Türkçenin Zenginliği Meselesi


 

Zaman zaman, dilimizin neye yetip yetmediği konusunda kamuoyunu da meşgul eden tartışmalar hararet kazanır. Bu tartışmalar, mesela Türkçe'nin bilim ya da felsefe dili olup olamayacağı münazaralarından alevlenebileceği gibi, yabancı dil eğitiminin nasıl yapılması gerektiği, ya da yabancı dille eğitim yapılmasının ne derece isabetli olduğu gibi sorunlar etrafında da alevlenebilmektedir.

Asıl sorunumuz, zenginliğini tartışmadan önce, Türkçe dediğimiz dil varlığının herkes açısından aynı şeye işaret edip etmediği ile ilgili görünüyor. Bu bakımdan neredeyse hepimiz, bilinç dışı bir kabulün tahakkümü altında konuşur gibiyiz. Buna göre, dilimize yabancı dillerden geçmiş kelimeleri kullanmamızda sakınca görelim ya da görmeyelim, bu kelimelerin Türkçe olmadığında neredeyse hemfikiriz. Oysa, köken olarak ister kendi dilinize ait olsun, isterse bir başka dilden geçmiş olsun, bir dilde kullanılan tüm kelimeler o dilin dil varlığına dahildir. Öz-Dilci sözlükçü bakış açısı, bir dilin dil varlığını sadece kelimelerden ibaret gören bir opaklık ve takıntılı bir marazilikle "kelimelerin etnik ya da milli kökenleri"ni dert edinmektedir. Nitekim bu sebeple, dilimizde yüzyıllarca kullanılmış ama Türkçe kökenden gelmeyen kelimelere karşı bir lingo-klast uygulanarak Türkçe'nin cârî dil varlığı "şimdi benzedin kuşa" misali ağır bir budamadan geçirilmiştir.

Bu cinayeti işleyenler, bu gayet büyük devrim sonunda bir gün elimizde mis-millî ya da up-ulusal bir Türkçe olacağını sanıyorlardı. Halbuki, bir yandan her kelimenin bir eskisi, bir öz-Türkçesi bir de Batı dillerinden dilimize geçmiş olanı olmak üzere üçü ayrı titreyen bir sözlük hipermetropisi yarattılar; öbür yandan da, dildeki nüansları yok ederek, bu "yeni Türkçe"yi konuşan kitleleri, herhangi bir yabancı dili öğrenemeyecek kadar dil kötürümü bir zavallılığa mahkum ettiler. Türklerin bir yabancı dili öğrenme konusundaki eski şöhretine, bir de bu kötürümlük ilavesi, Türkiye'de yabancı dil öğretiminin çok uzun bir eğitim sürecinin sonundaki "genel başarısızlık"ı bir tür kadere dönüştürmektedir. Yabancı dil eğitiminin Türklerin zihnine kazıdığı en maksimal öğrenme, "bu gavurca öğrenilemez bir şey"den ibarettir. Daha vahimi ise "lingo-klast"tan arta kalan bugünkü Türkçemizin, nüansları aktarmaktan büsbütün aciz ve o "üçü ayrı titreyen" kelimeler keşmekeşi sayesinde, Yabancı dillerde yazılmış herhangi bir akademik ya da entelektüel metni, değil aslına sadakatle, meramını kabaca ifade edecek kadar bile bu yabancı dillerle karşılaştırılabilir bir dil zenginliğinden mahrum bulunmasıdır.

Türkçe derken bu dilin bugün kullanılan, budanıp "şimdi benzedin kuşa" misali yaygın kullanımını kastediyorsak bu Türkçe'nin bırakın zenginliğinden dem vurmayı, ölümüne fakir bir dil olarak can çekiştiğini teslim etmemiz gerekir. Çeşitli eğitim kademelerinden mezun Türklerin kaç kelime ile konuşup düşündüğüne dair akademik bir araştırma yapılmış mıdır, bilmiyorum. Giderek 12 yıllık zorunlu eğitim nedeniyle herkesin en az lise mezunu olacağı bir değişim yaşadığımıza göre, elde üç eğitim kademesi kalacaktır: Lise, yükseköğretim ve lisansüstü. Şayet bu kademeler esas alınarak gençlik çağındaki nüfusun kaç kelime kullanarak mesleki veya profesyonel hayatlarını ve daha vahimi gündelik hayatlarını sürdürdükleri bir araştırma ile tespit edilebilirse Türkiye gençliğinin bu bakımdan bırakın Batılı veya İran, Arap ve Hint-Pakistan toplumlarının gençleriyle rekabet etmeyi, kabaca bir Batıı dilinde "iyi sayılabilecek bir eğitim görmüş" eski sömürge toplumlarına mensup gençlerle dahi rekabet edebilecek bir durumda olmadıkları görülecektir.

