Ankara Okulu’nun kuruluşuna neden ihtiyaç duydunuz? Bu girişim hangi düşünsel ve toplumsal şartlar içerisinde ortaya çıktı?
Fakülte yıllarımız, hayatımızın en yoğun okuma ve düşünsel gelişim dönemine karşılık geliyordu. O yıllarda okumak, salt akademik bir gereklilik değildi. Dünyayı, toplumu ve kendimizi anlamanın temel yolu olarak görülüyordu okumak. Çevremizde yeni yayımlanan bir kitap ya da dergiyi ilk okuyan kişi olmak adeta bir ayrıcalıktı. Her yeni yayın, farklı düşünce dünyalarına açılan bir kapı olarak değerlendiriliyordu. Sadece kendi çevremizde üretilen eserleri okumak gibi bir kısıtlılık içinde değildik. Farklı fikrî geleneklere ait çalışmaları da dikkatle takip ediyorduk. Çünkü hakikate ulaşmanın ancak farklı düşünce ve tecrübelerle temas kurmakla mümkün olduğuna inanıyorduk.
Öğrencilik yıllarında Ankara’nın Altındağ semtinde bir gecekonduda ağabeyimle birlikte yaşıyordum. Kendisi Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde benden bir sınıf öndeydi. Maddi imkânlarımız sınırlı olmasına rağmen, entelektüel merakımız ve öğrenme isteğimiz oldukça güçlüydü. Akşamları yaptığımız uzun okumalar ve karşılıklı müzakereler hem bilgi birikimimizi artırıyor hem de düşünme biçimimizin şekillenmesine katkı sağlıyordu. Birimizin okuduğunu diğerine aktarması sayesinde farklı kaynaklardan aynı anda beslenebiliyorduk. Böylece daha geniş bir perspektif geliştirebiliyorduk. Çeşitli kitapları parklarda ve müsait mekanlarda arkadaşlarla beraber sesli okuyup uzun uzadıya tartışmalar yapıyorduk.
Bu süreç aynı zamanda bizi Ankara’nın dönemin önemli kültür ve kitap merkezleriyle tanıştırdı. Hacı Bayram çevresindeki kitapçılar, Kızılay’daki Zafer Çarşısı ve sahaflar fikrî alışverişin gerçekleştiği bizim buluşma alanlarımızdı. Yeni yayımlanan eserleri takip ediyor, kitaplar etrafında uzun tartışmalar yürütüyor ve farklı görüşlerle tanışma imkânı buluyorduk. Geriye dönüp bakıldığında, söz konusu mekânların bir neslin fikrî gelişiminde önemli bir rol oynadığı söylenebilir.
Zamanla öğretmenlik mesleğinin beni başlangıçta olduğu kadar heyecanlandırmadığını fark ettim. Asıl ilgim, düşüncenin üretilmesi, yaygınlaştırılması ve farklı çevreler arasında dolaşıma girmesi meselesiydi. Bu nedenle mezuniyet yıllarına yaklaştıkça yayıncılık fikri giderek daha belirgin bir hedef hâline geldi. Nitekim 1986 yılında fakülteden mezun olduktan sonra ağabeyimle birlikte Ankara Hacı Bayram’da kurulan bir yayınevinin kurucu kadrosunda yer aldık. Böylece yıllar boyunca okuma ve tartışmalarla biriktirdiğimiz entelektüel sermayeyi yayıncılık alanında değerlendirme fırsatı bulduk.
Daha sonraki süreçte ağabeyim öğretmenlik mesleğine yönelirken, ben bazı arkadaşlarımla birlikte yayıncılık faaliyetlerini sürdürdüm. Fakülte yıllarında üzerinde yoğunlaştığımız meseleler, yayımlayacağımız eserlerin niteliğini de belirliyordu. Bu doğrultuda yayımladığımız ilk eserlerden biri Muhammed Abduh’un “Tevhid Risalesi” oldu. Ardından Ali Şeriati, Fazlur Rahman, Reşid Rıza ve Seyyid Kutub gibi isimlerin eserlerini yayımladık. Bu tercihle hem kendi fikriyatımızı geliştiriyor hem de farklı düşünürleri Türkçeye kazandırma amacı taşımanın yanı sıra İslam düşüncesinin güncel sorunlar karşısında yeniden değerlendirilmesine katkı sunmayı hedefliyorduk.
Bugünden bakıldığında bu yayınların olağan tercihler olduğu düşünülebilir. Ancak söz konusu dönemde bu isimlerin eserlerini yayımlamak önemli ölçüde eleştiri ve tepkiyi göze almayı gerektiriyordu. Bazı eserler nedeniyle ağır ithamlarla karşılaştığımız, hatta dinî sınırları aşmakla suçlandığımız dönemler oldu. Bununla birlikte, ortaya çıkan tartışmalar bize önemli bir gerçeği gösteriyordu. Toplumun yeni sorular sormaya, farklı görüşlerle yüzleşmeye ve dinî düşünce açısından mevcut yaklaşımları yeniden tartışmaya ihtiyacı vardı.
1993 yılında ise kurucu kadrosunda yer aldığımız yayıneviyle yollarımız ayrıldı. Bu ayrılığın temelinde belirli fikrî farklılıklar bulunuyordu. Her ne kadar kolay bir süreç olmasa da, sonradan bakıldığında bu ayrılık yeni bir başlangıcın önünü açtı. Yayıncılıktan vazgeçmek yerine, yeni bir yayın evi kurma fikri üzerinde yoğunlaştık.
