15 Temmuz darbe girişiminin üzerinden on yıl geçti. Bugünlerde darbe girişimine karşı destansı direnişin 10. yıldönümü nedeniyle milli duygular kabarık; yazılı, sözlü ve görsel medyada coşkulu kutlamalar, duygusal nutuklar, milliyetçi damarı okşayan beyanat ve değerlendirmeler dorukta. Bunlar elbette bir dereceye kadar anlaşılabilir şeyler. Ancak az değil, olayın üzerinden tam on yıl geçtikten, onca yaşanmışlıktan, tecrübe birikiminden sonra, bugün artık 15 Temmuz olayını öncesi ve sonrasıyla daha soğukkanlı, sağduyulu, daha adil ve daha objektif bir gözle değerlendirmeli, olanlardan ders çıkarmalı ve bu ülkeyi, “devletin dini adalettir” fehvasınca, adil bir devlet haline getirecek tedbirleri alabilmeliyiz. Bu bağlamda hamaseti bir kenara bırakıp 15 Temmuz olayı ve sonrasıyla ilgili sorgulama niteliğinde bazı soruların yavaş yavaş gündeme getirilmeye başlanması sevindiricidir.1 Bu yazıda 15 Temmuz olayı öncesi ve sonrasında yapılan doğrular, yanlışlar ve bugün yapılması gerekenler ele alınmıştır.
Önce ne olduğunu kısaca bir hatırlayalım. Olayın aslında ne olduğuna dair bazıları komplo teorisi kokan farklı görüşler var. “Kontrollü darbe” diyenler var, bazı köklü tasfiyeleri yapabilmek için ihtiyaç duyulan çok sarsıcı bir olayı yaratan ve devlette yeniden yapılanmanın önünü açan “devlet projesi” diyenler var.
Haydi bunlar komplo teorisi diyelim, daha makul sayılabilecek bir açıklama şu olabilir: bir dönem jakoben modernleştirme projelerinin, tekke ve zaviyelerin kapatılmasının ve kanaat önderlerinin idam edilmesi ya da siyasi sürgünlere ve çeşitli eziyetlere maruz bırakılmasının da etkisiyle yeraltına inmiş, kamusal alanda görünürlüğüne izin verilmediği için “takiyyeci” bir kimliğe bürünmüş, başındaki hitabeti güçlü kült bir şahsiyetin etrafında giderek büyümüş, yurtiçi ve yurtdışında açtığı okulları, dersaneleri, hayır kurumları ve ticarethaneleri ile toplumdan da epey teveccüh görmüş, kendilerine “cemaat” ya da “hizmet hareketi” adını veren bir yapı vardır. Ak Partinin ilk iktidara geldiği yıllarda kendisi aleyhine cephe alan ordu, yargı, bürokrasi ve müesses nizam karşısında iktidara tutunabilmesi için hükümetin kendisiyle ittifak ettiği, devletin imkânlarını kendilerine sunduğu, “her istediklerini verdiği” bu yapı, gün gelmiş, devletin kilit kurumlarına yeterince sızdığını, devleti ele geçirme zamanı geldiğini düşündüğü bir sırada, bu arada giderek belirginleşen menfaat çatışmaları ve iktidar kavgası nedeniyle kendilerine mesafe koyup dersaneleri kapatma kararı alan hükümet tarafından, daha da ileri gidilerek yakın gelecekte yapılacak ilk askeri şûra toplantısında elemanlarının ordudan tasfiye edileceğini anladığı bir sırada, her türlü riski göze alarak bir “harakiri” denemesiyle 15 Temmuz 2016 tarihinde ordu içindeki elemanları marifetiyle bir askeri darbe teşebbüsünde bulunmuştur. Ancak darbenin normalde yapılması gereken, (gece 03:00 gibi) herkesin uykuda olduğu saatlerden, sebebini tam olarak bilmediğimiz bazı terslikler yüzünden çok daha erken, herkesin uyanık olduğu akşam saatlerine alınması, ordunun tümünün bu darbe girişimine destek vermemesi ve en önemlisi Cumhurbaşkanının direniş çağrısına kulak veren halkın meydanlara ve sokaklara dökülerek kahramanca bir direniş göstermesi sayesinde darbe girişimi püskürtülmüş, darbeciler derdest edilip tutuklanmıştır. Böylece Türkiye'nin 1960’ta başlayan askeri darbeler, muhtıralar ve darbe teşebbüsleri tarihinde bir ilk gerçekleşmiş, halk darbeye direnmiş, demokrasiye sahip çıkmıştır.
