Türkiye – Libya İlişkilerinin Tarihî Derinliği


 

 

“Trablus halkı devletlü hünkâra bir kâğıt gönderip bir sancak beyi isterler.”

Pîrî Reis

 

Türkiye’nin Libya ile ilişkilerinin tarihi XVI. yüzyıla dayanıyor. Öteki Mağrip ocaklarıyla birlikte Libya ocağı Akdeniz’in güvenliğini de içeren bir güvenlik politikasının parçasıdır. Türkiye genellikle ve mümkün olduğu sürece bu ileri karakolu yerli unsurları destekleyerek tahkim etti. Mecbur kalındığında doğrudan yönetti. Türkiye – Libya ilişkileri 600 yıllık tarihi boyunca bir dayanışma ilişkisi olarak hiç kopmadan bugüne geldi.

“Libya’da Türk askerinin ne işi var?” sorusu meşru bir sorudur. Bunun cevabı güvenlik doktrini çerçevesinde verilmelidir. Mehmetçik gerektiğinde, gerektiği kadar Libya’dadır; çünkü: İstanbul’un güvenliği Libya’dan, Bosna’dan, Azerbaycan’dan, Süleymaniye’den, Halep ve Şam’dan ayrı düşünülemez. Çünkü Türkiye’nin Libya’daki askeri varlığı yeni değildir, süregelen bir stratejik ortaklıktır.

Türkiye bu yazının devamında da özetleneceği üzere mesela XIX. yüzyılda ortaya çıkan bugünküne benzer bir ihtiyaç üzerine Libya’ya 22 kadırga ile 6 bin asker göndermiştir. XX. yüzyılın başlarında ise aralarında Yüzbaşı Mustafa Kemal ve Kurmay Binbaşı Enver Bey’in de bulunduğu subaylar gönderilerek yerel birlikler ve gönüllüler koordine edilmiştir. Trablusgarp savaşı Mustafa Kemal’in katıldığı ilk savaştır.

 

Libya’nın Osmanlı barışına katılması

Osmanlı hâkimiyetinden önce Libya, tarihi olmayan bir bölgeydi.[1] Bugünkü Libya’yı oluşturan Trablus, Burka ve Fizan bölgelerini birleştirerek buradaki ilk devleti Osmanlılar kurdu.

Kitâb-ı Bahriye’sinde Trablus, Misillate, Misrate, Berka, Tubruk, Sellum limanlarının özelliklerini ve tarihçelerini anlatan Pîrî Reis 1510’daki İspanyol istilasından önce amcası Kemal Reis ile birlikte bütün bu limanlarda bulunmuştu. Pîrî Reis’e göre “Trablus halkı devletü hünkâra bir kâğıt gönderip bir sancak beyi isterler.”[2] Demek ki Tunus ve Cezayir gibi Libya’nın da Osmanlı barışına katılması yerli halkın ihtiyacı ve talebi ile gerçekleşti.

Trablus limanının İspanyolların eline düşmesi üzerine ticaret diğer İslam limanlarına, özellikle 12 mil mesafedeki Tâcûra limanına kaydı. 1519’da Tâcûra’dan İstanbul’a gelen bir heyet, kurtarılmaları için Osmanlı sultanına yeniden müracaat etti. Kanûnî Sultan Süleyman’ın talimatıyla Hadım Murat Ağa bir filo ve yeterince askerle birlikte Tâcûra’ya gönderildi. İspanyollar’ın Malta Şovalyeleri’ne devrettiği Trablus nihayet 15 Ağustos 1551’de Turgut Reis’in gayretleriyle fethedildi. İşgal döneminde iç kesimlerle bağlantısı kesilen ve ticareti körelen Trablus’un yıldızı yeniden parlamaya başladı.

 

Bir ileri karakol: Libya Ocağı

Osmanlılar için Trablusgarp Ocağı’nın da içinde yer aldığı Mağrip ocakları gelir kaynağı olmaktan çok devletin ve İslam dünyasının savunmasında ileri karakol olarak görülüyordu. Deniz akıncılığı ve korsanlık Akdeniz’deki seyrüseferi kontrol altında tutmaya yarıyordu. Yerli halkın denizciliğe ve savaşçılığa meylinin bulunmaması ve örgütlenmeye müsait olmaması sebebiyle gerekli kadrolar 3 yılda bir Anadolu’dan devşiriliyordu.