Yaptığımız istişareler sonucunda bir arkadaşımızın önerisiyle “Ankara Okulu” isminde karar kıldık. Bu isim bir yayınevinin ismi olmaktan öteye geçti, belirli bir fikrî arayışı ve entelektüel iklimi ifade ediyordu. Kuruluş sürecindeki temel motivasyonumuz, söylenmemiş olanı dile getirmek, yeterince tartışılmamış meseleleri gündeme taşımak ve yayımlanmamış eserleri okuyucuyla buluşturmaktı. Bunun kolay ve risksiz bir tercih olmadığının farkındaydık. Ancak düşüncenin sadece özgür tartışma ortamlarında gelişebileceğine inanıyor olmamız bizim bu motivasyonumuzu diri tuttu.
Bu doğrultuda Ankara Okulu’nun temel hedefi; akademik niteliği yüksek, güncel fikrî sorunlara cevap arayan, geleneğin zengin birikimini bütünüyle reddetmeden yeniden yorumlayan ve çağdaş içtihat arayışlarına katkı sunan eserler yayımlamak oldu. Bir taraftan İslam düşünce mirasının önemli kaynaklarını gün yüzüne çıkarmayı, diğer taraftan çağdaş dünyanın ortaya çıkardığı sorunlara ilişkin yeni yaklaşımları okuyucuyla buluşturmayı amaçladık. Yayıncılığı, yazıları kâğıdın üstüne basıp iki kapak arasına almak suretiyle kitap üretmek gibi teknik bir iş olarak görmüyorduk. Düşünce üretiminin, eleştirel tartışmanın ve entelektüel etkileşimin zemini olarak gördük.
Bu nedenle Ankara Okulu’nun hikâyesi bir yayınevinin kuruluş hikâyesi ötesine geçip hakikati arama çabasının, fikrî cesaretin, eleştirel sorgulamanın ve sürekli öğrenme arzusunun hikâyesi olmuştur.
“Ankara Ekolü” kavramı bugün ilahiyat literatüründe önemli bir yer tutmaktadır. Siz, bu sürecin içerisinde yer alan biri olarak, ekolün entelektüel kimliğinin oluşumunu ve ilk dönemlerde karşılaştığı tepkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bugün “Ankara Ekolü” olarak adlandırılan yaklaşımın ortaya çıkışını, önceden tasarlanmış ve belirli hedefler doğrultusunda örgütlenmiş bir hareket olarak değerlendirmek doğru değildir. Bu yapı, daha ziyade Türkiye’de ilahiyat düşüncesinin geçirdiği dönüşüm sürecinin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Nitekim Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, kuruluşundan itibaren diğer yüksek din öğretimi kurumlarından farklı bir akademik karakter geliştirmiştir. Özellikle felsefe, dinler tarihi, sosyoloji ve dinî düşüncenin eleştirel incelenmesine yönelik derslerin müfredatta önemli bir yer tutması, fakültenin özgün bir entelektüel atmosfer oluşturmasına katkı sağlamıştır.
Bu atmosfer içerisinde gelişen yaklaşımın temel özelliği, dinî düşünceyi akıl ile vahiy arasında bir karşıtlık kurmadan ele almasıdır. Bir taraftan İslam’ın temel kaynaklarına bağlı kalınırken, diğer taraftan tarih boyunca oluşan yorumların eleştirel biçimde değerlendirilmesi gerektiği düşünülmüştür. Özellikle M. Said Hatiboğlu, Hüseyin Atay, M. S. Aydın ve Süleyman Ateş gibi isimler, bu fikrî zeminin oluşmasında önemli roller üstlenmiş; daha sonraki kuşaklar da bu mirası farklı yönlerden geliştirerek sürdürmüştür. Sonraki yıllarda akademik ve entelektüel çevrelerde bu yaklaşım “Ankara Ekolü” adıyla anılmaya başlanmıştır.
Ankara Okulu Yayınları ile Ankara Ekolü arasındaki ilişkinin de bu bağlamda değerlendirilmesi gerekir. Ankara Okulu Yayınları’nın Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ile kurumsal bir bağı bulunmamakla birlikte, yayınevinin kurucuları ve önde gelen aktörleri büyük ölçüde bu düşünsel iklim içerisinde yetişmiştir. Fakülte öğretim üyelerinin eserlerinin yayımlanması, ortak akademik faaliyetler ve özellikle İslamî Araştırmalar ve İslamiyat dergisi etrafında gelişen iş birlikleri, zamanla iki yapının kamuoyunda birlikte anılmasına yol açmıştır. Bununla birlikte, yayınevinin kuruluş sürecinde belirli bir “ekol” oluşturma amacı taşıdığı söylenemez. Esas hedef, modern dönemde Müslüman toplumların karşı karşıya bulunduğu fikrî problemlere ilişkin nitelikli yayınlar üretmek ve bu tartışmalara katkı sunmaktı.
1980’li yıllar, hem Türkiye’de hem de genel olarak İslam dünyasında yoğun fikrî arayışların yaşandığı bir dönemdi. Bu süreçte klasik İslam mirasının yeniden okunmasının yanı sıra modern dönemde ortaya çıkan yorumların da dikkate alınması gerektiği düşünülüyordu. Muhammed Abduh, Reşid Rıza, Fazlur Rahman, Musa Carullah, Malik b. Nebi, Muhammed İkbal, Ali Şeriati, İzzet Begoviç, Garaudy, M. İkbal, Seyyid Kutup, Mevdudi gibi isimler, İslam dünyasının yaşadığı krizleri yeniden düşünmeye davet eden önemli düşünürler olarak öne çıkıyordu. Ankara Okulu Yayınları’nın yayın politikası da büyük ölçüde bu entelektüel hareketliliğin Türkiye’deki yansımalarından biri olarak şekillendi.
