Musul'u Bir Daha Kaybetmek


‘Tarihi’ sıfatı medya dilinde  gereksizce kullanılarak aşındırılmış bir kelime.

Ama ben de bugün, hayatımda nadiren de olsa bu sıfatı kullanarak başlayacağım. Evet Musul operasyonu bu anlamda tarihi bir operasyon. Niye mi?

Birinci Dünya savaşı sonrası  kaybettiğimiz Musul ve havalisini etkileyecek operasyon , bölgenin tarihinde belki Körfez savaşında  da daha etkili olabilecek bir operasyon.

Körfez savaşından sonra bugüne kadar elbette Irak’ın fiilen üçe bölünmesi önemli bir gelişmeydi. Ancak bundan sonraki gelişmelerden, bölgede etkili olmak isteyen aktörlerin aradıklarını bulamadıkları bir gerçek. Bunların başında da Körfez savaşının baş aktörü ABD geliyor.

2013 baharında Türkiye’nin Kuzey Irak bölgesel yönetimiyle enerji nakli konusunda yaptığı anlaşma ABD açısından arı kovanına çomak sokmak anlamına geliyordu. Nitekim o günden bu yana Türkiye’deki iktidarın başına gelmeyen kalmadı. Gezi olayları, 17-25 Aralık operasyonları, Suriye’de PYD’nin inisiyatif alma çabalarının Türkiye’ye yansımaları ve en son 15 Temmuz darbe girişimi.

15 Temmuz darbe girişimi, masadaki oyuncuların oyunu bir bakıma kartlarını açarak oynamalarına yol açtı. Türkiye, Suriye’den gelen terör tehditine karşı ciddi bir hamle yaptı ve Cerablus’tan başlayarak bir süpürme harekatına destek verdi ve vermekte devam ediyor. Rusya ile ilişkilerini düzeltmek bir yana, dış politika tercihinde ciddi değişikliklerin sinyalini vermeye başladı.

Henüz 2 yıl önce Batılı televizyonların naklen yayını ile DAEŞ’e teslim edilen Musul’un birden gündeme alınması, ABD’nin  Musul üzerinden Türkiye ve bölgedeki muhtemel ittifakları açısından bir karşı hamle anlamına geliyor.

Ancak bu hamlenin şimdilik ABD tarafından  diplomatik bir incelikle yürütüldüğü de bir gerçek. Operasyona Irak yönetiminin öngöreceği güçlerin katılacağı açıklaması bunun işaretiydi.

Körfez harekatı sonrası ABD ile imzalanan bir anlaşma ve Bağdat yönetiminin talebi ile bölgede bulunan Türkiye bu ince diplomasi ile işin dışında tutulmaya çalışılıyor.

Ancak Bağdat, Türkiye’nin eğittiği –yeni adıyla- Ninova Muhafızlarının da operasyona katıldığını duyurarak Türkiye ile ipleri daha da germemeye çalışıyor.

Musul Türkiye açısından hem güneyden gelecek bir tehditin merkezini oluşturuyor, hem de Barzani yönetimi ile  -enerji nakli de başta olmak üzere- işbirliği stratejileri açısından kritik bir konumda. Musul, Irak Türkmenlerinin sıkıştırıldığı Telafer için ise ayrı bir risk alanı.

Musul operasyonu telaffuz edilmeye başlandığında da kısmen kartlar açık oynanılmaya başlandı. Bağdat yönetimi, ABD’den aldığı destekle Türkiye’nin restini görme yolunu seçti.

Bu operasyonu tarihi kılan sadece bu yanı değil.  Sözkonusu operasyon şu an için çok bilinmeyenli bir denklem. Musul operasyonun muhtemel sonuçları denklemiN bilinmeyenlerini oluşturuyor.

Bilinmeyenler ve muhtemel riskler şu şekilde özetlenebilir:

  1. DAEŞ’in direnç gücünün yol açabileceği sonuçlar. Neden derseniz, Irak DAEŞ’in varlığı açısından Suriye’den daha önemli. 4 milyonu aşkın sünni nüfusuyla gücünü test etmek isteyebileceği bir alan. Ayrıca  enerji kaynaklarından uzak kalmaya  DAEŞ’in göstereceği tepkinin öngörülemezliği.
  2. DAEŞ sonrası Musul’un ve enerji kaynaklarının yönetiminin nasıl olacağı.
  3. Telafer’e sıkışmış Türkmenlerin geleceği.
  4. Bir milyonu aşkın nüfuslu Musul’dan, operasyon sonrası Türkiye’ye gelecek göçün boyutları.
  5. Bağdat yönetiminin Musul ahalisini teskin etme gayretlerine rağmen, İran’ın nüfuzu altındaki şiilerin bölgedeki muhtemel varlıkları.
  6. Musul’da Kürt varlığının Barzani yanlılarıyla sınırlı kalıp kalmayacağı.
  7. Musul’dan başlayacak bir operasyonun aynı paralelde bir koridor oluşturacak şekilde Rakkayı’da içine alacak şekilde Suriye’ye uzayıp uzamAyacağı. (Bu durum şu anda El-Bab’a yürüyen ÖSO’yu destekleyen Türkiye’nin Fırat Kalkanı operasyonunu elbette anlamsız kılma riskini taşıyor.)
  8. Musul konusunda şimdilik beklemede duran İran’ın muhtemel hamleleri.
  9. Ve en önemlisi Rusya’nın operasyon sonrası tutumu.

Şimdilik beklemede kalalım ve risk öngörülerimizin doğru çıkmayacağını umalım. Yoksa Türkiye’nin muhtemel B ve C planlarının (Barzani yönetimi ya da Musul’daki Arapların çağrısı ile bölgeye müdahale imkanının), bölgenin oluşacak reel politika ile sınanmasının zorluklarını unutmayalım.