Buraya kadar tamam. Asıl sorun bundan sonra başlıyor. Zira 15 Temmuz devletin tepesinde öyle ciddi bir sarsıntı yaratmış, öylesi büyük savrulmalara yol açmıştır ki, Fetö ile mücadelede ipin ucu kaçırılmış, kurularla yaşlar birbirine karıştırılmış, “at izi it izine karışmış,” hukuk devleti ve hukukun temel ilkeleri bir kenara bırakılarak intikamcı duygularla hareket edilmiştir. Sonuçta adaletten sapılmış, olaylarla hiçbir ilgisi olmayan insanlar “irtibat ve iltisak” gibi muğlak kavramlar üzerinden, kanunlar geriye doğru yürütülmüş, terörle ve terör örgütü üyeliğiyle hiçbir ilişkisi olmayan eylemler suçlama sebebi sayılmış ve sonuçta yüzbinlerce insanın işinden ekmeğinden edildiği, meslekten ihraç edildiği, ailelerin parçalandığı, yüz binden fazlasının iftiralar üzerinden hapse atıldığı, yargılanıp beraat eden insanların bile göreve iade edilmediği haksızlıklar, hukuksuzluklar ve mağduriyetler ortaya çıkmıştır.
Şimdi oturup, salim kafayla düşünelim, aşağıda sıralayacağımız temel, evrensel hukuk ilkeleri ışığında, bu süreçte yaşanan, yaşatılan, şahit olunan doğruları ve yanlışları tespit etmeye çalışalım. Öncelikle, izleri Anayasamızda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde, Helsinki Yurttaşlar Bildirgesinde, Mecelle’de ve İslam Hukukunda da sürülebilecek olan temel bazı hukuk ilkeleri şunlardır:
- Masumiyet karinesi: suçluluğu kesin delillerle kanıtlanmadıkça her insan masumdur. Bir insana ceza vermeden önce suçunu kanıtlamak şarttır.
- Suç ve cezaların yasallığı: Kanunsuz suç ve ceza olmaz; bir eylemin suç sayılması için önceden bu eylemin suç olduğu kanunda açıkça belirtilmiş olması gerekir.
- Suç ve cezaların şahsiliği: Suç ve cezalar kişiseldir; ceza sadece suçu işleyene verilir, aile bireyleri ya da akrabalara suçlu muamelesi yapılamaz.
- Kanunların geriye yürümezliği: Kanunlar geriye yürütülemez, geçmişi kapsamaz; Mecelle’nin ifadesiyle “makablini şâmil değildir.” Bugün çıkarılan bir kanuna dayanarak, geçmişteki -o zaman şuç olmayan- eylemlerinden dolayı bugün kimse yargılanamaz, suçlu muamelesine tabi tutulamaz.
- İspat yükünün iddia sahibinin omzunda olması: Kanıtlama sorumluluğu iddia sahibine aittir. Birini “terör örgütü üyesi” ya da “Fetöcü” olarak suçlayan kişi aynı zamanda bu iddiasını kanıtlayan delilleri de sunmak, iddiasını ispatlamak zorundadır.
- Adil yargılanma hakkı: Sanığa adil yargılanma hakkının tanınması; ceza muhakemeleri usulü ve ceza yasasında öngörülen yargılama şartlarına uyulması gerekir. Avukat bulundurma, lehteki ve aleyhteki delillerin toplanması, sanığa kendini savunma hakkı verilmesi, gözaltının fiili cezaya dönüştürülmemesi ve tutuksuz yargılamanın esas olması bu kapsamdadır.
Uluslararası hukukun önceliği: İç hukuk ile ülkenin taraf olduğu uluslararası hukuk kurumlarının kararları arasında bir uyuşmazlık olduğunda uluslararası hukuk önceliklidir; bu kapsamda AİHM kararları bağlayıcıdır, iç hukukun üstündedir.
15 Temmuz ve Fetö Davasının Doğruları
- Devletin hukuk dışı yollarla devleti ele geçirme çabalarına izin vermemesi. Demokrasilerde iktidara gelip devlet yönetimini ele almanın meşru yolu bellidir: siyasi parti kurarsınız, programınızı yazarsınız, halkın karşısına çıkar oy istersiniz; çoğunluğun oyunu alabilirseniz yönetime gelirsiniz, bir dönem görev yapar yeniden seçime gidersiniz. Halk icraatınızı beğenirse yeniden iktidara getirir, beğenmezse görevi başkalarına devredersiniz. Askeri darbe yoluyla devleti ele geçirmeye kalkışmak hukuk dışıdır, gayri meşrudur, kabul edilemez. Bu bağlamda darbe girişimine halkın da, devletin de direnmesi, darbecilere geçit vermemesi doğrudur, sonuna kadar haklıdır.