Ankara Ekolü’nün entelektüel kimliğini belirleyen temel unsurun, dinî düşünceyi tarihsel birikimle bağını koparmadan fakat bu birikimi mutlaklaştırmadan değerlendirme çabası olduğu söylenebilir. Kur’an merkezli düşünme, içtihat geleneğinin yeniden canlandırılması, tarihsel tecrübe ile dinin özünün birbirinden ayrıştırılması ve İslam düşüncesinin çağdaş problemlere cevap verebilecek şekilde yeniden yorumlanması bu yaklaşımın temel karakteristikleri arasında yer almaktadır. Bu nedenle Ankara Ekolü’nü belirli görüşlerden oluşan kapalı bir sistemden ziyade, belirli bir yöntem ve düşünme biçimi olarak değerlendirmek daha isabetli görünmektedir.
Yayıncılık faaliyetleri ise bu düşünsel yönelimin görünürlük kazanmasında önemli bir işlev üstlenmiştir. Özellikle o dönemde Türkçede yeterince bilinmeyen veya çeşitli önyargılar nedeniyle mesafeli yaklaşılan bazı düşünürlerin eserlerinin yayımlanması, ilahiyat çevrelerinde yeni tartışmaların ortaya çıkmasına katkı sağlamıştır. Bu eserlerin önemli bir kısmı kesin cevaplar sunmaktan çok yeni sorular ortaya koyuyor ve mevcut kabullerin yeniden değerlendirilmesini teşvik ediyordu.
Bu nedenle ilk dönemlerde karşılaşılan tepkilerin önemli bir bölümü, eserlerin ilmî içeriğinden ziyade temsil ettikleri fikrî yönelime yönelikti. Muhammed Abduh’un Tevhid Risalesi ya da Ali Şeriati’nin eserleri yayımlandığında, bu çalışmalar çoğu zaman akademik bir değerlendirmeden ziyade ideolojik ve kimlik temelli tartışmaların konusu hâline geliyordu. Gelenekten kopmak, modernizmi savunmak veya dinî sınırları aşmak gibi eleştirilerle karşılaşılması, dönemin düşünsel atmosferi dikkate alındığında şaşırtıcı değildir.
Ancak zaman içerisinde ilahiyat alanındaki akademik çalışmaların gelişmesiyle birlikte bu tartışmalar daha bilimsel bir zemine taşınmıştır. İlk dönemlerde yoğun eleştirilere konu olan birçok mesele, daha sonraki yıllarda yüksek lisans ve doktora tezlerinin konusu hâline gelmiş, ilahiyat fakültelerinde meşru araştırma alanları arasında yerini almıştır. Bu durum sadece Ankara Ekolü’nün gelişimi ile sınırlı kalmayıp genel olarak Türkiye’de ilahiyat düşüncesinin olgunlaşma sürecinin bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Bu açıdan bakıldığında Ankara Ekolü’nün en önemli katkısı, belirli sonuçlar üretmiş olmasından ziyade, dinî düşünce alanında yeni soruların sorulabilmesine ve eleştirel tartışma kültürünün gelişmesine zemin hazırlamış olmasıdır. Zira düşünce tarihindeki büyük dönüşümler çoğu zaman yeni cevaplardan önce yeni sorularla başlamıştır. Ankara Ekolü’nün hikâyesi de esas itibarıyla, İslam düşüncesindeki mevcut yaklaşımları yeniden değerlendirme ve çağın sorunları karşısında yeni ufuklar açma çabasının hikâyesidir.
Yayınevini kurarken amacınız neydi? Değiştirmek istediğiniz veya eksik gördüğünüz hususlar nelerdi?
Aslında meseleyi bir memnuniyetsizlik ya da hesaplaşma duygusuyla açıklamak doğru olmaz. Ankara Okulu’nun ortaya çıkışı, belirli kişi veya kurumlara yönelik bir tepkiden neşet eden bir yapı olarak görülmemelidir. Daha çok fikrî bir arayışın sonucudur. Bununla birlikte, içinde bulunduğumuz dinî ve entelektüel ortamda bazı eksiklikler gözlemlediğimiz de bir gerçektir.
Öncelikle Türkiye’deki dinî düşünce hayatında belirgin bir tekrar eğiliminin bulunduğunu düşünüyorduk. Pek çok mesele aynı kavramlar ve aynı referans çerçeveleri içerisinde ele alınıyor, ancak modern dönemin ortaya çıkardığı yeni problemlere yeterince odaklanılmıyordu. Oysa şehirleşme, modern eğitim sistemleri, demokrasi, insan hakları, kadın meseleleri, küreselleşme ve din-devlet ilişkileri gibi olgular Müslüman toplumların gündelik hayatını ve düşünce dünyasını derinden etkiliyordu. Buna rağmen dinî literatürün önemli bir kısmı, değişen şartların ortaya çıkardığı yeni sorulara cevap üretmekten çok geçmişte verilmiş cevapları tekrar etmeye yöneliyordu. Dolayısıyla bu uygulanması ve uyulması mümkün olamayan kurallar ve çözümler modern sorunlar karşısında müslümanları çaresiz bırakıyordu.
Bizim dikkat çekmek istediğimiz husus da tam olarak buydu. İtirazımız İslam’ın temel kaynaklarına ve zengin geleneğine değil, tarihsel süreç içerisinde hasbelkader oluşmuş bazı yorumların sorgulanamaz ve değiştirilemez doğrular hâline getirilmesiydi. Çünkü İslam düşünce tarihine bakıldığında, bu geleneği canlı tutan unsurun geçmişi tekrarlamak olmadığı açık bir şekilde görülmektedir. Asıl unsurun, her dönemin kendi şartları içerisinde yeni yorumlar geliştirebilmesi olduğu görülmektedir. İmam-ı Azam, İmam Şafii, Gazâlî, İbn Rüşd Eş’ari, Maturidi ve İbn Haldun gibi isimlerin kalıcı etkileri de büyük ölçüde yaşadıkları çağın meselelerine cevap üretme çabalarından kaynaklanmaktadır.
