Modern Özne Neden Prematüre Doğdu


 

(“Modern Özne” isimli yazımızın devamı olan bu yazıyı, uzun olması nedeniyle ikiye böldük. Vakit bulabilen okurlarımız, ikisini birlikte okuyabilirlerse, konu bütünlüğü sağlanmış olacaktır.)

 

Dün İyi Dediklerine Bugün Kötü,

Kötü Dediklerine İyi Derlerse…

                                                                              

Kant’ın büyüsünü, iyilik ve kötülük tasavvuru ile Nietzsche bozdu. Nietzsche, Aristo’nun kategoriler teorisinin tahakküm amacına hizmet etmekten başka bir işe yaramadığına inanmaktadır. Çünkü ona göre iyilik ve kötülük birer kategoriden ibarettir. Bu kavramsal kategorilerin dış dünya gerçeklikleri tarafından test edilmesi, denetlenmesi mümkün olmadığından, kim bir şeye “bu iyi” derse ya da “kötü” derse, o şey iyi veya kötü olarak bilinmekte ve zamanla bu kategoriler benimsenmekte, içselleştirilmekte, tarihsel-toplumsal gerçeklik haline gelerek, nesiller boyu tevarüs etmektedir. Oysa ilk defa tanımlayanlar, bu kavramlara, kendi çıkar, ideoloji, amaç ya da en azından keyiflerine göre bir anlam yüklemiş olabilirler. Bu işlemin metodolojik bir ilke haline getirilmesinin sonucunda, alternatif olma potansiyeli taşıyan tüm ihtimaller ortadan kaldırılmaktadır.

Summum bonum teorileri böyledir. Biz neyin iyi, neyin kötü olduğuna inandırıldığımızda, artık, bu inancımıza bir soy kütüğü tahsis ederiz. Kuşaklar boyu tevarüs edip gelen bu soy kütüğü (kavramlara yüklenen anlamların sürekli teyit ve tahkim edilmesi sonucunda oluşan anlam arşivi), hakimiyetini (epistemolojik tahakküm, yani hüküm verme ayrıcalığını), asırlar boyu devam ettirir. Sözgelimi; “insanlar ölür-Sokrat insandır-Sokrat da ölür” tümdengelim ilkesini ele alalım. İlk kıyastan itibaren diğerleri totolojiden (İbn Teymiyye’nin asırlar önce dediği gibi) ibarettir. Ama bu totoloji, analitik bir metodoloji kurar ve onun oluşturduğu bu kategorilerden artık bir daha kendimizi kurtaramayız. Nitekim tümevarım yönteminde de aynı totoloji öngörülmektedir. “Sokrat’ın öldürüldüğüne tanık oldum, gözlemledim. Demek ki Sokrat ölümlü. O halde bütün ölümlüler insandır”. Bu kategorileri oluşturduğumuzda da, dış dünya gerçekliğini bu kategoriler ile algılarız ve artık algılarımız nesiller boyunca organize edilmiş olur. Oysa ki, başka bir alternatif metodoloji hayal etsek, örneğin anoloji yapsak ve “Sokrat öldürüldü, neden başka biri değil de Sokrat öldürüldü, suçu neydi, bu suç ona neden ve kimler tarafından isnat edildi?” diye tahkikata başlasak, ihtimallerin hiyerarşisini çıkartsak, muhtemelen şöyle bir sonuca varabiliriz: Sokrat gibi ulu bir bilgenin öldürülmesi kutsal bir işleme dönüştürülmekte ve katledilmenin iç yüzü gizlenip, cinayet aklanmaktadır. Gerçek şu ki, Grekler, kendi yavan yaşamlarını sorgulayan ulu kişileri sevmiyorlar ve onları öldürüp, onlardan kurtulmayı tercih ediyorlar. Sokrat’ın ölümlü olma gerçeğine ilişkin Aristo mantığındaki vurgulama, belki de, Grek’lerin sevmediklerini acımadan öldürmeleri gerçeğini ters yüz etmek amacına hizmet etmektedir. Ters yüz edilerek gerçekleştirilen kategorileştirme ile, belki de, bizim algılarımız organize edilmek istenmektedir. Nasıl anlatılmak isteniyorsa, olayı öyle anlamamız temin edilerek, müteakip nesillere de olayın gerçekliği ters yüz edilmiş haliyle aktarılmakta, onların da algılarının organize edilmesi amaçlanmaktadır. 

Bu tarz kategorileştirmelerle, gerçekliklerin ters yüz edilmesine summum bonum teorileri de yol açıyor olabilir. Dolayısıyla iyiler kötü, kötüler de iyi kategorilerine dahil edilebilir. Biz,  iyi olanı ona atfedilen kötü nitelikleriyle, kötü olanı da ona atfedilen iyi nitelikleriyle algılıyor olabiliriz. Böylece bizim algımız organize edildiği gibi, biz de, bu kategorilere duyduğumuz sadakat aracılığı ile, bizden sonrakilerin de algılarını organize ediyor olabiliriz.

Kant’ın teorisinde, bütün bunların yanı sıra, bazı tutarsızlıklar görülmektedir. Zira Aristo’nun teorisi, çok basit olmakla birlikte, Kant’ın teorisine göre daha tutarlı ve  daha kuşatıcıdır. Oysa Kant’ın teorisinde bazı çelişkiler göze batmaktadır.

