İlkel devletlerden modern ulus devlete kadar uzanan süreç incelendiğinde, devletlerin klasik sorumluluklarını yerine getirmek için kendilerine bir kutsallık atfettiklerini görürüz. Devlet, her çağda kutsalın yeryüzündeki taşıyıcısı olmuş; meşruiyetini yalnızca güçten değil, kendisine atfedilen aşkın varoluştan almıştır. Devletin tanrısal iktidarı, Tanrı’nın doğrudan gönderdiği kutsal krallar üzerinden inşa edildi. Bu nedenle devletin tarihi, bir bakıma kutsal iktidarın tarihidir.
İlk büyük medeniyetlerde devletin meşruiyeti doğrudan tanrısal kökenlere dayandırılmıştır. Sümer Kral Listesi'nin "krallık gökten indirildi" ifadesi, bir mitolojik anlatıdan ziyade, siyasal otoritenin kaynağını açıklayan bir teoridir. Devlet, insanlar tarafından kurulmuş bir yapı değil, tanrılar tarafından insanlığa emanet edilmiş kutsal bir kurum olarak kabul edilmiştir. Benzer bir teokratik anlayış, Babil'de Hammurabi Kanunları'nda da mevcudiyetini korur. Kanunlar kralın iradesi değil, Tanrı Şamaş'ın yeryüzündeki adaletinin ifadesidir.
Mısır uygarlığında bu teokratik anlayış, çok daha ileri bir boyuta taşınmıştır. Firavun yalnızca Tanrı tarafından seçilmekle kalmayıp, bizzat Tanrı’nın yeryüzündeki bedeni olarak kabul edilmiştir. Devlete itaat, aynı zamanda Tanrı’ya itaattir. Çin'de ise Göğün Buyruğu anlayışı farklı bir model ortaya koyar.
Eski Türk devlet geleneğinde ise bu meşruiyet "kut" kavramıyla açıklanır. Orhun Yazıtları’nda; “Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağan, bu zamanda oturdum.” “Tanrı gibi, Tanrı yaratmış Türk Bilge Kağan” ifadeleri yer alır. Buradaki asıl önemli husus, yönetme yetkisinin devlet yapısından ziyade kutsal bir kaynağa dayanmasıdır. Kut, hükümdarın şahsi mülkü olmayıp, Tanrı tarafından verilen ve gerektiğinde geri alınabilen bir emanettir.
Roma İmparatorluğu ve Orta Çağ Avrupa'sı da bu geleneği sürdürmüştür. Roma'da imparator zamanla kutsallaştırılmış, Orta Çağ'da ise kralların ilahi hak doktrini siyasal düzenin temel meşruiyet kaynağı hâline gelmiştir. Kral, salt bir yönetici olmanın ötesinde, Tanrı'nın yeryüzündeki iradesini temsil eden bir figür konumundadır. Bu nedenle ona karşı gelmek siyasal bir isyan olmaktan çok, kutsal düzene karşı çıkmayı ifade eder.
Modern dönemle birlikte, bu tanrısal meşruiyet zemini çözülmeye başlar. Machiavelli, siyaset anlayışında devleti teolojik zeminden ayırarak onu kendi varlığını korumaya çalışan özerk bir yapı olarak tanımlar. Hobbes, Leviathan'da egemenliği toplumsal sözleşmeye dayandırır. Weber ise hukuki-rasyonel otoriteyi modern devletin temeli olarak görür. Carl Schmitt de modern devlet teorisinin temel kavramlarının sekülerleşmiş teolojik kavramlar olduğunu söyleyerek önemli bir gerçeğe işaret eder.
Burada genellikle göz ardı edilen önemli bir nokta şudur: modern devlet Tanrı'dan uzaklaşmış ve sekülerleşmiştir, fakat kutsallığını asla kaybetmemiştir. İnsanlar, uğruna savaşacakları, ölecekleri veya fedakârlık yapacakları bir kutsal değerleri olmadıkça harekete geçmezler. Mitoloji, ortak hafıza, tarih, etnisite, bayrak, kurucu liderler ve millî marşlar modern devletin yeni kutsalları hâline geldi. İnsan kutsaldan vazgeçmedi; yalnızca kutsalın adını değiştirdi. Devlet, görünüşte dünyevileşmiş, fakat kutsallığını yeni semboller üzerinden yeniden üretmiştir.
