Modern siyasi düşünce tarihinin en baskın ve etkili temalarından biri olan sömürgecilik (kolonyalizm) eleştirisi, salt bir tarihsel hesaplaşmanın ötesine geçerek, medeniyetler ve ideolojiler arasındaki güç ilişkilerini tanımlayan temel bir ontolojik çerçeve haline gelmiştir. Fakat bu gayet kolay anlaşılan popüler anlatıya biraz yakından bakıldığında bazı ciddi problemler görülür.
20. Asırda Afrika ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmak için verdikleri mücadelenin tarihsel gelişimi, entelektüel kökenleri ve güncel işlevleri incelendiğinde, anti-emperyalist anlatının zamanla başlangıçtaki “özgürleştirici” iddiasından uzaklaştığı, otoriter rejimlerin başarısızlıklarına mazeret üretme mekanizmasına ve jeopolitik rekabetin araçsallaştırılmış bir söylemine dönüştüğü gözlemlenir.
Özellikle Soğuk Savaş’ın kutuplaşmış ikliminde kristalize olan anti-emperyalist retorik, bugün teknolojik dönüşümlerin hız kazandığı ve post-kıtlık tartışmalarının güncellik kazandığı bir dünyada, açıklama gücünü önemli ölçüde yitirmiş bir paradigma olarak değerlendirilmelidir.
Soğuk Savaşın İdeolojik Laboratuvarı: Sömürgecilik Anlatısının Marksist İnşası
Sömürgecilik eleştirisinin, en güçlü ve sistemli formuna Soğuk Savaş döneminde ulaşması tesadüf değildir. Bu süreç, Sovyet bloğunun ve küresel Marksist hareketin “Batı”ya ve liberal demokratik dünyaya karşı yönelttiği en etkili ideolojik saldırı silahı olarak kurgulanmıştır.
Yönler görecelidir. Bizim “Batı” diye adlandırdığımız kolonizatör güçler, sömürgeciliğe maruz kalmış pek çok ülke için aslında Kuzeyde ya da Doğudadır. Sömürgecilik eleştirisinin esas üretim yeri Sovyetlerin, coğrafi olarak onların batısında bulunan “kapitalist” ülkeleri “Batı” ortak parantezine alması normaldir. Ama onların tesirinde kalan coğrafyalarda -yönler uymasa da- bu ortak parantez kopyalanmıştır.
Marksist-Leninist doktrin, emperyalizmi “kapitalizmin kaçınılmaz ve en yüksek aşaması” olarak tanımlayarak, dekolonizasyon sürecini sınıf mücadelesinin küresel ölçekteki bir izdüşümü olarak sunmuştur. Sovyetler Birliği (SSCB), kendisini mazlum ulusların hamisi olarak konumlandırırken, Batılı güçlerin sömürge imparatorluklarının çöküşünü hızlandırmayı jeopolitik bir öncelik haline getirmiştir.
SSCB'nin dekolonizasyona yönelik bu desteğinin, iddia edilenin aksine salt bir özgecilik (altruism) örneği değil, stratejik bir ideolojik gündemin parçası olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Stalin ve sonrasında Kruşçev liderliğindeki Sovyet yönetimi, emperyalizmi kapitalist sistemin organik bir uzantısı olarak görmüş ve sömürgelerin kaybının kapitalist merkezleri ekonomik krize sokacağını hesaplamıştır. Bu bağlamda, SSCB sadece askeri ve ekonomik yardım sağlamakla kalmamış, aynı zamanda sömürge karşıtı hareketlerin liderlerini Moskova’da eğiterek onlara devrimci bir kimlik ve metodolojik bir çerçeve kazandırmıştır. Ho Chi Minh gibi figürlerin Sovyet devrimci modelinden etkilenmesi, bu entelektüel ve organizasyonel transferin en bariz örneklerinden biridir.
Buna karşın, Sovyetler Birliği’nin bizzat kendisinin bir “anti-emperyalist imparatorluk” olarak işlev gördüğü gerçeği, Soğuk Savaş dönemi anlatısının en büyük paradoksudur. Bolşevik politikaları, eski Rus İmparatorluğu'nu Marksist-Leninist ideolojiye dayalı yeni bir imparatorluk tipine dönüştürmüştür. 1920'lerde uygulanan korenizatsiia (yerelleştirme) politikaları başlangıçta dekolonizasyon vaadi taşısa da, Stalin ve özellikle Brejnev dönemlerinde bu durum yerini sistematik bir Ruslaştırmaya ve merkezin mutlak kontrolüne bırakmıştır. Sovyetler Birliği'nin Doğu Avrupa'daki uydu devletleri ve Orta Asya cumhuriyetleri üzerindeki tahakkümü, SSCB'ye yöneltilen eleştirileri haklı kılan bir “ikinci sömürge işgali” niteliğindedir.