Numen, öznenin bilme isteğidir. Fenomen ise bilinme isteğini tatmin edecek olan dış dünya gerçekliğine ilişkin bir emare, yani parametredir. Numenin bilme isteği “voluntarist”tir. Onu bilmeye yöneltmek, teşvik etmek gereksizdir. Numen bilmeye gönüllü, istekli, sabırsız, en önemlisi de yansız ve iyiniyetlidir. Fenomen ise, olanca saflığı ve masumiyeti ile bilme isteklerine cevap vermek için, bilinmeyi beklemektedir. Dolayısıyla, tek taraflı değil, bilme eylemi iki taraflı bir tatmin eylemine vesile olmaktadır ki, summun bonum’un rotası budur. Yani bu bilme ve bilinme isteklerinin var edeceği tatmin, eninde sonunda bizi, en iyiye, en güzele, en yüceye, en erdemliye ulaştıracaktır.

Bu kategoriler Aristo'nunki kadar tutarlı görülmese de, onunkinden çok daha fazla çekici ve inandırıcıdır. Zira bilen özne, kutsal bir görev yükümlenmekte, bu kutsal görevin ifasına katkı sağladığı için bilinen nesneye de belirli bir değer yüklenmektedir. Yani bilme işlevi, sadece ruh tarafından ifa edilmiş olmamakta, beden de katkı vermektedir.

Ne var ki, şayet özne bir insan varlığı ise, hem bilen özne hem de bilinen nesne olmak zorundadır. Bu çelişkiyi Foucault’dan asırlar önce Farabi fark etmiştir. İnsan varlığının hem bilen özne hem de bilinen nesne olduğunu ilk defa vurgulayan Farabi, kategorik bakışı nedeniyle, insanın bakış açısının körelebileceğini dile getirmektedir. Bu körelmişlik, ontolojik birer gerçeklik olan (ilahi ayetler) dış dünya gerçeklikleri ile denetlenerek giderilebilmektedir. Ancak insan varlığı, kendi var ettiği epistemolojik gerçeklikleri, başka insan varlıklarının var etmiş olduğu epistemolojik gerçekliklerle denetlemek istediğinde (sözgelimi bir kuralın ona esin teşkil eden başka bir kural ile denetlenmesi),  körelmişlik kesif bir hal almakta ve insanın tüm diğer duyularını da köreltmektedir. İnsan varlığı böyle durumlarda “faal aklı” imdada çağırmak zorundadır. Nietzsche’nin de Kant’tan bir asır kadar sonra dikkatleri çektiği çelişki budur: Numen bilme eylemini tamamlayan bir özne değildir. Fenomen de bilinmesi gerekenleri tüm çıplaklığı ile sergileyen bir nesne değildir. Yani bilme isteği ile bilinme isteğinin buluşması ile sağlanan tatmin, ucu açık bir serüvendir. Son bulmaz ve son bulması demek, Numen’in bilme isteğini kaybetmesi demektir. Sorun şu ki; bilinen son şey, bilinecek en son şey değilse, bir şeyin en iyi, en güzel, en yüce, en erdemli, en kutsal olduğuna biz nasıl karar verebiliyoruz? Bugün çok iyi dediğimize, yarın çok kötü diyebiliriz.

Bu durumda; bugün iyi dediklerimizle işlediğimiz amellere ve ona ilişkin ilmihalimize (davranış kalıpları) ve hatta itikadımıza (kurallar), yarın kötü deme ihtimalimiz var ise şayet, bugün kulu kölesi olduğumuz en yüksek iyiliğe-erdeme-yüceliğe iyi diyenler, bizi kendisine kul köle kılmak için bu kategorileri uydurmuş olmuyorlar mı?

SONUÇ

En sinir bozucu soru da bu. Sinir bozucu ve hepimizde hayal kırıklığı yaratan bu son soruyu sormaya mecburduk. Çünkü bugün, bizim için en iyi olanın ne olduğunu biz kucağımızda bulduk. Sözgelimi parlamenter temsili demokratik siyasal sistem ya da demokrasi veya siyasal özgürlükler, sosyal devlet, insan hakları, sivil toplum, hümanizm, serbest piyasa, girişim özgürlüğü, özel mülkiyet hakkı vs...  

Bunlardan başka, summum bonum olup olmadığına dair hiçbir alternatif fikrimiz yok. Bundan kuşku duymaya hakkımız da yok. Böyle bir ihtimali düşünme şansımız bile yok. Çünkü kategorilerin esareti zihnimizi öylesine tutsak almış durumda ki, tüm duyarlılıklarımızı alternatiflere kapatmayı hem daha güvenli buluyoruz hem de çok kolay olduğu için işimize geliyor. Yani, bütün bir alem için tahayyül edilen ve tasavvur edilip kategorileştirilen “en iyi”ler, bizim için de veya Müslüman alemi için de “en iyi” midir, bunu bilmiyoruz. Ama öyle olduğundan eminiz. Ya önümüze jambonlu pizza koydularsa ve biz de onu ilahiler, dualar eşliğinde, etli ekmek niyetine tıkınıyorsak; işin vahimi böyle tıkınmak çok da hoşumuza gidiyorsa...

Önümüzdeki yazıya ilişkin son cümlemizi de kuralım. Teori, en yüksek iyiliğe erişmek için burjuvanın kendi kendisini yönetmesini öngörüyordu. Ama burjuvanın dünya işleriyle meşgul olmaktan, insanları yönetmek gibi ruhani işlere ayıracak zamanı yoktu, mecali de. Buna hiçbir zaman istekli de olmadı. Bunun formülü şuydu: Temsil. Demek ki temsil, bütün insanlığı saadet asrına ya da altın çağa ulaştıracak kutlu bir sefer olabilirdi. Önümüzdeki yazıda bu sefere çıkış hikayesini hep birlikte anlatmaya çalışacağız.