Bunun yanında, dönemin dinî yayıncılığında belirli ölçüde savunmacı bir yaklaşımın hâkim olduğunu düşünüyorduk. Pek çok yayın mevcut görüşleri teyit etmeye yöneliyor, okuyucuyu farklı fikirlerle karşılaştırma konusunda çekingen davranıyordu. Oysa düşüncenin gelişebilmesi için eleştiriye, farklı bakış açılarına ve karşıt görüşlerle yüzleşmeye ihtiyaç vardır. Bu nedenle yayımladığımız eserlerin aynı görüşü temsil etmesinden çok, aynı düşünsel arayışa katkı sunmasına önem verdik.
Kuruluş sürecinde kendimize sürekli şu soruyu soruyorduk: Müslümanlar bugün hangi sorunlarla karşı karşıyadır ve mevcut literatür bu sorunlara ne ölçüde cevap verebilmektedir? Ankara Okulu’nun ortaya çıkışında belirleyici olan temel mesele, bu soruya cevap arama çabasıydı. Bu nedenle kendimizi hazır cevaplar sunan bir yayınevi olarak konumlandırmadık. Aksine, doğru soruların peşine düşen ve bu sorulara cevap arayan bir düşünce zemini olarak görüyorduk.
Bu bağlamda değiştirmek istediğimiz şey belirli fikirlerden ziyade düşünme biçimiydi. Geleneğe, metinlere, tarihe ve güncel problemlere bakış tarzının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğine inanıyorduk. Daha eleştirel, daha özgüvenli ve daha üretken bir ilahiyat dilinin mümkün olduğunu düşünüyorduk. Yayıncılığı da bu dönüşüme katkı sağlayabilecek önemli araçlardan biri olarak değerlendiriyorduk.
Dolayısıyla Ankara Okulu’nun kuruluş hikâyesi, belirli görüşleri yaygınlaştırma girişiminden ziyade, dinî düşüncenin yeniden üretilebileceği ve güncel meselelerle daha güçlü bir ilişki kurabileceği bir entelektüel zeminin inşa edilmesi çabası olarak okunmalıdır. Temel hedeflerimizden biri, geçmişle bağını koparmayan fakat geçmişle yetinmeyen bir düşünce ikliminin oluşmasına katkı sunmaktı.
Ötekileştirilen ve yoğun eleştirilere maruz kalan bazı yazarların eserleri Ankara Okulu tarafından yayımlandı. Caetani gibi oryantalistler veya Fazlur Rahman gibi tartışmalı isimleri yayımlamayı neden tercih ettiniz?
Öncelikle burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Ankara Okulu olarak amacımız, herhangi bir düşünürü bütün görüşleriyle benimsemek ya da onu otorite olarak sunmak değildir. Bizim temel yaklaşımımız, İslam düşüncesinin karşı karşıya bulunduğu meselelerin farklı boyutlarını görünür kılmak ve okuyucunun çeşitli fikrî yaklaşımlarla doğrudan temas kurmasını sağlamaktı. Yayıncılığın temel işlevlerinden biri de yalnızca üzerinde uzlaşı sağlanmış fikirleri dolaşıma sokmak olmamalıdır. Aynı zamanda tartışılması gereken görüşleri de kamusal alana taşımaktır.
Aslında meseleye şu soruyla yaklaşıyorduk: Bir düşünceyi eleştirmenin veya değerlendirmenin en sağlıklı yolu nedir? Bize göre bunun yolu, o düşünceyi görmezden gelerek kafamızı kuma gömmek yerine doğrudan onunla yüzleşmektir. Türkiye’de uzun yıllar boyunca bazı isimler okunmadan eleştirilmiş, bazı eserler içerikleri bilinmeden mahkûm edilmiştir. Oysa akademik zihniyet, bir görüşü değerlendirmeden önce onu doğru anlamayı gerektirir. Anlama çabası olmadan yapılan eleştiriler, çoğu zaman önyargıların yeniden üretilmesinden öteye geçemez.
Bu nedenle Caetani gibi oryantalistlerin eserlerini yayımlarken amacımız oryantalist perspektifi benimsetmek değildi. Tam tersine, İslam araştırmaları alanında etkili olmuş yaklaşımların doğrudan kaynaklarından okunmasını ve ilmî ölçütler çerçevesinde değerlendirilmesini, yapılan eleştirilere akademik cevapların üretilmesini amaçlıyorduk. Nitekim İslam düşünce tarihinde de farklı düşünce ekollerine mensup âlimler, farklı görüşleri dikkatle incelemiş ve eleştirilerini bu bilgi birikimi üzerine inşa etmişlerdir.
Benzer şekilde Fazlur Rahman gibi isimlerin eserlerinin yayımlanması da belirli görüşleri yaygınlaştırma amacı taşımıyordu. Fazlur Rahman, modern dönemde Kur’an yorumu, içtihat, ahlâk, hukuk ve İslam düşüncesinin yenilenmesi gibi alanlarda önemli tartışmalar ortaya koymuş bir düşünürdür. Onun fikirlerine katılmak ya da katılmamak ayrı bir mesele olmakla birlikte, ürettiği tartışmaların göz ardı edilmesi Türkiye’deki ilahiyat düşüncesinin ufkunu daraltacaktı. Bu nedenle eserlerinin okunmasını, tartışılmasını ve gerektiğinde eleştirilmesini önemli gördük.