Aşağıdaki tablo, Soğuk Savaş döneminde iki blok arasındaki sömürgecilik anlatısının karşılaştırmalı bir analizini sunmaktadır:
| Parametre | Batı Bloku (Liberal Dünya) | Sovyet Bloku (Marksist-Leninist) |
| Sömürgecilik Tanımı | Ekonomik modernleşme ve medeniyet götürme misyonu. | Kapitalizmin en yüksek aşaması ve emek sömürüsünün küresel formu |
| Temel Strateji | Kademeli özerklik, piyasa entegrasyonu ve kurumsal devamlılık. | Devrimci kurtuluş savaşları, planlı ekonomi ve sosyalist dayanışma. |
| Retorik Araçlar | Demokrasi, insan hakları ve serbest ticaret vaatleri. | Anti-faşizm, sınıfsız toplum ve sömürüye son verme vaadi. |
| Gizli Gündem | Stratejik ham madde kontrolü ve nüfuz alanlarının korunması. | Batı bloğunu zayıflatmak ve ideolojik uydu devletler yaratmak. |
| Paradoks | Özgürlük vaat ederken otoriter rejimleri destekleme. | Anti-emperyalist söylem altında Ruslaştırma ve işgal politikaları. |
Entelektüel Bağımlılık ve Özgünlük Krizi: İslamcı ve Milliyetçi Aydınların Marksist Emperyalizm Kavramsallaştırmasını Benimsemeleri
Tarih boyunca sömürgecilik karşıtı tezlerin üretiminde entelektüel öncülük neredeyse tamamen Marksist düşünürlerin elinde kalmıştır. Türkiye’de de İslamcı ve milliyetçi aydınlar, kendi özgün anti-emperyalist teorilerini ve temellerini kendi ideolojilerinde bulan kavramlar geliştirmek yerine, Marksist terminolojiyi ve analiz kalıplarını kopyalamışlardır. Doğu toplumlarının kendi tarihsel ve kültürel birikimlerinden süzülmüş bağımsız bir sömürgecilik eleştirisi üretmekte başarısız olmaları, bu hareketlerin yüzeyde karşıt görünseler bile ideolojik olarak Marksizme bağımlı kalmasına neden olmuştur.
İslamcı aydınlar, Marksizm’i “Tanrısız” ve “materyalist” bir Batı icadı olarak mahkûm etseler de, emperyalizme karşı duruşlarında Marksist diyalektiği ve sömürü analizini kullanmaktan geri durmamışlardır. Bunun bir örneğini, Ebu'l-A'lâ Mevdudî’nin, Türkçe’ye “Hicab” ismiyle çevrilen 1939 tarihli “Purdah” kitabında, pazarın metalaşması ve liberal özgürlük kavramlarına yönelttiği eleştirilerde görebiliriz. Mevdudi bu kitabında esas olarak kadın özgürlüğü ve aile kurumu üzerinden bir Batı modernizmi eleştirisi geliştirir; ancak bu eleştiriyi inşa ederken piyasa ilişkileri ve liberal birey anlayışını da sorgulamak durumunda kalır. Iqtidar'ın (2021) dikkat çektiği üzere Mevdudî, liberal birey anlayışını ve piyasa ilişkilerini eleştirirken farkında olmaksızın Marksist toplum analizinin kavramsal çerçevesine yaslanmaktadır.
Aynı durumu Türkiye ve Mısır gibi ülkelerdeki milliyetçi ve İslamcı akımlar için de tespit edebiliriz. Mesela Nuri Pakdil’in “yerli düşünce” vurgusu altında geliştirdiği anti-kapitalist söylem, aslında sol anti-emperyalist eleştirilerin İslami bir terminolojiyle yeniden paketlenmesinden ibarettir.
İslamcı aydınlar, Marksist sınıf mücadelesini “ezilen Müslüman halklar” ve “mustazaflar” kavramlarına tercüme ederek, teorik boşluklarını doldurmaya çalışmışlardır. Bu entelektüel kopyacılık, İslamcıların ve milliyetçilerin iktidarı ele geçirdiklerinde neden tutarlı bir alternatif ekonomik model sunamadıklarını açıklamakta da işe yarayabilir.