Tamamen Türk unsurundan oluşan asker ve leventlerin yerli halkla evlenmesinin yasak olmasına rağmen zaman içinde bu tür evlilikler yaygınlaşarak “kuloğlu” adı verilen melez bir nesil ortaya çıktı.

Osmanlıların kurduğu düzenle dört sınıf gittikçe ayrışmaya başladı. Ocaklı adı verilen birinci tabaka büyük oranda Türklerden ve az sayıdaki mühtedi Avrupalı korsanlardan müteşekkildi. Yönetim erki bu sınıfın tekelindeydi. XVII. yüzyıldan itibaren etkili bir sınıf haline gelen “kuloğlu” tabakası şehir surlarının dışındaki güvenlikten ve göçebelerden vergi toplama işinden sorumluydu. Üçüncü tabakayı oluşturan Müslüman ahali “reaya” ve “mahzen” olmak üzere iki gruba ayrılıyordu. Reaya daha ziyade şehirlerde meskûn, vergi vb. yükümlülüklere tabi iken mahzen sahrada yaşayan göçebe aşiretlerdi. Bunlar vergi ödemez, ancak ihtiyaç halinde devletin verdiği görevleri yerine getirirlerdi. Dördüncü tabaka ise gayrimüslimlerden, bilhassa İspanya’dan göç etmiş Yahudilerden oluşuyordu.

1711-1835 arasında İstanbul’a bağlı olarak Trablus ve Burka’yı idare eden Karamanlı Ahmet Bey’in başlattığı hanedanın iktidarı zayıflayıp bölge Fransız nüfuzuna açık hale gelince Osmanlı merkezi yönetimi yeniden müdahil olarak bölgede idârî ve ekonomik reformlara girişti.

İstanbul, bölgeyi yeniden merkezi yönetime bağlama konusunda bir süre tereddüt etti. 1792’deTrablus şehrinin ileri gelenleri Karamanlı hanedanının görevden uzaklaştırılarak bölgenin yeniden İstanbul tarafından yönetilmesini istedi. 1832’de Osmanlı’nın gönderdiği arabulucuya da aynı talebi içeren bir dilekçe verildi. Nihayet Osmanlı merkezi yönetimi Mayıs 1835’te 22 kadırga ile 6 bin askeri Trablus’a gönderecekti.

Şehirliler bu gelişmeden memnun olsa da aşiretler buyruk altına girmek istemiyordu. Asayişi yeniden sağlamak yıllar aldı.

Osmanlı valileri merkezi otoriteyi güçlendirdi, bedevileri yerleşime teşvik etti, ticaret ve tarımı geliştirdi. Sahra üzerinden Tunus ve Cezayir’e yapılan köle ticareti yasaklandı, Trablus’un ticari önemi arttı, İstanbul’daki ilim ve kültür hayatından esinlenen bir münevver tabaka oluştu. Trablus’taki memurlar, ağalar, aşiret liderleri büyük Osmanlı İslam ülkesinin parçası bir eyaletin mensupları olarak kimlik kazandı.

Karamanlılar Avrupa ülkelerine borçlanmışlardı. İngiliz ve Fransızlar bölgenin merkeze bağlanmasını, Karamanlı yöneticilerin Avrupa’dan aldıkları borçları Osmanlı’nın üstlenmesi şartıyla kabul ettiler.[3]

 

Libya’nın bağımsızlık mücadelesinde Türkiye’nin desteği

 

Libya’yı 1551’den 1912’ye kadar doğrudan veya dolaylı olarak yöneten Osmanlı Devleti’nin çekilmesiyle ülke İtalyan işgaline uğradı.

1911 Ekim’inde İtalyan işgal orduları Trablusgarp sahillerine çıkarma yaptı. Senûsîler Osmanlı birlikleriyle omuz omuza ülkenin istiklali için mücadeleye giriştiler. Osmanlı’nın 1912’de imzaladığı Uşi (Ouchy) Antlaşması uyarınca Trablusgarp ve çevresinden İtalyanlar lehine çekilmesinden sonra Senûsîler, bölgede kalan az sayıda Osmanlı askeriyle birlikte üç büyük sömürgeci güce karşı kendi imkânlarıyla ve Osmanlı’nın gayrı resmi desteğiyle savaşmaya devam ettiler. Yazışmalarda Senûsî hükümeti ifadesi kullanılarak bölgenin bağımsız olduğu intibaı veriliyordu.

