Geçmişten Günümüze Suriye’de Güvenli Bölge Tartışmaları ve Türkiye


Suriye’de 2011 yılı itibari ile başlayan barışçıl gösterilerin, zamanla silahlı çatışmalara dönüşmesi ile ve Esat güçlerinin kara ve hava üstünlüğü sağladığı günden itibaren başta Türkiye olmak üzere Suriyeli muhaliflerin dost ülkelerin, muhalifleri korumak adına dünya gündemine getirdiği 3 tane önerisi olmuştur. Bu öneriler kabaca uçuşa yasak bölge, güvenli koridor ve güvenli bölge şeklinde idi.

Uçuşa yasak bölge ile hava üstünlüğü olan Esat jetlerine karşı, karadaki muhalifleri korumak ve savaşan aktörler arasında bir denge getirilmesi amaçlanmıştı. Zira bu üstünlüğü kırmanın iki yolu vardı, ya muhaliflere uçak savarlar verilecekti (ancak kime karşı kullanılacağı ve hangi gruba verileceği tartışma konusu olunca vazgeçilmişti) ya da uçuşa yasak bölgeler ilan edilecekti, ama bunu da Rusya’nın vetosu sonucu BM güvenlik konseyi böyle bir karar alamayarak topu ABD’ye attı. ABD de bu işe sıcak bakmayınca uçuşa yasak bölge önerisi rafta kaldı.

Aynı akıbet abluka altında bulunan ve muhaliflerin yıllarca kontrolü altında bulunan bölgelere ve şehirlere ikmal için insani koridorlar önerilmiş; ancak bu öneri de Rusya’nın oyalaması ile bir netice vermemiştir. BM’nin aciz kaldığı bir dönemde Rusya tek başına inisiyatif alarak bölgeleri muhaliflerden dörtlü şehir anlaşmaları adı altında anlaşmalar yaparak tahliye etmiş ve şehirlerin ardı sıra Esat’ın kontrolüne geçmesini sağlamıştır.

İki öneri karşısında da Rusya’nın vetosu ve ABD’nin isteksizliği ile birlikte BM aciz kalmış ve bir türlü uygulanması mümkün olmamıştır. Daha sonraki süreçte IŞİD’ın ortaya çıkması ile birlikte güvenli bölge tartışmaları rafa kaldırılmış ve terör ile mücadele adı altında küresel ve bölgesel güçler bizzat Suriye sahasına asker sokarak müdahil olmuşlardır. Geldiğimiz an itibari ile Suriye sahasında IŞİD’in kontrol sağladığı bir alan kalmamış ve ülke, bölgesel ve küresel güçlerin himayesi altında alanlara bölünmüştür.

Dünyada her geçen gün daha da derinleşen göçmen meselesi başta Batı olmak üzere Türkiye’yi de zor durumda bırakan bir mesele haline dönüşmüştür. Üstelik bu mesele iktidarların değişmesine neden olmuş, bir an önce çözüme kavuşturulması gereken bir mesele halini almıştır. Diğer yandan büyüyen terör tehdidi ve devletleşme sürecine giren YPG/PKK yapısına karşı kalıcı bir önlem alınması, Türkiye açısından kaçınılmaz bir hale gelmiştir. 

Suriye’nin kuzey doğusunda yuvalanan terör unsurları, ABD’nin desteklediği Demokratik Suriye Güçleri (DSG) altına gizlenerek kendilerine meşruiyet aramaktadırlar. ABD’nin himayesinde olması neden ile bu bölgeye bir askeri harekâtın yapılması, ister istemez ABD’nin bilgisi ve olur sayesinde olması gerekmektedir. ABD’nin karşı çıktığı bir operasyon, arzu edilmeyen başka sonuçlara neden olabilir.

Türk ordusu, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtları ile askeri üstünlüğünü, cesaretini ve dehasını başta terör örgütleri olmak üzere tüm dünyaya göstermiştir. Askeri üstünlüğünün yanında diplomatik başarının devreye girmesi ile birlikte ABD’yi bazı tavizler vermek zorunda bırakmıştır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, mevkidaşı Tump ile giriştiği diplomasi trafiği sayesinde ABD’ye Suriye’den asker çekme kararı aldırmıştır. Ancak ABD’nin derin devletinin devreye girmesi üzerine bu işi yokuşa sürmeye başlamışlardır.

