Din, Din Eğitimi, Tebliğ/Telkin ve Özgürlük

14 Haziran 2026

Tebliğ ve Telkin:

(Yazıda ortaya koyduğumuz yaklaşım, insan doğası, bilim eksenli bir tevildir.)

İslam inanç sisteminde “tebliğ” yani davet temel bir yöntem olarak esas alınmıştır. “Öyleyse ey Muhammed! Sen bütün insanlara öğüt ver…(Tur/52) “Sen öğüt ver! Esasen sen sadece bir öğütçüsün.” (Gaşiye/21) Bu ayetlerden de anlaşılacağı üzere Yaratıcı, peygamberden sadece buyruklarını insanlara duyurmasını istemektedir. Ne yazık ki günümüzde din öğretiminde yöntem olarak telkin kullanılmaktadır. Telkin, bir duyguyu, bir düşünceyi birinin belleğine iradi olmadan dayatma, ona aşılama olarak tanımlanmaktadır ki, bu insan doğasına aykırı bir uygulamadır. Gelişim olarak, inanç esasları ile ilgili sorumluluk alma dönemini akil baliğ olma şartına bağlayan dinimizin, bireyin akil olma dönemine geçme şartındaki maksadın, tercihte bulunma özgürlüğü olarak görülebilir. Birey, ona tebliğ edilen inancı, kendisine verilen akıl yetisini kullanarak, kendi iradesiyle benimsemeli ki, inanç gerçekten benimsenmiş olsun. Aksi durumda, bireyi şartlandırmak, zorlamak suretiyle kabul edilen din, kişiyi ikiyüzlü (münafık) yapmaya zorlar. Bu durum, günümüzün en temel problemi olup, kendini Müslüman olarak tanımlayıp da davranışsal boyutta sürekli eleştirilen ve hatta hep münkeri çağrıştıran kesimlerin çıkmazı burada yatmaktadır. Bu noktada İslami literatürde kategorize edilen bağlantılı iki kavram olan taklit ve tahkik kavramlarına bakalım;

İmanın bir hüküm oluşu, dolayısıyla iman etmenin bir tasdik eylemi olması gerekliliği bilinen bir gerçektir. Taklit, bireyin bir inancı delillere dayanmaksızın, ana-babadan veya çevresindeki insanlardan görerek ve öğrenerek ya da çevre baskısı neticesinde gayri ihtiyari benimsemesidir. Bir nevi, kişinin İslam toplumunda doğup büyümüş olmasının tabii sonucu olarak, o kişinin İslam dinini benimsemesi bu türden bir imandır. Lakin inanılan dinin hakikaten derinliğine benimsenmesi gerekir ki, gerçekten iman olsun. Tahkiki iman ise, delillere, bilgiye, araştırmaya ve kavramaya dayalı olan iman olup, kişinin özgür iradesi ve yürekten benimsemesiyle oluşan imandır. Allah Kuran’ da “Ey iman edenler, iman edin.’ Derken, inanıldığı zannedilen dinin esaslarını derinliğine anlayıp kabul etmeyi öğütlemektedir. Asıl problem de bu noktadan sonra başlayacaktır. Dünyaya gelen bir çocuk, hangi aşama ve gelişim düzeyinde din olarak neyi öğrenmeli ve bunun metodolojisi nasıl olmalıdır? 