Entelektüel ödünç almanın mekanizmalarını şu tablo ile somutlaştırmak mümkündür:
| Marksist Kavram | İslamcı/Milliyetçi Karşılığı | Dönüşümün Niteliği |
| Proletarya (İşçi Sınıfı) | Mustazaflar (Ezilenler) | Sınıfsal kategoriden teolojik-sosyolojik kategoriye geçiş |
| Burjuvazi (Sermaye Sınıfı) | Batı taklitçisi elitler / Kompradorlar | Ekonomik güç odağından kültürel yabancılaşma odağına kayma. |
| Artı-Değer Sömürüsü | Kul hakkı / Faiz sistemi | Ekonomik mekanizmanın ahlaki ve dini bir günah olarak tanımlanması. |
| Devrim (Revolution) | İnkılap / Cihad | Siyasi ve ekonomik yapının değişiminden ziyade ruhani ve kültürel bir uyanışa odaklanma. |
| Enternasyonalizm | Ümmet dayanışması | Proletaryanın birliğinden dini kimliğin küresel birliğine evrilme. |
Bu “hibrit” ideolojiler, sömürgecilik eleştirisini sadece Batı'yı düşmanlaştırmak için kullanmış, ancak Marksizmin özündeki rasyonel ve toplumsal kurtuluş projesini dışlayarak yerine otoriter ve içe kapalı yapılar inşa etmişlerdir.
Üçüncü Dünya Ülkelerinde Anti-Emperyalizmin Sosyo-Psikolojik İşlevi: Başarısızlığın Mazereti Olarak Emperyal Güçler
Sömürgecilik eleştirisi, özellikle güçsüz, yoksul, iç düzenini kurmakta zorlanan ve yolsuzluklarla sarsılan üçüncü dünya ülkelerinde büyük bir rağbet görmüştür. Bunun temel nedenlerinden biri, bu söylemin toplumsal ve siyasi bir apoloji, yani bir tür mazeret mekanizması işlevi üstlenmesidir. “Emperyalizm”, bilgisiz, beceriksiz ve yetersiz yöneticilerin hatalarından kaynaklanan tüm yapısal sorunların üzerini örtmek için son derece elverişli bir mazeret sunmaktadır.
Bu toplumlarda halklar ve aydınlar, kendi iç dinamikleriyle mücadele etmek yerine, suçu “asıl düşman” olarak kodlanan “Batıya”, yani emperyalizme atarak kendilerini psikolojik olarak rahatlatırlar. Emperyalizm, bu noktada çok kullanışlı bir araçtır: O kadar büyüktür ki onunla fiilen mücadele etmek imkansızdır, ama aynı zamanda hakkında rahatça komplo teorileri üretilebilecek ve korkusuzca suçlanabilecek kadar da uzaktadır. Dolayısıyla her türlü başarısızlığın kaynağı olarak gösterilebilir.
Anti-emperyalist anlatı, çok kullanışlı bir enstrümandır: İktidarı elinde tutanlara “ülkemizde bugünkü sefaletin sebebi emperyalizmdir”, “biz ne yaparsak yapalım, dış güçler izin vermez” gibi argümanlarla sorumluluktan kaçma imkanı verirken, muhalefeti de “emperyalizmin ajanı” veya “iş birlikçisi” olarak yaftalayarak etkisizleştirmenin yolunu açar.
Mısır örneğinde, 2013 darbesi sonrası süreçte hem İslamcıların hem de solcuların birbirlerini “ulusal aidiyetten yoksun” ve “dış mihrakların maşası” olmakla suçlamaları, bu mazeret üretiminin ne kadar yıkıcı olabileceğini göstermiştir. Anti-emperyalist anlatı burada bir “otantiklik” sınavına dönüşmekte; iktidarlar kendilerine meşruiyet devşirmek için sürekli bir mağduriyet edebiyatı ve apolojik bir savunma dili geliştirmektedir. Sonuç olarak, ülkedeki tüm yolsuzluklar, adalet sistemindeki çöküş ve ekonomik beceriksizlikler halka, “emperyalist kuşatma” altındaki bir ülkenin ödemesi gereken bedeller olarak pazarlanmaktadır.
