Şeytandan, Korkutucu Derecede Normal ve Aklı Başında İnsanlara
Leonidas Donskis, bir bürokratın, içinde bulunduğu sistemi sorgulamaksızın kendisine verilen görevleri sadakatle yerine getirdiğinde 'vazife bilincine sahip, ahlaklı bir insan' olarak kabul edileceğini belirtir. Yazara göre bunun en somut örneği, Hannah Arendt’in Eichmann davasındaki meşhur 'kötülüğün sıradanlığı' analizidir.
Eichmann, önemli bir Nazi subayıdır ve soykırımın baş sorumlularındandır. Bununla birlikte o, sıradan zevkleri olan ve diğerleri gibi sosyal aktivitelerde bulunan, ortalama bir insandır. Aslında iyi bir memur olarak kendisine verilen görevleri yapmaktadır. Kötülük için şeytani, canavarca, psikopat bir insan olmak gerekmez. Eichmann gibi sıradan özelliklere sahip, ortalama birçok insan da görevi gereği kötülük yapabilir.
Yani aleladeleşmiş, sıradanlaşmış eylemler içinde sıradan insanlar şeytani bir kötülüğün parçası olabilirler.
Ahlak, vicdan, adalet gibi hususlarda eleştiri yapmak, tespit ya da tavsiyelerde bulunmak ciddi, sorumluluk isteyen bir iştir. Belli bir zemini görmezden gelerek ya da mazur görerek bu bağlamda hüküm verilemez. Bir kumarhanede çalışan kurpiyer aldığı para karşılığında işini yapar ancak kötü bir işin parçasıdır. Bu durum onun da kötü olduğu anlamına gelmelidir. Onu çalışan, emekçi olarak değerlendirmek yanlış hükümlere ulaşmak anlamına gelir.
Despotik bir yönetimin parçası olan memur da bu durumdan sorumludur, bir kötülük varsa onun parçasıdır.
Bu noktada Zygmunt Bauman “Kişinin ayartılmaya izin vermesi günahkarca bir eylemdir, Bundan ötürü ayartılara teslim olmak cezalandırılmayı sonuna dek hak etmektedir.” (sf.45) der. Özellikle modern zamanlarda iktidar ve sermaye gruplarının “kalabalıkları ayartmak için” kesenin ağzını açtıkları düşünülürse kötülüğün ve ahlaki çürümenin ulaştığı boyutlar daha iyi anlaşılır. Yine bu durum da sadece bu topluma özgü değildir.
Bauman, tecrübenin de insanları kötülüğe sevk ettiğini “Zulme uğramış kurbanlar zulmedenlere karşı bedel ödetmek için fırsat kollarlar” (sf.49) der. Yani toplumlar geçmişlerini unutmadıkça çatışma ve kötülük potansiyeli daima var olacaktır. Her savaşın mağlubu olan topluluk bunu bir mağduriyet ve intikam edebiyatıyla yaşatır ve fırsatı geldiğinde düşmanlarına kötülük yapmaktan geri durmaz. Yani kötülük aslında sıradanın içindedir. Trajik olan zaten ortadadır, görünürdür ve ona karşı tutum belirlemek mümkün olabilir. Halbuki herhangi bir insan, herhangi bir görevli pekâlâ şeytani bir kötülüğün taşıyıcısı ve öznesidir. Bu sıradanlık kötülüğün gizlenmesi anlamına gelir.
Sıradan, duyarsız kalabalıkları kolayca yönetmek tehlike-tehdit güvenlik vadi çerçevesinde mümkündür ve en yaygın yöntemdir. Bu da kötülüğü besler. L.Donskis “ Toplumsal tonlaması yüksek uyarıları yanlış kullanmak veya ahlaki paniği yaymak, gerçekten ihtiyaç duyduğunuzda başkalarından alacağınız yardımı, hızlı ve yeterli tepkiyi er geç kaybetmenize neden olacaktır.” (sf.52) der. Bu yüksek uyarı biçimi hem geleneksel hem de dijital medyada “flaş, son dakika, şok” spotlarıyla sunulan basit haberlerde kendini gösterir. Tehlike, felaket efekti yaratarak okuyucuyu çeken site görünürlük, reklam, para sürecini işletmek için dilin tüm imkanlarını sömürür ve artık bu kavramlar başlangıç noktasındaki anlama tekabül etmez. Şok kavramının dile girişinde işaret ettiği anlam ile dijital medya haberciliğinden sonra işaret ettiği anlam aynı değildir. Bunun gibi toplumları sevk ve idare ederken kullanılan düşman, hain, ihanet, savaş, felaket, tehdit, risk ve benzeri kavramlar gereğinden yüksek dozda ve sürekli kullanıldığında artık sözlüklerdeki karşılıklarına tekabül etmez. Bu da kötülüğü besleyen kaynaklardandır. Ve çok tanıdık bu yöntemin sadece bizim toplumumuza ait bir sorun olmadığı da aşikârdır. Zira tespiti yapan yazar Avrupalıdır ve bu tespit Avrupa’ya dair bir tespittir.
Kötülüğün bu biçimi Bauman’nın sık kullandığı akışkan modernlik zemininde gelişir. Bunu besleyen diğer bir husus yaşamın hızıdır. Z. Bauman “Düşüncelerin değil kısa konuşmaların çağında yaşıyoruz. Azami etkiyi yapacak ve hemen modası geçecek şekilde hesaplanmış geçici şeyler çağında.” (sf.62) der. Trend, moda, akım, hız ilkeleri, biçimleri, kuralları, geleneği yok eden ve akışkan modernlik kavramının altını dolduran kavramlardır. Ve akışkan modernlik ahlaki körlüğün zemini oluşturur.
Bauman’a göre akışkan modernlik, günümüzde hiçbir şeyin uzun süre sabit kalmama durumudur. Bunu bir çeşit “gelenek üretmemek, gelenekleşmenin ölümü” şeklinde de anlayabiliriz.
Eski dönemin katı modernliğinde insanların işlerinin, ailelerinin, kimliklerinin ve toplumsal kurumlarının daha kalıcı olduğunu söyleyen Bauman; günümüzdeyse işlerin daha geçici hale geldiğini, ilişkilerin kısa ömürlü ve kırılgan olduğunu – artan boşanmalar- kimliklerin sürekli yeniden şekillendiğini, teknoloji ve tüketim alışkanlıklarının hızla değiştiğini, insanların sürekli bir şeylere uyum sağlamak zorunda kaldığını belirtir. Bu yüzden modern toplum katı değil akışkandır. Tıpkı bir su gibi uzun süre belirli biçimde kalamaz, sürekli biçim değiştirir.
Akışkan modernlik kavramı özellikle tüketim kültürünü, bireyselleşmeyi, güvencesiz çalışma hayatını ve sosyal ilişkilerin geçicileşmesini açıklamak için kullanılır.
Yani Batı’da da bizde de modern dönem çoktan sona ermiştir ve akışkan modernlik dönemi yaşanmaktadır. Biz, Batı’nın modern dönemde ulaştığı avantajları eş zamanlı yaşayamasak da bozulmayı onlarla birlikte yaşamaktayız. Bu da ironik bir durumdur.
Yeni yorum ekle