Çocukluk Dönemi ve Özellikleri:

Gelişim psikologları, çocuktaki kişilik gelişimi için en kritik dönemin okul öncesi dönemi olduğunu vurgulamaktadırlar. Piaget, bilişsel gelişimi dört evreye ayırmıştır. Bunlar, duyusal-hareket dönemi (0–2 yaş), işlem öncesi dönem (2–7 yaş), somut işlem dönemi (7–11yaş) ve soyut işlem dönemidir (11–12 yaş ve üstü). Örneğin, işlem öncesi dönemde çocuklar parça bütün ilişkisini kavramakta güçlük çekmektedirler. Çünkü, parça ve bütünü eş zamanlı düşünememektedir. Bu dönemdeki çocukların sıralamayla ilgili çalışmalarda bütünü parçalara bölemedikleri ve belli bir kural izleyemedikleri için sıralama ilişkisini koordine edemedikleri görülmüştür. Bu dönemde çocuk, cansız varlıklara da canlılara özgü nitelikler yükler. Çocuk, psişik dünyayı fiziki dünyadan ayıramaz ve gelişme döneminin başlangıcında kendi “ben”i ve dış dünya arasında kesin sınırlar belirleyemez.

Somut İşlemler Dönemine baktığımızda özetle, bu dönem çocukları yalnızca doğrudan kişisel deneyim yaşadıkları şeyler hakkında akıl yürütebilirler. Piaget’nin bu döneme somut işlem dönemi demesinin nedeni, çocuğun mantık yeteneklerini somut nesne ve yaşantılar üzerine uygulayabilmesidir. Soyut düşünme, daha sonraki yaşlarda gerçekleşecektir. Soyut İşlem dönemine baktığımızda; İdeolojik ve ahlaki gelişimle ilgili önemli adımlar atılır. Piaget’ye göre ergenlikte beynin olgunluğu, bu işlemleri yapmaya uygun hale gelmekle birlikte, soyut işlemleri yapabilmesi, çevreden gelen taleplere bağlıdır. Yani, ergenin soyut işlemleri başarabilmesi için, beynin olgunlaşmasının yanı sıra, soyut işlem yapmasını gerektirecek bir çevrede bulunması gereklidir.

Tüm bu kısa hatırlatmalara baktığımızda, çocukluk dönemini kapsayan bu dönemin özellikleri çerçevesinde din eğitiminin hangi içerikte ve hangi usulle verilmesi gerektiğinin ön koşullarını görebiliriz. Varlık tasavvuru oluşmayan, hayal ile gerçeğin ayırt edilemediği, bütün parça ilişkisinin kavranamadığı erken çocukluk döneminde din eğitimi olarak neler yapılması gerekir? Diğer yandan, çocukluk döneminin kişilik oluşumunun neredeyse tamamının şekillendiği dönem olması nedeniyle, bu dönemde din eğitimi adına yapılan her yanlışın, ileride dindar kimlik kaybının yanında, kişilik ve kimlik çatışması yaşayan bireylerin çoğalacağı da aşikârdır. O halde ne yapmalıdır?

Öneriler:

Bu sorunun cevabının sağlıklı verilebilmesi için, farklı düşüncelerde olan uzman, akademisyenlerin müşterek ilkeler çerçevesinde uzlaşma sağlamaları gerekir. Elbette bu ilkelerin eksenini bilimsel veriler oluşturmalıdır. Eğer toplum olarak sıkıntılarımıza çözüm bulmak istiyorsak, ortak akılla ve bilimsel ilkeler çerçevesinde çözüm yolları aramaktan başka yolun olmadığı açıktır.

Yukarıda alt başlıklar içerisinde de belirtildiği üzere, din eğitiminde hedeflenen nitelik, bireyin kendi iradesiyle oluşan ve içselleşen tercihtir. Buna İslami tanımda “tahkik” denilmektedir. Özellikle, belli ortamların neticesinde kabulü sağlanan ve taklide dayanan din algısı, ilerleyen dönemlerde problem oluşturduğu gibi, dinin hedefi olan eylem/amel noktasında yaşantıya dönüşmeyen çok kişilikli bireyler oluşturacak ve netice itibariyle bu da kendi içinde barışık ve iç huzuru tesis edemeyen toplumsal yapının oluşmasını tetikleyecektir. Bu istenilen bir durum olmamakta, doğru teşhis konulamadığı için sağlıklı bir tedavi de yapılamamaktadır.