Bir düşünürün popüler ya da marjinal olması tali bir unsurdur. Kanaatimce asıl mesele, o düşünürün ortaya koyduğu düşüncenin ilmî açıdan tartışılmaya değer olup olmadığıdır. Eğer bir eser yeni sorular üretiyor, mevcut kabulleri yeniden değerlendirmeye imkân veriyor ve fikrî üretime katkı sağlıyorsa, yalnızca tartışmalı bulunduğu için göz ardı edilmemelidir. Akademik hayatın gelişmesi de büyük ölçüde bu tür metinlerle kurulan eleştirel ilişki sayesinde mümkün olmaktadır.
Nitekim bugün geriye dönüp baktığımızda, bir dönem yoğun eleştirilere konu olan pek çok ismin artık ilahiyat fakültelerinde yüksek lisans ve doktora tezlerine konu edildiğini, eserlerinin akademik literatürün doğal bir parçası hâline geldiğini görüyoruz. Bu durum, söz konusu düşünürlerin bütün görüşlerinin kabul edildiği anlamına gelmez. Ortaya koydukları fikirlerin ciddi biçimde tartışılmaya değer bulunduğunu göstermektedir.
Dolayısıyla bizim tercihimiz, “tercih edilmeyeni tercih etmek” şeklinde tanımlanamaz. Asıl amacımız, düşünce hayatının sınırlarını daraltmak yerine genişletmek ve okuyucunun yalnızca yerleşik cevaplarla değil, farklı soru ve yaklaşımlarla da karşılaşmasını sağlamaktı. Çünkü güçlü bir düşünce geleneği, sadece kendi doğrularını tekrar etmekle meydana gelmez. Kendisine yöneltilen itirazlarla yüzleşebilen ve bu yüzleşmeden beslenebilen gelenek güçlü bir gelenektir.
Sizlere yöneltilen eleştiriler çerçevesinde, yayımladığınız eserlerle “İslam’a fitne soktuğunuz” iddiasına nasıl cevap verirsiniz? Bu bağlamda Ankara Okulu’nun bugüne kadar başardığı şeyler nelerdir?
Öncelikle “fitne” kavramının İslam düşünce tarihinde çoğu zaman yerleşik kabulleri sorgulayan yeni fikirler ve yorumlar için kullanıldığını hatırlatmak gerekir. Tarih boyunca bugün klasik kabul edilen pek çok görüş, ortaya çıktığı dönemde ciddi itirazlarla karşılaşmıştır. Ebu Hanife’den İmam Şafiî’ye, Gazâlî’den İbn Rüşd’e kadar birçok düşünür, yaşadıkları çağda eleştirilmiş, hatta zaman zaman dinî sınırları aşmakla suçlanmıştır. Bu nedenle bir düşüncenin değerini ona yöneltilen suçlamalardan yola çıkarak belirlemezsiniz. Ortaya koyduğu ilmî temeller ve düşünce hayatına yaptığı katkılarla değerlendirilmelidir.
Ankara Okulu’nun yayın politikası hiçbir zaman İslam’ın temel kaynaklarını tartışmaya açmak ya da dinî esasları değiştirmek üzerine kurulmamıştır. Aksine, temel kaygımız Kur’an’ın ve İslam düşünce geleneğinin çağdaş dünyada nasıl daha sağlıklı anlaşılabileceği sorusuna katkı sunmaktı. Bu süreçte farklı görüşleri yayımlamamız veya yerleşik yorumları yeniden değerlendirmeye açmamız, bazı çevreler tarafından gelenekten kopuş olarak yorumlanmıştır. Oysa bizim açımızdan mesele, tarih boyunca oluşmuş yorumları eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutabilmekti.
Bununla birlikte, eleştirilerin tümünü bütünüyle reddetmek de doğru değildir. Her fikrî girişim gibi Ankara Okulu da eleştirilerle karşılaşmış, zaman zaman kendi pozisyonlarını yeniden gözden geçirmek durumunda kalmıştır. Sağlıklı bir düşünce ortamının temel şartlarından biri de budur. Nitekim eleştirilerin varlığı, düşünsel üretimin daha dikkatli, daha tutarlı ve daha nitelikli hâle gelmesine katkı sağlayabilir. Bu nedenle eleştiriyi bir tehdit değil, düşünce hayatının doğal bir unsuru olarak değerlendirdik.
Ankara Okulu’nun neyi başardığı meselesine gelince, bunun nihai değerlendirmesini kuşkusuz akademik çevreler ve düşünce tarihi yapacaktır. Bununla birlikte, geriye dönüp bakıldığında bazı hususlardan söz etmek mümkündür.
Her şeyden önce Ankara Okulu, Türkiye’deki ilahiyat ve İslam düşüncesi tartışmalarının ufkunun genişlemesine katkı sağlamıştır. Uzun yıllar boyunca Türkçede erişilemeyen veya çeşitli sebeplerle dolaşıma girmeyen birçok eser yayımlanmış; böylece yeni tartışma alanlarının ortaya çıkmasına imkân tanınmıştır. Özellikle modern İslam düşüncesinin önemli isimlerinin Türkçe literatüre kazandırılması, ilahiyat çevrelerinde yeni araştırma ve değerlendirme süreçlerini teşvik etmiştir.
Ankara Okulu, kitap basmaktan ziyade, daha önce belirttiğim üzere bir düşünce ortamı oluşturma çabası içerisinde olmuştur. Bugün ilahiyat fakültelerinde doğal ve meşru araştırma alanları olarak kabul edilen birçok konu, geçmişte oldukça tartışmalı ve riskli görülmekteydi. Bu dönüşüm tek başına Ankara Okulu’nun eseri olmasa da, yayınevinin bu süreçte önemli katkılar sunduğu söylenebilir. Bunların yanı sıra, gelenek ile eleştirel düşünce arasında bir denge kurma arayışı içerisinde olmuştur. Ne geçmişin birikimini bütünüyle reddeden ne de geçmişi mutlaklaştıran bir yaklaşımın mümkün olduğunu göstermeye çalışmıştır. Bu yönüyle özellikle genç araştırmacılar ve ilahiyat öğrencileri için alternatif bir düşünme zemini sunduğu söylenebilir.