Eylül 1914 – Nisan 1915 arasında İtalyanları Trablusgarp ve Fizan bölgesinden püskürten, 1915’te Mısır sınırından ülkeye giren İngilizlere karşı savaşan Senûsîler Büyük Sahra’dan kuzeye doğru ilerleyen Fransızların ele geçirdiği Canet kasabasını 2 Mart 1916’da geri almayı başardı. Aynı dönemde Nijer’in kuzeyindeki önemli sultanlıklardan Agâdes, Senûsîler’in yardımı ile Fransız işgalinden kurtuldu.

Şehzade Osman Fuad Efendi,  1918 yılının Nisan ayında “icabında merkezi tanımayarak müstakil hareket etmek yetkisini haiz olmak üzere “Afrika Grupları Komutanı” sıfatıyla bölgeye gönderildi. Osmanlı hanedanına mensup bir şehzadenin gelişiyle moral kazanan Senûsî direnişi, Şeyh Muhammed Mehdi’nin oğlu Muhammed İdris es-Senûsî’nin, İtalyan işgalini kısmen tanıyan bir anlaşma imzalaması üzerine Ahmed Şerif es-Senûsî’nin İstanbul’a çağrılması (Ağustos 1918), bilahare Ankara’ya geçerek Milli Mücadele’ye katılmasından sonra bir süre duraksadı. Mustafa Kemal Paşa tarafından Büyük Millet Meclisi’ne davet edilen ve kendisinden övgüyle söz edilen Ahmed Şerif es-Senûsî Anadolu’da milli mücadeleyi destekleyen vaazlar verdi.

Görüldüğü gibi sadece Türkiye, Libya’nın bağımsızlık mücadelesine destek vermemiş; aynı zamanda Libya’nın mânevi ve politik önderi Seyyid Ahmed Şerif es-Senûsî de başlangıcından zafere kadar millî mücâhede ve mücadeleye fiilen katıldığı gibi Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra da vefatına kadar Türkiye’nin güçlendirilmesine canla başla gayret sarf etmiştir. Türkiye – Libya arasındaki ilişki ve destek çift yönlüdür.

Ahmed Şerif es-Senûsî 1926’da Şam’a, Fransızların tacizi üzerine Filistin’e geçerek bilâd-ı Şam’ın Türkiye’den ayrılmaması için mücadele verdi. Ahir ömründe dedesinin tarikatı kurduğu Mekke’deki Ebu Kubeys dağındaki ilk zaviyeye yerleşmek isteyen Şerif es-Senusi, Suud kralının kendisinden rahatsız olması dolayısıyla Suud – Yemen arasındaki Asir bölgesine çekildi ve 10 Mart 1933’te Medine-i Münevvere’de vefat etti.

İtalyanlar, yaklaşık 10 yıl boyunca Libya’daki günlük hayatı etkileyecek bir müdahalede bulunmadı. İtalya’da 1922’de iş başına gelen faşist idare 1926 Şubatında Cağbûb’u, 1931 yılı Ocağında Kufra’yı işgal etti. Muhammed İdris es-Senûsî 1922’de tedavi olma gerekçesiyle Kahire’ye gidecek ve mücadeleyi Ömer Muhtar’a bırakacaktı. İngilizler, siyasi işlere bulaşmaması şartıyla İdris’in Kahire’de kalmasına müsaade ettiler.

İtalyanlara karşı milli mücadeleyi yürüten Ömer el-Muhtar, 11 Eylül 1931’de yaralanarak esir düştü ve 16 Eylül’de kurşuna dizilerek idam edildi.

Ömer Muhtar’ın şehadetiyle birlikte direniş fiilen sona ermişti. Fransa’nın Cezayir’de yaptıklarını bir asrı aşkın bir gecikmeyle İtalya da Libya’da yapmak arzusundaydı ve bunun için somut adımlar attı.