Öncelikle bu hususta yapılması gereken şey, tarihi süreçte hurafe ve uydurma olarak dinimizin bünyesine sirayet etmiş ve dinin aslı olarak kabul görmüş fazlalıklardan arınmaktır. Dini esaslara bütüncül bakabilmek ve bunun öğretimi için doğru metotları uygulamaya koymak gerekir. İslam dünyası, dinin ana meseleleri üzerinde uzlaşıp bir medeniyet tasavvuru oluşturacağı yerde; sanki ana meseleymiş, (akait) gibi yoruma dayanan ayrıntılar üzerinde sürekli hasımlık ve düşmanlık üretmekten öte gidememektedir. Bunun çözümü için tali meseleler üzerinde oluşturulan mensubiyet/fırka/mezhep algısının ötesine geçmek ve yeni nesle dinin teolojisinden ziyade başlangıç aşamasında, çocuğun gelişimine uygun doğru usullerle dinimizin güzelliklerini bir yaşantı olarak göstermek ve benimsetmek şeklinde olmalıdır.

İnanmak, tekil bir eylemdir. Yaratan kişiden bu dünyada yaptıklarının hesabını sorarken bireysel olarak değerlendirmeye alacaktır. “…O gün kişi, kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve oğullarından / çocuklarından kaçacaktır…” (Abese:35) İşin esası, İslam inancında öncelikle bireysel tercih ve eylem vardır. Cemaat kavramı, dinin gereği olarak yanlışa müdahale etmek, zulmü ortadan kaldırmak, hakkı yerine teslim etmek ya da toplumda var olan problemlere müşterek çözüm yolları bulmak için duruma göre şekillenen taktiksel ve sosyolojik bir gerekliliktir. İnancımız birlikte hareket etmeyi önerir; lakin dini daha iyi yaşama için oluşturulan otonom yapılar, kendi kimliklerini oluşturarak bireyleri oluşturulan baskı kültürü çerçevesinde şekillendirip belli bir disiplin içerisinde tutarak ve yönlendirerek iddia edilen fayda sağlanamaz. Bu yapılar kişileri daha iyi dindar yapmazlar. Kendi iç disiplin ve kurallarını koyup, dış çevreden izole edilen cemaat yapıları bünyesinde bulunanlar elbette iyi niyetle bu daire içerisine girmişlerdir. Ancak bu kişilerin oluşan ve daha çok günlük yaşamı kolaylaştıran bu kültür içerisinde, her hangi bir yanlışa yönelik olarak tepki gösterip tutum geliştirme şansları yoktur. Olması durumda zaten yapı içinde barınamazlar. Bu yapıların en temel özelliği sorgulanamaz olmalarıdır. Oysa insan için inşa ettiği bilgi/birikim ve donanımla yaşanan olayları ilkesel değerlendirmesi ve buna göre davranış geliştirmesi gerekir. Kişiler bu yapılarda kendini tanımladığı kimlik dairesi içerisinde üst yönetimlerce belirlenen ve dinin gereğiymiş gibi öğretilen sanal ilkelere uymak zorundadır. Hayat içerisinde zuhur eden yanlış, haksızlık, zulüm vb. olaylara karşı ilke esaslı bireysel tepkilerde bulunma cesaretini göstermek zaten mümkün olmadığı gibi, cemaat disiplini gereği emir komuta prensibine uyarak sürekli manipülasyona maruz bırakılan ve ne yapacağı, nereye yönlendirileceği bilinemeyen yığınlar olarak varlıklarını sürdürürler. Temel sorun, bu tür yapıların toplumsal nazarda dinin akaidi bir gereğiymiş gibi algılanmasıdır. Bu noktada, devlette yaşama kültürünün iyi çözümlenmesi gerekecektir. İşin en kritik ve aslında tartışılması gereken ana noktası, dini inancın insanı davranış olarak iyilik(maruf) yönünden iyileştirmesine katkı sağlayan; yani kişilik üzerinden inşa etmesi gerekirken, kişileri hep maniple etme aparatı olarak kullanılan, sorgulamayı ve eleştirinin askıya alındığı “kimlikler” üzerinden inşa edilmesidir. Din bir kimlik değil, insanı geliştiren bir kişilik üzerinden yürütülmesi daha doğru bir yaklaşım olacaktır. 