- Herhangi bir cemaatin, tarikatın, mistik hareketin, sivil toplum kuruluşunun ya da adı ne olursa olsun herhangi bir oluşumun (yukarıda belirtilen demokratik meşruiyet kuralları dışında) kirli siyasi hesaplar içine girmesi, devletin kilit kurumlarına gizli-kapaklı, hileli, illegal yollarla sızması, buraları ele geçirme çabası kabul edilemez, meşru görülemez.
- Sivil toplum örgütleri okullar, dersaneler, yardım kuruluşları vs. üzerinden toplum yararına faaliyetler yürütebilir, etkinlikler düzenleyebilir, eğitim, sağlık ve sosyal yardım hizmetlerine katkıda bulunabilir. Ancak toplumdan gördüğü teveccühü iktidara tahvil etmek, din sermayesinden iktidar devşirmek, mafyavari yöntemlerle devletin tepesine çökme girişimi hiçbir şekilde tolere edilemez. Bu bağlamda artık “cemaat” olmaktan çıkıp önce “paralel yapı”ya, daha sonra da “Fetö”ye dönüşen yapıya hükümetin, devletin ve toplumun mesafe koyması, hayat damarlarını kesmek istemesi anlaşılabilir bir durumdur, doğrudur.
- Darbe girişiminin bastırılmasının hemen ardından gerekli güvenlik tedbirlerini almak, suçluları yakalayıp cezalandırmak, can güvenliğini, kamu düzenini ve asayişi sağlamak ve adaleti tesis etmek üzere devletin birtakım düzenlemeler yapması, geçici bir süreyle OHAL ilan etmesi ve gerekli öteki yasal tedbirleri alması anlaşılabilir bir durumdur, doğrudur.
- Darbe girişimine fiilen katılan, TBMM başta olmak üzere kilit bazı kamu binalarını bombalayanları, onlara emir verenleri, yönlendirenleri, azmettirenleri, eline silah alıp devletin anayasal düzenini silah zoruyla değiştirmeye kalkışanları ve bunları uzaktan kumandayla sevk ve idare edenleri yakalama, gözaltına alma, tutuklama, yargılama ve gereken cezaları verme çabası doğrudur, hukukun gereğidir.
15 Temmuz ve Fetö Davasının Yanlışları
Yukarıda sayılanlara herhalde aklı başında, sağduyu sahibi, demokrasiyi, hukuk devletini, ülkenin geleceğini önemseyen hiç kimse itiraz etmeyecek, onaylayacaktır. Ancak, OHAL ilan edilmesinden sonraki dönemde yaşananlar, yapılanlar ve şahit olunanlar arasında hukuk devletiyle, demokrasiyle, adaletle bağdaştırılması çok zor, adalet terazisini şirazeden çıkaran, vicdanları kanatan, sonuçta kitlesel mağduriyetler yaratan uygulamalar da ne yazık ki olmuştur. Bunlardan bazıları aşağıda sıralanmıştır.
- “Bir topluluğa duyduğunuz kin sizi adaletten saptırmasın!” (Kur’an, Maide, 5/8) şeklindeki açık, net, keskin ilahi buyruğa rağmen intikamcı hislerle hareket edilmesi, aşağıda bazılarına değinilecek hukuk dışı uygulamalarla bir insan kitlesinin toptan imha edilmeye çalışılması yanlıştır.
- Kanun ya da yasal düzenleme metnine “irtibat ve iltisak” gibi muğlak, her yöne çekilebilecek, suiistimale açık, içi her türlü suçlamayla doldurulabilecek, istismar edilebilecek kavramları yerleştirip, bunlar üzerinden yapılan ithamlar, gözaltılar, tutuklamalar yanlıştır.
- “İçinizdeki Fetöcüleri devlete bildirin, bundan dolayı herhangi bir idari veya adli soruşturmaya tabi tutulmayacaksınız” şeklinde kamu kurumlarının üst yöneticilerine yetki veren, her türlü iftiraya, kişisel hesap görmeye, kendi kirli hesaplarını örtbas etmeye, rakipleri tasfiye etmeye ve itibarsızlaştırma ve şahsiyet cellatlığı üzerinden kariyer yapmaya imkân veren düzenleme son derece yanlıştır, her türlü hukuk dışı suçlama ve iftiraya kapı aralamaktadır.