Ancak Ankara Okulu’nun en önemli katkısının, belirli görüşleri kabul ettirmesi olduğunu ifade etmek doğru olmayacaktır. En önemli katkısı, düşünmeye ve tartışmaya alan açmış olmasıdır. Çünkü düşünce hayatı kesin cevaplarla değil, nitelikli sorularla gelişir. Eğer Ankara Okulu’nun uzun yıllara yayılan faaliyetlerinden söz edilecekse, bunun en önemli yönü dinî düşüncenin yeniden değerlendirilmesine imkân veren eleştirel bir tartışma zemininin oluşmasına katkıda bulunmuş olmasıdır. Bu nedenle Ankara Okulu’nun hikâyesi, belirli fikirlerin savunusundan çok, fikrî çoğulculuğun, sorgulamanın ve ilmî tartışmanın imkânlarını genişletme çabasının hikâyesi olarak okunmalıdır.
Hayatınızı Fazlur Rahman çalışmalarına adamış biri olarak, Fazlur Rahman’ı nasıl tanıtırsınız? Neden kendi ülkesinde tepki görmüş, buna karşılık Batı’da saygın bir akademik konum elde etmiştir?
Fazlur Rahman’ı sıradan bir ilahiyatçı veya İslam düşünürü olarak tanımlamak yeterli değildir. Bana göre o, modern dönemde Müslüman toplumların karşı karşıya kaldığı zihinsel ve epistemolojik krizlere çözüm arayan en önemli düşünürlerden biridir. Onun temel meselesi, İslam’ın modern dünyaya nasıl uyarlanacağından ziyade, modern dünyada müslümanların kendi dinî miraslarıyla nasıl daha sağlıklı ve üretken bir ilişki kurabilecekleri sorusudur.
Fazlur Rahman’ın düşünsel faaliyet gösterdiği dönem, İslam dünyasının sömürgecilik sonrası yeniden kimlik arayışına girdiği bir tarihsel kesite karşılık gelmektedir. Bir tarafta Batı karşısında gelişen savunmacı refleksler, diğer tarafta modernleşmenin ortaya çıkardığı sosyal, siyasal ve kültürel dönüşümler bulunuyordu. Fazlur Rahman, bu iki uç yaklaşım arasında üçüncü bir yol geliştirmeye çalıştı. Ne geleneğin bütünüyle terk edilmesini savundu ne de tarihsel süreç içerisinde oluşmuş yorumların değişmez doğrular olarak kabul edilmesini benimsedi. Onun temel iddiası, Kur’an’ın evrensel ilkeleri ile tarihsel yorumların birbirinden ayrıştırılması ve İslam düşüncesinin yeniden içtihat üretebilecek bir dinamizme kavuşturulması gerektiğiydi.
Aslında tartışmaların önemli bir kısmı da bu noktada ortaya çıkmıştır. Fazlur Rahman, Müslüman toplumların yaşadığı birçok sorunun doğrudan İslam’dan değil, tarih içerisinde oluşmuş ve zamanla dinin kendisiyle özdeşleştirilmiş yorumlardan kaynaklandığını ileri sürüyordu. Bu yaklaşım, özellikle geleneksel din anlayışını merkeze alan çevrelerde ciddi eleştirilere yol açtı. Pakistan’da yürüttüğü akademik faaliyetler sırasında yoğun baskılarla karşılaşması ve nihayetinde ülkesini terk etmek zorunda kalması da bu düşünsel gerilimlerin bir sonucudur. Tıpkı merhum Fuat Sezgin hocamızın da Almanya’da çalışmak zorunda kalması gibi.
Bununla birlikte, Fazlur Rahman’ın kendi ülkesinde eleştirilirken Batı akademyasında saygın bir konuma ulaşması çoğu zaman yanlış yorumlanmaktadır. Bu durumun nedeni, onun Batılı düşünceyi temsil etmesi olarak yorumlanmamalıdır. Onun sırrı, güçlü akademik donanımı ve metodolojik yetkinliğinde yatmaktadır. Fazlur Rahman, klasik İslam ilimlerine son derece hâkim bir araştırmacı olduğu gibi, modern sosyal bilimler, tarih ve felsefe alanlarındaki gelişmeleri de yakından takip eden bir entelektüeldi. Bu özellik, onu hem İslam geleneği içerisinde konuşabilen hem de modern akademik dünyanın kavramsal araçlarını kullanabilen nadir isimlerden biri hâline getirmiştir.
Özellikle Chicago Üniversitesi’nde yürüttüğü çalışmalar, onun uluslararası akademik çevrelerdeki saygınlığını pekiştirmiştir. Batılı akademisyenler Fazlur Rahman’da İslam düşüncesini içeriden anlayan ve aynı zamanda onu eleştirel biçimde analiz edebilen bir entelektüel görmüşlerdir. Dolayısıyla Batı’da kabul görmesinin temel nedeni düşüncelerinin “Batılı” olması değil, ilmî niteliği yüksek, sistematik ve özgün çalışmalar ortaya koymuş olmasıdır.