Diğer yandan, kamusal alandaki ilişkilerin niteliğini, kişilerin değer yargıları, inançlarından ayırmak elbette mümkün değildir. Lakin, kamusal ilişkilerde kişileri bağlayıcı olan ölçütler, müşterek benimsenen (inancın da gereği olan) kural ve kaideler ekseninde yürütülmez ise, toplum değer ve inançlar üzerinden yine sürekli olarak manipülasyona maruz kalması kaçınılmazdır. Bir kişinin kimlik beyan etmesi, o kişinin deklare ettiği kimliğe gerçekten inandığının ve o kimliğe uygun kişilik geliştirdiğini garanti edemez. Sonuçta o kişi sadece eylemleriyle/amelleriyle bilinebilir. Daha önceleri, İslami hassasiyetinden dolayı alternatif ekonomi modeli diye holdinglere paralarını kaptıran binlerce vatandaşın iyi niyeti, birilerince hep suiistimal edilmiştir. Bu noktada, devlet örgütlenmesi içinde yaşayan bireylerin aynı düşünce ve inançta olması beklenilmediği gibi, inancında ne derece samimi olduğu da hiçbir zaman bilinemeyecektir. Buradan şu noktaya varılabilir. Devlet: müşterek bir sözleşme üzerinden vatandaşların örgütlendiği, herkesin “kendini emin hissettiği”, kendi düşüncesini özgürce söyleyip savunabildiği, inancını yaşayabildiği, yaygın anlamda dini prensip gereği herkesin herkesten emin olduğu yerin adıdır. Yani, güvence yasalar üzerinden oluşturulmalıdır. Aksi taktirde, inanç ve tercihler üzerinden sürekli kargaşaya fırsat verilir. Kişiler arasındaki ilişkilerde belirleyici unsur, kişilerin samimiyet tahayyülü değil, yasalar olmalıdır ki, sağlıklı bir toplum, sağlıklı dini yaşam ve bireyler arasında güven tesis edilebilsin. Kültürel harç ve ontolojik çözümler sunan, kardeşliği tesis eden inanç sistemimizin de doğru teoloji üzerinden, doğru metodolojiyle, yani insani, insanın doğasına uygun usullerle öğretilmesi gerekir. Ve unutulmaması gerekir ki, esas itibariyle din, sosyolojik değil, bireysel bir tercihtir. Bunun için çocuklarımızın eğitiminde öncelikle, insani olmayan, dayatmacı, tahakküm edici, kişiliği baskılayan yöntemlerden uzaklaşarak, çocuğun gelişim aşamaları ve pedagojiye uygun yöntemlerin uygulamaya konulması daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Bu sayede çocuklarımız, insana sevgiyi saygıyı, özgür düşünmeyi, eleştirel düşünmeyi, herkesin farklı olabileceğini bilerek, bu farklılıklara saygı duymayı becerebilen, olayları değerlendirirken mensubiyet algısından öte ilkesel davranabilen, şahsiyeti bütün, tutarlı, çevreye duyarlı kişiler olarak yetişecektir. Geleneksel alışkanlık ve paradigmanın dışına çıkmadan ekranlardaki insanlık dışı manzaralarla hep karşılaşacağız ve üzülen çocuklarımız olacak. 

Yeni yorum ekle

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
KONTROL
Bu soru bir bot (yazılımsal robot) değil de gerçek bir insan olup olmadığınızı anlamak ve otomatik gönderimleri engellemek için sorulmaktadır.