Türkçe, yüz yılda her yaştan yaratılmış bu seksen milyon gencin dili olarak elbette çok ama çok fakir bir dildir. Bunu ortaya çıkaracak bir başka örnek de mesela "genel okur kitlesi"ne yönelik olarak bir yılda basılan kitaplardan tesadüfen seçilecek bir miktar kitabın kaç farklı kelime kullanılarak yazıldığına bakmak olabilir. Popüler yazarın kullandığı Türkçe de "satış rakamları"nı artırmaya dönük indirimli bir Türkçe olarak karşımıza çıkmaktadır.

Değindiğimiz bu meseleler, Türkçe'nin bilim veya felsefe dili olup olamayacağı tarzında "çıtası çok yükseğe konulmuş" tartışmalar yerine, "ortalama medenî toplumlar"ın gündelik dilleriyle rekabet edebilirliğini tartışmamızın daha doğru olacağı kabulü çerçevesinde formüle edilmiştir. Bu haliyle Türkçe, gündelik dilde kullanılan kelime çeşitliliği bakımından bile geçer not alması oldukça zor bir "fukara kullanım"ın zulmü altındadır.

Dil politikası tartışmalarında 80'li yıllarda Muhafazakâr cenahın "yaşayan Türkçe" tezi de bu açıdan artık büyük ölçüde geçersiz bir iddia haline gelmiştir. Türkçe'nin lingo-klast aracılığıyla uğratıldığı yıkımdan sağ kurtulan nüfus oranının bir hayli fazla olduğu o yılların ardından günümüzde o nüfusun "kendi Türkçe zenginliğini aktaramadan" hayat sahnesinden çekilmesi sonucunda, bugün "yaşayan Türkçe" sözünü ettiğimiz "yaygın ve fakir Türkçe" haline gelmiştir. Bu Türkçe ile değil bilimsel ve felsefî yayınları, eski amele hanlarında saz eşliğinde çığırılan Türküleri bile anlamanız mümkün değildir.

Buna rağmen, tarihsel bir gerçeklik olarak 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyılın başlarında yükseköğretimli Türkler arasında cârî dil varlığı, örneğin Ömer Seyfettin, Fuat Köprülü, Ziya Gökalp, Yahya Kemal ya da Zeki Velîdî Togan'ın hiçbir komplekse kapılmadan kullandıkları haliyle Türkçe, bütün lingua-frankalarla boy ölçüşebilecek zenginliğe açılan bir dil varlığına sahipti. Haydi o "gayet mektepli Türkçe"yi bir yana bırakalım. Halk edebiyatımızın ister türküler, destanlar, isterse nefesler ve deyişler şeklindeki örneklerine dahi baksak, bugün "dolaşımdaki Türkçe" de diyebileceğimiz Türkçe kullanımı, halk edebiyatımız karşısında da gayet fakir bir Türkçe'dir. Bütün bu "Türkçeler"i tanımak bahtiyarlığına nail olmuş ve hasbelkader yabancı dil de öğrenmiş bir Türk olarak gençlerine lisansüstü eğitim sonunda dahi Türkçe'nin bu zenginliğini kazandıramamış bir ülkede yaşıyor olmaktan fena halde mustaribim.

 

Toparlayacak olursam diyebilirim ki, Türkçe, bilim veya felsefe dili olabilecek zengin bir dil varlığı potansiyeline sahiptir; lakin, bunu en fazla dert edinir görünenlerin önce kendilerini hesaba çekerek bu dilin ne kadar fakiri olduklarını tartmaları gerekir. Nüfusunun neredeyse %80'i kendi dilinin cahili bir toplumun yöneticileri, yoksulluğun bu kültürel türünden kurtuluş için bir adım atacaksa sanırım önce kendi fukaralıklarının farkına varmak zorundadırlar.

Yeni yorum ekle

CAPTCHA
Bu soru otomatik veri girişi yapan yazılımsal robotları engellemek ve sizin insan olduğunuzu anlamak için sorulmaktadır.
Resimli CAPTCHA