Ahali çölde tel örgülerle çevrilen toplama kamplarında tutsak edildi, on binlerce Libyalı öldürüldü. Libya İtalyan anavatanı ilan edilerek 1939 yılında 30 bin İtalyan köylüsü Bingazi ve Trablus civarındaki verimli tarım arazilerine yerleştirildi. İkinci Dünya Savaşı’nın patlaması ve savaş sonunda Faşistlerin iktidarı kaybetmesi İtalya’nın emperyalist planlarını da zorunlu olarak rafa kaldırmış oldu.

Mısır o dönemde İngiliz mandasıydı ve İngilizler İdris’in siyasi faaliyette bulunmamasını şart koşmuşlardı. Buna rağmen İdris ülkesi ve halkı için el altından faaliyetler yürütmeye devam etti ve İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği yeni durumdan istifade ile İngiliz saflarında savaşmak üzere bir Libya askeri birliği teşkil etti. Bu işbirliği sayesinde 1943’te Bingazi ve çevresinde hâkim olan İdris, 1949’da BM’in Libya’nın bağımsız bir ülke olmasına karar vermesinden sonra Fransa ve İngiltere ile müzakerelere girişerek nihayet 1951’de bugünkü sınırlarıyla Libya Krallığını ilan etti.

Kurulduğu yıllarda dünyanın en fakir ülkesi kabul edilen Libya’da 1959’da petrol bulununca toplum ve devlet hızlı bir değişim sürecine girdi. Abdunnasır’ın Arap birliğini öngören sosyalist nasyonalizminden etkilenen genç subaylar, İdris’in yönetimini pasif bulan savaş görmemiş yeni nesil Libya gençliğini temsilen harekete geçti.

Kral İdris, Türkiye’de tedavi gördüğü sırada, Albay Muammar el-Kaddafi ‘nin önderliğindeki 62 subay tarafından 1 Eylül 1969’da yapılan askeri darbe ile yönetimden uzaklaştırıldı.

Libya’yı o tarihten itibaren 17 Şubat 2011 isyanına kadar 42 yıl boyunca Kaddafi yönetti. 1974’teki Kıbrıs Türk Barış Harekâtı sırasında ve sonrasında ambargo sebebiyle Birleşik Devletler’den temin edilemeyen F-16 savaş uçağı lastikleri, jet yakıtı ve çeşitli füzeler Libya tarafından gönderildi. Albay Kaddafi askeri yardımların yüklenmesi işleminde bizzat çalıştı. Harekât sırasında başbakan yardımcılığı koltuğunda oturan Necmettin Erbakan yıllar sonra başbakan olduğunda ilk resmi ziyaretini bu sebeple Libya’ya yapmıştı.

Kaddafi ve onun düşüşünden sonra yaşananların analizi ayrı bir çalışma konusu olmayı hak ettiğinden, bu yazıda sadece iki ülke arasındaki 600 yıllık kader birliğine dikkati çekmek istedik.

Ezcümle Türkiye’nin Libya’ya askerî destek vermesi fevrî bir karar değil; stratejik bir adım olduğu gibi, tarihin ve coğrafyanın hükmüdür. Şahsen tek endişem desteğin yetersiz kalması halinde ülkenin bölünme sürecini hızlandıracak bir etki yapması ihtimalidir. Türkiye’nin attığı her adım Libya’nın bütünlüğünü sağlamaya matuf olmalıdır. Zira en kötü senaryo Bingazi ve Trablus merkezli iki ayrı hükümetin var olmaya devam etmesi ve uzun yıllar süren yıpratıcı bir savaş neticesinde ülkenin fiilen ve resmen bölünmesine sebebiyet verecek bir süreci desteklemek olacaktır. Libya’nın bağımsızlığı, bütünlüğü ve istikrarı için Türkiye en güçlü şekilde askeri ve stratejik olarak orada olmalı ve gerektiği kadar kalmalıdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[1] Ira M. Lapidus, A History of Islamic Societies, 2nd ed. (Cambridge ; New York: Cambridge University Press, 2002) 613.

[2] Orhan Koloğlu, ""Libya"," TDV İslam Ansiklopedisi (İstanbul: TDV), vol. 27, 42 vols., 179.

[3] Koloğlu, ibid.

Yeni yorum ekle

CAPTCHA
Bu soru otomatik veri girişi yapan yazılımsal robotları engellemek ve sizin insan olduğunuzu anlamak için sorulmaktadır.
Resimli CAPTCHA