve sigara içmektedir. Bir gün mafya, babasının ödemediği bir uyuşturucu parası yüzünden Mathilda'nın tüm ailesini yaşadıkları berbat apartman dairesinde katleder. Mathilda da öldürülecekken tesadüfen orada olan profesyonel kiralık katil Leon Mathilda'nın hayatını kurtarır. Bundan sonra Mathilda'nın kendi anne babasından bulamadığı sevgi ve şefkati, korunup kollanmayı, sahip çıkılmayı, baba yerine koyduğu bir kiralık katilde nasıl bulduğunu seyrederiz. Başlangıçta istemeden de olsa yavaş yavaş baba rolünü benimseyen kiralık katilin de kendi hayatını “hayattan bir tat almama vesile oldun” dediği küçük kız uğrunda feda ettiğini ve tüm servetini o çocuk “düzgün” bir hayat yaşasın diye bıraktığını görürüz.

Çocuklar bu hayattan tat almamızı sağlar gerçekten. Çocuklarımız olduktan sonra biraz da onlar için yaşamaya başlarız. Ağzımızın tadı, evimizin neşesi, geleceğe dair ümitlerimiz, hatta bir tür ölümsüzlük projelerimiz olur yavrularımız.

Çizgi film olduğu halde sadece beni değil seyreden herkesi hıçkırıklara boğan bir film vardır: “Ateşböceklerinin Mezarı”. İkinci dünya savaşı esnasında, daha dört yaşındayken açlıktan ölen küçük kız Setsuko'nun gerçek hikayesinin anlatan 1988 Japon yapımı bu filmi ikinci kez seyretmeyi başaramam. Hatta bu yazıyı yazarken bile tatlı Setsuko'nun neşeli sesiyle abisi Seita'ya seslenişi kulağımda çınlıyor.

Vittorio De Sica'nın 1948 İtalyan yapımı meşhur “Bisiklet Hırsızları” filminde ekmek peşinde koşan yoksul Antonio baba ve ona yardım edebilmek için çaresizce çabalayan on yaşındaki oğlu Bruno'nun hikâyesi kalbimi titretiyor.

Ya Mecid Mecidi'nin 1997 İran yapımı “Cennetin Çocukları” filmine ne demeli? Fakir bir ailenin çocukları olan Ali ve Zehra isimli iki küçük kardeşin, gariban babalarından hem korkarak hem de ona acıyarak bir çift ayakkabıyı sessizce beraber kullanmak zorunda kalmalarının öyküsü ne kadar can yakıcı!

Bütün çocuklar gerçekten cennetin çocuklarıdır.

Ve Allah'ın büyüyünceye kadar koruyup kollayalım diye bize teslim ettiği kutsal emanetleridir.

O emanete hıyanet etmek Allah'a ihanet etmek gibi bir şeydir.

Allah bizi bu en kıymetli emanetlerine hıyanet ettirmesin.

Allah bizleri, cennet kokulu yavrularımızın kıymetini bilen kullarından eylesin.

Hak vaki olup bu dünyadan gittiğimizde evlatlarımızın hafızalarında bizden yadigar olarak sadece şefkatli bakışlarımız, koruyucu kollarımız, sevgi dolu okşayışlarımız, onları muhabbetle bağırlarımıza basışlarımız kalsın.