Türkiye’nin ısrarı ve hedefe odaklanması, ABD’yi tekrar masaya oturmaya mecbur bırakmış ve yeni tavizler vermesine neden olmuştur. Özellikle de Türkiye’nin terör tehdidi tezi ve sömürge valisi gibi çalışan Brett McGurk’un özel temsilcilikten ayrılması ve yerine Türkiye tezlerine daha yakınlık duyan ABD’nin eski Ankara büyükelçisi James Jeffrey’nin getirilmesi, iyi işaret olarak okunabilir.

ABD, Türkiye’nin ciddiyetini anladığını ve bu yapıya müsaade etmeyeceğini bildiği için ne şiş yansın ne kebap anlayışı ile yeni tekliflerle gelmeye devam etmektedir ve edecektir. Buradaki amacı mevcut durumu ne kadar uzun süre korur ve devam ettirirsem o kadar karlıdır anlayışı yatmaktadır. Zira Suriye’nin ne olacağı hakkında uluslararası bir çözüm vizyonu olmadığı gibi Rusya ve Çin’e karşı yeni mevziler bırakmak istemediği de ABD iç kamuoyunda yapılan tartışmalardan anlaşılmaktadır.

ABD, Türkiye gibi bölgesel bir gücü ve stratejik müttefikini, Rusya ve Çin blokuna kaptırmamak için bazı tavizler ile tekrar Ankara’ya bir takım tekliflerle gelmiştir. Bu teklifler arasında Türkiye’nin terör tehdidi ve mülteci krizine yönelik bazı çözüm öneriler bulunmaktadır. Zira bu tekliflerin temelini, iki başkanın görüşmeleri ve beyanatları teşkil etmektedir. Ancak Türkiye’nin ulusal güvenliği bu iki başkanın açıklamasının ötesinde gerçekler barındırmaktadır.

ABD, Türkiye’nin sınır güvenliğin tehdit eden YPG/PKK tehlikesine ve toplumun huzurunu bozan Suriyeli göçmenler sorununa çözüm aramak için gündeme getirdiği güvenli bölge önerisine karşı ABD, Suriye sınırları içerisinde 5 km’lik bir güvenli bölge teklifi sunmuştur. Zira bu 5 km’lik teklif, 1998 yılında imzalanan Adana Mutabakatı ile aynı derinlikte olan bir mesafedir, bunun ABD ile anlaşılmasına gerek bir yanı yoktur. Nitekim Türkiye’nin böyle bir hakkı olduğu, uluslararası anlaşmalar ile sabittir, ABD’nin onay vermesine Türkiye’nin ihtiyacı yoktur. 

ABD’nin 5 km derinlik yanında yerleşim yerlerinin de hariç tutulması teklifi, kuru bir kara parçasını kontrol etmenin yanında mali yükü dışında hiçbir şey ifade etmemektedir. Türkiye’nin kuru bir kara parçasını kontrol etmek gibi bir amacı olmadığı gibi Türkiye’nin haklı mücadelesinin böyle bir boş gayeye indirilmesi kabul edilecek bir durum değildir. Ayrıca bu teklif ile Suriye’nin kuzey doğusundaki terör yapısını zımni olarak tanınması, Türkiye’nin geleceği için büyük bir tehdit oluşturmaktadır.

Her ne kadar gelen heyet bu derinliği 10 ile 15 km arasına kadar genişletmek istese de Türkiye’nin Trump’ın da onay verdiği 20 mil yani en az 30 km’lik bir derinliğe inmesi ve terörden arındırılmış bir bölge haline getirilmesi talebinden ödün vermemelidir. Zira bu talep kesin olmayarak terör ile mücadelede yalnızca bir adım olarak değerlendirilebilir. Nitekim bu derinlik terör tehdidini kaldırmaya yetmeyecek, yalnızca terör ile mücadelede bir mevzi daha kazanmasına yarayacak bir anlaşmadır. Çünkü Türkiye açısından kesin zafer, terör tehdidinin kökü bir daha gelemeyecek bir şekilde kazınacağı gün elde edilmiş olacaktır.

Yeni yorum ekle

Resimli CAPTCHA