Kanaatimce Fazlur Rahman’ın kalıcı etkisi, verdiği cevaplardan çok ortaya koyduğu sorularda yatmaktadır. O, Müslümanları yeniden şu temel soruyla yüzleştirmiştir: “Kur’an o gün ne demek istemişti, neyi amaçlamıştı bugün bize ne söylemektedir ve onu en sağlıklı şekilde hangi yöntemle anlayabiliriz?” Modern İslam düşüncesindeki birçok tartışma, doğrudan ya da dolaylı olarak bu sorunun etrafında şekillenmektedir.
Bu nedenle Fazlur Rahman’ı “modernist”, “reformist” veya “tarihselci” gibi etiketlerle tanımlamak yüzeysel olacaktır. O, İslam düşüncesinin yeniden üretilebilir ve çağın sorunlarıyla ilişki kurabilir olduğuna inanan, bu doğrultuda kapsamlı bir metodoloji geliştirmeye çalışan önemli bir mütefekkirdir. Onun düşünsel mirası da büyük ölçüde burada yatmaktadır. Müslümanlara yalnızca yeni cevaplar önermemiş, aynı zamanda yeniden düşünme cesareti kazandırmaya çalışmıştır.
7) Fazlur Rahman çevirilerine öncülük etmenizin nedeni nedir? Sizce neden Fazlur Rahman okunmalıdır?
Fazlur Rahman’ın eserlerinin Türkçeye kazandırılmasına öncülük etmemizin temel nedeni, onun bütün görüşlerini eksiksiz ve tartışmasız doğru kabul etmemiz değildi. Ankara Okulu’nun yayın anlayışı, herhangi bir düşünürü taraftar kazanmak amacıyla yayımlamak gibi basit ve ucuz bir yaklaşımdan beslenmez. Anlayışımız, düşünce hayatına katkı sunan önemli isimleri okuyucuyla buluşturmayı esas alıyordu. Fazlur Rahman da modern dönem İslam düşüncesinde bu niteliği taşıyan isimlerden biri olarak öne çıkıyordu.
1980’li ve 1990’lı yıllarda Türkiye’deki İslam düşüncesi tartışmalarının önemli bir bölümü klasik metinler etrafında şekilleniyor veya güncel siyasî meselelerin etkisi altında yürütülüyordu. Buna karşılık Kur’an’ın anlaşılması, sünnetin konumu, içtihat, ahlâk, hukuk ve toplumsal değişim gibi alanlarda modern dönemde geliştirilen teorik yaklaşımlar yeterince bilinmiyordu. Fazlur Rahman, tam da bu alanlarda kapsamlı çalışmalar ortaya koymuş ve İslam düşüncesinin çağdaş meselelerle ilişkisini yeniden kurmaya çalışan önemli bir isimdi.
Onu önemli kılan hususlardan biri, klasik İslam ilim geleneği ile modern akademik birikimi birlikte değerlendirebilmesidir. Modern dönemde birçok düşünür ya geleneksel kaynaklara yeterince nüfuz edememiş ya da modern dünyanın ortaya çıkardığı sorunları yeterince dikkate almamıştır. Fazlur Rahman ise bu iki alan arasında köprü kurmaya çalışan ender isimlerden biridir. Eserlerinde hem İslam düşünce tarihine yönelik derin bir vukufiyet hem de çağdaş dünyanın meselelerine ilişkin güçlü bir farkındalık görmek mümkündür.
Fazlur Rahman çevirilerine yönelmemizin bir diğer nedeni de Türkiye’deki ilahiyat çevrelerinin İslam dünyasında yürütülen güncel tartışmalarla daha doğrudan ilişki kurmasına katkı sağlamaktı. Düşünce gelenekleri yalnızca kendi içlerinde konuşarak gelişmezler. Mısır’da, Pakistan’da, İran’da, Malezya’da veya Batı akademisinde üretilen fikirlerin de bilinmesi ve değerlendirilmesi gerekir. Fazlur Rahman, bu uluslararası entelektüel dolaşımın en etkili temsilcilerinden biriydi.
Bununla birlikte, “Neden Fazlur Rahman tercih edilmelidir?” sorusunu biraz farklı bir biçimde ele almak gerektiğini düşünüyorum. Fazlur Rahman’ı, mutlak otorite olarak benimsememelisiniz. O; dikkatle okunması, anlaşılması ve tartışılması gereken önemli bir düşünürdür. Onun değeri, büyük sorulara nihai cevaplar vermesinde yatmaz. Değeri, İslam düşüncesinin temel meselelerini yeniden gündeme taşımasından kaynaklanmaktadır.
Özellikle Kur’an’ın yorumlanma yöntemi, vahyin tarihsel bağlamı ile evrensel mesajı arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı, İslam hukukunun amaçları ve içtihat geleneğinin günümüzde nasıl yeniden işler hâle getirilebileceği gibi konularda ortaya koyduğu tartışmalar hâlen güncelliğini korumaktadır. Nitekim son kırk yılda Türkiye’de yapılan çok sayıda akademik çalışma, doğrudan veya dolaylı biçimde Fazlur Rahman’ın ortaya attığı sorularla temas etmiştir. Bu durum, onun düşünce üretme kapasitesinin yüksek olduğunu göstermektedir.
Bir düşünürün kalıcılığı, taraftarlarının çokluğuyla belirlenmez. Kendisinden sonra gelen kuşakları düşünmeye sevk edebilmesiyle ölçülür. Bu açıdan değerlendirildiğinde Fazlur Rahman’ın modern İslam düşüncesi içerisindeki etkisi oldukça belirgindir. Onun çalışmaları, hangi sonuca ulaşmanız gerektiğini dikte etmek yerine, yöntem, yorum ve düşünme biçimi üzerine yeniden düşünmeyi teşvik etmektedir.