Tutarsızlık ve İrredantizm: Doğu’nun Emperyal Hevesleri ve Ahlaki Zayıflık
Anti-emperyalist anlatının en temel zaaflarından biri, eleştirdiği Emperyalist Batı’nın yöntemlerini birebir kullanan “Doğu” güçlerine karşı sergilediği sessizlik ve tutarsızlıktır. Batı emperyalizmini mahkûm eden Rusya, Çin ve Türkiye gibi ülkeler, ellerine güç geçtiğinde veya kendi jeopolitik çıkarları söz konusu olduğunda, benzer yayılmacı (irredantist) ve tahakkümcü politikaları uygulamaktan çekinmemektedirler.
Mesela Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, “Batı hegemonyasına son verme” retoriğiyle sunulurken, aslında emperyalizme karşı bir ilkesel duruşun değil, sadece “kendilerinin emperyal bir güç olamayışına” duyulan bir kıskançlığın ve öfkenin dışavurumu; klasik bir imparatorluk sınırlarına geri dönme ve etnik temelli genişleme arzusudur.
Benzer şekilde Çin, “Kuşak ve Yol Girişimi” ile gelişmekte olan ülkeleri borç tuzağına düşürerek stratejik liman ve altyapı tesislerini ele geçirmekte, ancak bunu “Kazan-Kazan” stratejisi veya “Yeni Uluslararası Demokratik Ortaklık” gibi anti-emperyalist bir sosla sunmaktadır. Çin'in Sri Lanka'daki Hambantota limanının 99 yıllık işletme hakkını, borç ödemelerinin karşılığında devralmış olması; yapısal benzerlikler açısından 19. yüzyılın sömürgeci imtiyaz anlaşmalarını akla getirmektedir.
Türkiye'nin bölgesel politikalarında kullandığı “Mavi Vatan” veya “stratejik derinlik” gibi kavramlar, sıklıkla Batı karşıtı bir söylemle desteklenirken, aslında Türkiye'nin kendi bölgesel nüfuz alanını genişletme ve otonom bir güç merkezi olma hedefini yansıtmaktadır.
Bu ülkeler, Batı merkezli uluslararası sistemi eleştirirken, bu sistemden faydalanmaya devam etmekte ve sadece gücün el değiştirmesini talep etmektedirler. Bu tutarsızlık, anti-emperyalist eleştiriyi zayıflatmakta ve onu sadece bir “güç kavgası” seviyesine indirmektedir.
Aşağıdaki tablo, günümüzdeki “Doğu” güçlerinin yayılmacı hedefleri ile anti-emperyalist söylemleri arasındaki çelişkiyi göstermektedir:
| Ülke | Resmi Söylem | Fiili Eylem / Emperyal Hedef | Çelişki Noktası |
| Rusya | Batı'nın yayılmacılığına karşı direniş | Ukrayna'nın işgali ve toprak ilhakı | “Egemenlik” vurgusu yaparken komşusunun egemenliğini yok saymak. |
| Çin | Ortak kalkınma ve sömürgecilik sonrası dayanışma | Borç diplomasisi ve stratejik liman kontrolü. | “Müdahale etmeme” sözü verirken ekonomik bağımlılıkla siyasi kontrol kurmak. |
| Türkiye | Batı merkezli dünya düzeninin adaletsizliği | Bölgesel askeri müdahaleler, Mavi Vatan ve bölgesel nüfuz alanı arayışı | NATO üyesi olup sistemden faydalanırken Batı karşıtı retoriği iç siyaset aracı yapmak. |
Emperyalizmle yapılan mücadelenin meşruiyet kazanması için bu mücadelenin sadece “güç” üzerinden değil, “ahlak” üzerinden yapılması şarttır. İtiraz edenlerin, eleştirdiklerinden daha dürüst, daha şeffaf ve daha adil olduklarını sadece sözle değil, pratikle de ispat etmeleri gerekir.Ancak mevcut tablo, anti-emperyalizmin sadece yeni efendiler yaratma süreci olduğunu düşündürtmektedir.
Batı’nın İçinden Yükselen Eleştiri: Orijinalitenin Kaynağı Olarak Batı Akademisi
Sömürgecilik eleştirisine dair bir diğer ironik gerçeklik, bu konudaki en güçlü, en etkin ve metodolojik muhalefetin yine Batı dünyasının kendi içinden yükselmiş olmasıdır.
Frankfurt Okulu düşünürleri (Adorno, Marcuse), Immanuel Wallerstein, Noam Chomsky gibi isimlerin yanı sıra Batı kurumlarında üretim yapan Edward Said, Frantz Fanon ve Samir Amin gibi düşünürler, sömürgecilik eleştirisinin metodolojik zeminini büyük ölçüde Batı felsefesinin kavramsal araçlarıyla kurmuşlardır.