- Masumiyet karinesini bir kenara bırakıp, imzasız ihbar mektupları ve isimsiz telefonlar, Fetö elemanlarının bolca sızdığı bilinen Emniyet ve İstihbarat birimlerinden gelen listeleri sorgulamadan, onlara biraz da üst yöneticilerin kendileri ilave ederek insanları suçlamak, karalamak, hapse attırmak, itibarsızlaştırmak yanlıştır.
- Kanunlar geriye yürütülerek, geçmişte bu yapının hükümetle ilişkilerinin gayet iyi olduğu dönemde hiçbir şekilde suç teşkil etmeyen (dersaneye veya okula çocuğunu göndermek, evlerinde veya yurtlarında kalmak, bankalarına para yatırmak veya bankadan kredi kullanmak, okullarında öğretmenlik yapmak, yardım derneklerine bağışta bulunmak, –örneğin Türkçe olimpiyatları gibi- halka açık etkinliklerine katılmak, vb.) eylemleri terör eylemi veya terör örgütü üyeliğinin kanıtı olarak görüp insanları suçlamak, sanık ve suçlu muamelesi yapmak doğru değildir, adil değildir.
- İspat yükü iddia sahibinin omzunda olduğu halde, işyerindeki amiri veya bir başkasının asılsız suçlamasını doğru kabul edip, insanları önce hapse atıp, sonra da suçsuzluklarını ispatlamalarını suçlanan sanıkların kendilerinden beklemek yanlıştır.
- Aileden bir kişinin suça bulaşmış olmasına dayanarak bütün aile bireylerine tavır almak, töhmet altında bırakmak ve suçlu muamelesi yapmak yanlıştır.
- Bir devlet memurunun görevine son verilmesi için gereken yasal prosedür belliyken (belirli prosedürleri olan soruşturma, gerekirse önce uyarı cezası, sonra kınama cezası, ardından geçici uzaklaştırma cezası, en sonra göreve son verme) bunların bir kenara bırakılarak Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) 400 bini aşkın insanın görevine son vermek, 100 binden fazlasını hapse atmak yanlıştır.
- Tamamen emir kulu konumundaki, başlarındaki subayların emriyle kışlasından “terör saldırısı varmış” denilerek alınıp olay yerine götürülen askeri öğrencilerin tutuklanması, terörist muamelesine tabi tutulması ve yıllarca hapis yatırılması yanlıştır.
- Daha iddianame bile hazır değilken insanları haksız yere hapse atmak, ilk sorgulama yapıldıktan sonra somut delillerin olmadığı durumlarda tutuksuz yargılama esas olması gerekirken tutuklu yargılamayı tercih etmek, gözaltını fiili cezaya dönüştürmek yanlıştır.
- Aylarca, bazen yıllarca hapis yattıktan, yargılanıp beraat ettikten ve hapisten çıktıktan sonra bile insanları görevlerine iade etmemek yanlıştır.
- 15 Temmuz darbe girişimi olduğu tarihte yurtdışında olan, dolayısıyla darbe girişimine destek vermesi fiilen imkânsız olan, ama OHAL altında estirilen cadı avından ürküp, memlekete dönerse (mesela, geçmişte onların okullarına veya dersanelerine gitmişsin gerekçesiyle) başına gelebilecek kötü şeylerden çekindiği için Türkiye'ye gelemeyen, bundan dolayı ana-babasına hasret çocuklar, dede-ninesine hasret torunlardan oluşan bağrı yanık insanlar yaratan korku iklimi yanlıştır.
- Türkiye'nin “muasır medeniyet seviyesine ulaşma” yolunda en kritik sorunu yetişmiş, nitelikli, beşeri sermayesi yüksek insan gücü sorunudur. 15 Temmuz sonrası başlatılan cadı avı ortamında (vaktiyle gazetelerinde yazı yazdın, televizyonlarına çıktın vb. terörle hiçbir alakası olmayan eylemlerinden ötürü) başına kötü şeyler gelmesinden endişelendiği için (çoğu akademisyen, meslek erbabı) hatırı sayılır (bir rivayete göre on binden fazla) bir insan kitlesinin ülkeyi terk etmek zorunda kalması yanlıştır, bir ülkenin kendi topuğuna kurşun sıkmasıdır. 15 Temmuz darbe girişimi, başarısız da olsa, ülkenin insan kaynaklarını hoyratça harcamak bakımından, geçmişte başarılı olmuş, cezaevlerinde gençlere işkence yapmış, yaşlarını büyüterek gencecik çocukları idam etmiş, çok sayıda akademisyeni üniversitelerden topluca atmış askeri darbelerden daha az kıyıcı, daha az yıpratıcı değildir.