Bu nedenle Fazlur Rahman’ı okumayı bir bağlılık veya taraftarlık meselesi olarak görmüyorum. Onun eserleri, katılmak için değil anlamak; takip etmek için değil tartışmak amacıyla okunmalıdır. Çünkü, daha önce de belirttiğim üzere, güçlü düşünce gelenekleri yalnızca kendi doğrularını tekrar eden geleneklerden çıkmaz. Aksine, kendilerini yeniden düşünmeye zorlayan metinlerle de yüzleşebilen geleneklerden neşet eder. Fazlur Rahman’ın önemi de büyük ölçüde bu imkânı sunmasından kaynaklanmaktadır.
Fazlur Rahman’ın kurguladığı “aydın dindarlık” modeli, özellikle tarihselcilik ekolüyle buluştuğunda habitus’a karşı çıkmanın yanında dinin sosyolojik bir yapıştırıcı olmaktan çıkıp, entelektüellerin laboratuvarında dönüştürülen steril bir projeye dönüşmesi değil midir? Bunu nasıl yorumlarsınız?
Rahman’ın projesi dini, kendiliğinden işleyen toplumsal alışkanlıklar bütünü olmaktan çıkarıp bilinçli, eleştirel ve entelektüel bir yeniden-inşa alanına taşır. Bu anlamda soru haklı bir noktaya temas ediyor. Fazlur Rahman’da din, sadece toplumu bir arada tutan sosyolojik yapıştırıcı olarak anlaşılmaz. Kur’an’ın ahlaki hedefleri doğrultusunda sürekli yeniden anlaşılması gereken normatif bir rehberdir. Bu da, ister istemez âlimleri, entelektüelleri ve eğitim kurumlarını merkeze taşır. Aynı zamanda yöntem tartışmasını da dinî yenilenmenin vazgeçilmez bir unsuru hâline getirir.
Ama bunu “steril bir laboratuvar projesi” diye nitelemek Rahman açısından biraz indirgemeci olur. Çünkü Rahman’ın derdi, dini toplumsal hayattan koparmanın aksine, tarihsel olarak donmuş, parçalanmış ve mekanikleşmiş yorumları yeniden hayatla temas eder hâle getirmektir. Tarih Boyunca Metodoloji Sorunu’nda tarihsel hakikatin İslam’a zarar vermeyeceğini, aksine onu canlandıracağını söyler. Gelenekçi Müslümanlardan da meseleleri tarihsel hakkaniyet ve nesnellik ile incelemelerini ister. Yani onun tarihselciliği, dini laboratuvara kapatma değil, tarihsel gerçeklikle yüzleştirme iddiasındadır.
“Habitus’a karşı çıkma” meselesinde de nüans bulunmaktadır. Fazlur Rahman, dinin gündelik pratikler, alışkanlıklar ve toplumsal süreklilik içinde yaşanmasına tamamen karşı değildir. Hatta Sünnet’i örnek davranış ve normatif pratik olarak düşünmesi, dinin davranışsal/ahlaki boyutunu önemsediğini gösterir. Ama o, sorgulanmamış habitus’un normatif dinin yerine geçmesine itiraz eder. Yani “toplum böyle yapıyor, gelenek böyle oluşmuş” demek Rahman için yeterli değildir; bu pratiklerin Kur’an’ın bütünsel ahlaki hedefleriyle uyumlu olup olmadığı sorulmalıdır.
Bu yüzden Fazlur Rahman açısından dinin sosyolojik yapıştırıcı olmaktan çıkması zaten bilinçli bir tercihtir. Çünkü din yalnızca toplumu bir arada tutuyorsa, mevcut toplumsal yapıyı meşrulaştıran muhafazakâr bir ideolojiye dönüşebilir. Fazlur Rahman ise dinin aynı zamanda eleştirel, dönüştürücü ve ahlaki bir güç olmasını ister. Ana Konularıyla Kur’an’da Kur’an’ın amacını insanın davranışını dönüştürmekle ilişkilendirir. Tanrı-insan ilişkisi zorunlu olarak insan-insan ilişkisini ve toplumsal yargı/adalet boyutunu da içerir. Bu, dinin yalnızca toplumsal aidiyet üreten bir kurum değil, ahlaki sorumluluk doğuran bir rehber olduğunu gösterir.
Ama eleştiri tamamen haksız da değil. Rahman’ın projesinde gerçekten bir entelektüel seçkincilik riski bulunuyor. Çünkü Kur’an’ın tarihsel bağlamını, genel ilkelerini, çağdaş toplumsal şartlara uygulanmasını belirleme işi sıradan dindarın gündelik tecrübesine değil, büyük ölçüde eğitimli yorumcuların ve akademik/entelektüel çevrelerin faaliyetine bırakılır. Bu yüzden onun yaklaşımı, eğer toplumsal karşılığı kurulamazsa, “yaşanan din”den kopuk bir reform projesi gibi görünebilir. Özellikle tarihselcilik ekolü içinde bu yöntem, halkın dinî duyarlılıklarını aşırı rasyonelleştiren ve dinî tecrübeyi soyut ilkelere indirgeyen bir tavra dönüşebilir.
Fakat Rahman’ın kendi metinlerine bakınca, o bu riski bütünüyle görmezden geliyor denemez. Mesela İslamî eğitimi yalnızca kitaplar, kurumlar ve dış yapılar olarak değil, “İslâmî entelektüalizm” olarak tanımlar. Yani onun derdi kuru akademik bilgi değil, sahici ve yeterli bir İslami düşüncenin oluşmasıdır. Ayrıca Kur’an’ın ayet ayet parçacı okunmasına karşı çıkarak onun bütünlüklü dünya görüşünü yakalamaya çalışır. Bu da keyfî entelektüel mühendislikten ziyade metnin kendi bütünlüğüne sadakat iddiasıdır.
Yeni yorum ekle