Edward Said’in Oryantalizm eseri, Batı’nın “Doğu”yu nasıl bir nesne olarak kurguladığını anlatırken, bu analizi yapabilmesini sağlayan araçları yine Batı felsefesinden almıştır. Buna karşılık Doğu'da, bu çapta özgün bir kuramsal çerçeve üreten düşünürlerin sayısı oldukça kısıtlıdır ve bunların çoğu da aslında Marksist şablonları kendi coğrafyalarına uyarlamaya çalışan “epigonal” isimlerdir. Yani özgün bir sentez üretmek yerine mevcut bir şablonu yeni bir coğrafyaya aktarmakla yetinen düşünürlerdir.
Batılı eleştirel gelenek ile Doğulu anti-emperyalizm arasındaki farkı şu şekilde kategorize edebiliriz:
- Batılı Eleştiri: Yapısalcı ve metodolojik bir analizle kendi sisteminin kusurlarını ifşa eder. Amacı, evrensel insan hakları ve adalet adına bir iç muhasebedir.
- Doğulu Söylem: Genellikle tepkiseldir. Kendi sisteminin kusurlarını gizlemek için dışarıyı suçlar. Amacı, yerel bir iktidar konsolidasyonudur.
Bu durum, sömürgecilik anlatısının bir “Doğu başarısı” değil, aslında Batı'nın kendi içindeki rasyonel tartışmaların bir yan ürünü olduğunu göstermektedir.
Teknolojik Devrim ve Paradigma Kayması: Post-Kıtlık Çağında Emperyalizmin Anlamsızlaşması
Bugün hala sürdürülen sömürgecilik anlatısı, teknolojik devrimler nedeniyle açıklama kabiliyetini önemli ölçüde yitirmiş bir Soğuk Savaş dönemi mirasıdır. Geleneksel emperyalizm teorileri, 19. ve 20. yüzyılın “kıt kaynaklar” dünyasına aittir. Ancak bugün, teknolojinin sağladığı verimlilik artışları, bazı ekonomistlere göre dünyayı potansiyel olarak tüketebileceğinden fazlasını üretebilecek bir eşiğe taşımaktadır; sorun artık üretim kapasitesinden çok dağıtım adaletsizliğidir.
Post-kıtlık (post-scarcity) teorisi, otomasyon, yapay zeka ve yenilenebilir enerji gibi alanlardaki gelişmelerle gelen verimlilik artışının, ham madde üzerindeki geleneksel mülkiyet kavgasını anlamsızlaştırdığını savunmaktadır. “Infinity Economy” (Sonsuzluk Ekonomisi) olarak adlandırılan bu yeni modelde, “değer” artık topraktan değil, bilgiden ve ağ etkilerinden türetilmektedir.
Kaynak Savaşlarının Sonu ve Yeni Güç Dinamikleri
Bugünün süper gücü olan ABD'nin ham madde elde etmek için fiziksel olarak bir ülkeyi işgal etmesine gerek yoktur; kaynaklara erişim artık teknolojik bir optimizasyon meselesidir. İngiltere ve Fransa gibi eski sömürgeci güçlerin emperyal heveslerinin törpülenmiş olması, sömürge yönetmenin maliyetli ve gereksiz bir yük haline gelmesinin bir sonucudur.
- Ham madde Bağımlılığının Azalması: Nanoteknoloji ve sentetik biyoloji, madenlerin yerine yapay alternatifler üretilmesini mümkün kılmaktadır.
- Enerji Devrimi: Nükleer enerji santralleri, güneş enerjisi başta olmak üzere yenilenebilir enerji kaynaklarından elde edilen enerjideki verimlilik artışları ve merkezi olmayan mikro-şebeke sistemleri, enerji için savaşma zorunluluğunu ortadan kaldırmaktadır.
- Veri Hegemonyası: Bir ülkenin verisini kontrol etmek, topraklarını kontrol etmekten daha fazla stratejik avantaj sağlamaktadır.
Bu yeni dünyada, klasik “emperyalizm” suçlamalarıyla bugünün meselelerini analiz etmeye çalışmak artık çok anlamlı değildir. Dünyanın, büyüklüğü her daim sabit kalmak zorunda bir pasta gibi görüldüğü günler geride kalmıştır. Zenginleşmenin tek yolunun o pastadan başkalarının payını gasp etmek olduğu anlayışı da artık köhnemiştir. Mesele artık kıtlık değil, üretilen zenginliğin paylaşımında adaletin sağlanamamasıdır. Günümüzün zorbalıklarının ardındaki sebep daha fazla kaynağa erişmek değil, otoriter liderlerin ve onların şürekası olan seçkilerin iktidarlarını koruma güdüsüdür. Dolayısıyla, sömürgecilik anlatısı artık tarihin tozlu raflarına kaldırılması gereken, geçerliliğini yitirmiş bir hikâyedir.