Yapılması Gereken
Sadede gelelim. Türkiye küresel oyun kurucular arasına katılmak isteyen, potansiyeli yüksek, ama sahip olduğu kıt kaynakları hoyratça harcayan, son yıllarda yaşadığı sarsıntıların etkisiyle, siyasi sistemde yaptığı köklü değişikliklerle kuvvetler ayrılığının fiilen sona ermesi ve denge ve denetleme mekanizmalarının olmamasının keyfilik, belirsizlik ve risklere kapı aralaması nedeniyle uluslararası karnesi bir hayli kötüleşmiş bir ülkedir. Nitekim Ekonomik Özgürlük Endeksi 2, Hukuk Devleti Endeksi 3 ve Yolsuzluk Algısı Endeksi 4 gibi tanınmış, itibarlı uluslararası endekslerde bulunduğu yer -1923 hedeflerinde ifadesini bulan- uzun vadeli iddialı hedefleriyle örtüşmeyen bir ülkedir.
Son yıllarda Türkiye'nin performansının daha da kötüye gitmesinde 15 Temmuz darbe girişimi öncesi ve sonrasında yaşanan travma, sarsıntı ve cadı avının da önemli bir payı olduğunda kuşku yoktur. Artık menfur darbe girişiminin üzerinden 10 yıl gibi hiç de azımsanamayacak bir süre geçmiş bulunmaktadır. Bugün artık yapılması gereken, siyasi hamasete son verip, makro göstergelerdeki kötüleşmeyi ve başarısız icraatları çeşitli günah keçileri üzerinden örtbas etmeyi veya meşrulaştırmayı bir kenara bırakmak, AİHM’nin Yalçınkaya 5 ve Yasak 6 davası kararları ışığında Fetö davasındaki tutuklama ve yargılamaları gözden geçirmek, varsa yapılan yanlışlıkları düzeltmek, hukuk devletini tesis etmek, mağduriyetleri gidermek ve toplumsal barışını tesis etmiş, devleti “sınırlı, şeffaf ve hesap verebilir devlet” haline getirmiş, özgür bir ülke olarak yoluna devam etmektir.
Tekrar hatırlatmak gerekir ki, devletin dini adalettir. Bugün birilerine karşı devlet eliyle yapılan haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizlik devlete küskün, hınçla dolu, günü geldiğinde birilerinden intikam alma hırsıyla büyüyen nesiller üzerinden ülkenin geleceğini de karartma tehlikesi taşımaktadır. Tarikat ve cemaatlerin takiyyeci bir kimlikle yeraltına inmesini ve günün birinde devletin başına bela olmasını önlemenin de, sağcı-solcu herkesin devleti ele geçirmeye yeminli hale gelmesini önlemenin de, her genel seçim öncesinde ortamın gerilip Kurtuluş Savaşı psikolojisinin hortlatılmasına son vermenin de, bitip tükenmek bilmeyen yasaklar, yolsuzluk, güç zehirlenmesi ve yozlaşmanın önüne geçilmesinin de en sağlıklı yolu; temel haklar ve özgürlükleri garanti altına alan, sokak ve sınır güvenliğini sağlayan, adaleti temin eden, bağımsız ve tarafsız yargıya dayalı hukuk devletini tesis etmiş, kamu kaynaklarını yandaş zengin etmek için çarçur etmeyen, kimseyi dili, dini, mezhebi, etnik kökeni, dünya görüşü, yaşam tarzı ya da siyasi görüşlerinden dolayı ötekileştirmeyen; gücü dağıtan kucaklayıcı ve paylaşımcı kurumlarını güçlendirmiş, dini adalet olan sınırlı, şeffaf ve hesap verebilir devlettir.
1 Bu konuda bir fikir vermesi bakımından şu linklere bakılabilir: https://www.youtube.com/watch?v=fycXPwuyVoE ; https://www.youtube.com/watch?v=Iwj4EmeOyJE&t=908s ; https://www.youtube.com/watch?v=6ttAK5RTBU8 ; https://www.youtube.com/watch?v=63Te9mnZ_LM ; https://www.youtube.com/watch?v=8ToX_YjRZJk
2 https://economicfreedom.heritage.org/ (176 ülke arasında 111. sırada)
3 https://worldjusticeproject.org/news/wjp-rule-law-index-2025-global-press-release (143 ülke arasında 118. sırada)
4 https://www.dw.com/tr/yolsuzluk-alg%C4%B1-endeksi-t%C3%BCrkiye-17-basamak-d%C3%BC%C5%9Ft%C3%BC/a-75888048 (182 ülke arasında 124. sırada)
Yeni yorum ekle