Sonuç: Eski Bir Masalın Sonu
Geleneksel sömürge modeli artık ekonomik rasyonalitesini yitirmiştir; ancak güç asimetrisi ve bağımlılık ilişkileri farklı biçimler altında varlığını sürdürmektedir.
Sömürgecilik ve emperyalizm anlatısı, Soğuk Savaş’ın kutuplaşmış dünyasında bir “kurtuluş reçetesi” olarak sunulsa da, zamanla üçüncü dünya rejimlerinin baskı ve beceriksizliklerini gizleyen bir sis perdesine dönüşmüştür. Marksist düşüncenin tekelinde üretilen ve Doğu’da sadece birer taklit olarak varlık bulan bu söylem, kendi içindeki tutarsızlıklar ve ahlaki zaaflar nedeniyle inandırıcılığını yitirmiştir.
Sınırlı kaynakları paylaşma kavgasına dayalı geleneksel sömürgecilik analizleri her geçen gün daha az açıklayıcı hale gelmektedir. Sömürgecilik anlatısını araçsallaştıran toplumlar bu aldatıcı anlatıyı terk etmedikçe, kendi hatalarının esiri olmaya ve gelişen dünyanın ardından bakmaya mahkûmdur. Gerçek anti-emperyalizm, başka ülkelerin sömürüsüne itiraz etmekten ziyade, sömürülmeyecek kadar güçlü ve tutarlı bir iç düzen kurabilme iradesidir.
Kaynakça
Amin, S. (1989). Eurocentrism. New York: Monthly Review Press.
Atlantic Council. (2023, Ekim 23). Vladimir Putin’s anti-colonial posturing should not fool the Global South. UkraineAlert. https://www.atlanticcouncil.org/blogs/ukrainealert/vladimir-putins-anti…;
Bayat, A. (2008). Islamism and empire: The incongruous nature of Islamist anti-imperialism. Socialist Register, 44, 38-54. https://socialistregister.com/index.php/srv/article/view/5874
Chomsky, N. (2005). Imperial ambitions: Conversations on the post-9/11 world. United States: Metropolitan Books.
Dalay, G. (2022). Deciphering Turkey’s Geopolitical Balancing and Anti-Westernism in Its Relations with Russia. SWP Comment, 2022/C 35. https://www.swp-berlin.org/10.18449/2022C35/
Fanon, F. (1963). The wretched of the earth. New York: Grove Press.
Frank, A. G. (1967). Capitalism and underdevelopment in Latin America. New York: Monthly Review Press.
Gago, V. (2025, Nisan 22). Moral authority and lived resistance. Global Dialogues, Georgetown University. https://globaldialogues.georgetown.edu/responses/moral-authority-and-li…;
Gaillard, X. (2025). Anti-Imperialism, Marxism and Religion: An Analysis of Intersecting Revolutionary Discourses in Iran and Nicaragua. (Doktora Tezi). Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Ankara. https://open.metu.edu.tr/bitstream/handle/11511/115626/10751658.pdf
Iqtidar, H. (2021). Conservative anti-colonialism: Maududi, Marx and social equality. Journal of the Royal Asiatic Society, 32(2), 1-16. https://www.cambridge.org/core/journals/journal-of-the-royal-asiatic-society/article/conservative-anticolonialism-maududi-marx-and-social-equality/DD4AF4AFA45605C30FF422F0B622ED6E
Mevdûdî, E. A. (2016). Hicab (A. Genceli, Çev.). Hilal Yayınları. (Özgün eser 1939 yılında yayımlanmıştır).
Moleka, P. (2025). The Infinity Economy: The Blueprint for a Post-Scarcity Civilization. HAL Open Archive. https://ideas.repec.org/p/hal/wpaper/hal-05109812.html
Wallerstein, I. (2004). World-systems analysis: An introduction. Durham: Duke University Press.
Yazıcı, İ. (2025). Reinventing Islamic civilization in Cold War Turkey: The case of Nuri Pakdil. Turkish Studies. https://doi.org/10.1080/14683849.2025.2581598
Yeni yorum ekle