İnsanlar hâlâ devlet adına ölmekte, fedakârlık yapmakta ve geleceklerini devlete emanet etmektedirler. Devletin karar mekanizmalarının zaman zaman dar elitler, ekonomik çıkar grupları veya bürokratik ağlarca yönlendirildiğine dair artan toplumsal farkındalık, yeni bir paradoksu beraberinde getirmektedir.
Belki de asıl dönüşüm burada başlamaktadır. İlk çağlarda insanlar Tanrı'nın devletine hizmet ettiklerine inanıyorlardı. Modern çağda ise devlet giderek "efendilerin" hizmetine giren bir araç hâline geldi. Bu efendiler tek bir hükümdar olmak zorunda değildir. Küresel ve ulusal güçler yeni çıkar ağları oluşturdular. Elbette ki bu, devletin kutsallığını ortadan kaldırmadı; yalnızca yön değiştirmesine ve sorgulanmasına neden oldu. Tanrı'nın adına üretilen meşruiyet, zamanla insan adına, güvenlik adına, hukuk adına, ulusal çıkar adına veya küresel istikrar adına yeniden üretilmeye başlandı.
Küreselleşme bu dönüşümü daha da hızlandırmaktadır. İklim değişikliği, salgın hastalıklar, yapay zekâ, siber güvenlik ve uluslararası finans gibi sorunlar artık tek bir devletin çözebileceği meseleler olmaktan çıktı. Yetkilerin giderek uluslararası güç merkezlerine devredildiği yeni bir siyasal mimari oluşmaktadır. Bu süreç hem egemenliğin hem de kutsallığın merkezini değiştirebilir. Ulus devletlerin temel değerlerinin ve kutsallığının ortadan kalkacağını söylemek için biraz erken olsa da, uluslararası sistemin kendi sembollerini, kendi meşruiyetini ve belki de kendi kutsallarını üretme arayışına girdiğini şimdiden söyleyebiliriz.
Ancak temel soru değişmemektedir: İnsanlar yalnızca hukukla yaşayabilir mi, yoksa her siyasal düzen kaçınılmaz olarak yeni bir kutsallık alanı yaratmak zorunda mıdır? Tarih bize ikinci ihtimalin daha güçlü olduğunu göstermektedir; çünkü siyasal düzenin gücü, insanların ona verdiği kutsallığa dayanmaktadır.
Devlet kendisine atfedilen kutsallığı dönemsel gerekliliklere göre yeniden tasnif eder. İlk çağlarda kutsallık Tanrı'nın iradesinde somutlaşıyordu. Modern çağda, ulusun iradesinde yeniden üretildi. Bugün ise, devlete hâkim olan güçlerin kurguladığı semboller üzerinden inşa edilmektedir. Bu kurgu ise zamanla siyasal ve ekonomik düzenlerin meşruiyet aracına dönüşmektedir.
İçinde yaşadığımız çağın en temel siyasal sorusu, devletin sekülerleşip sekülerleşmediğinden ziyade, egemenliğin kaynağıdır. Asıl soru şudur: Tanrı'dan boşaltılan kutsal alanı bugün kim doldurmaktadır? Belki de en büyük yanılgımız, Tanrı'nın devlete kutsallık verdiğini sanmaktı. İnsan, kendi korkularını ve düzen arayışını gökyüzüne yansıttı; sonra o gökyüzünü yeniden yeryüzüne indirerek adına devlet dediği bir yapı kurdu. Tanrı'nın devleti dediğimiz şey, esasında insanın Tanrı’yı kullanma biçimiydi. Dün Tanrı konuşuyordu, bugün ulus konuşuyor, yarın insanlık konuşacak. Konuşanın adı değişse de iktidarın kutsala duyduğu ihtiyaç hiç değişmeyecek. Çünkü insan önce inanır, sonra itaat eder. Devlet ise ancak inanılan ölçüde devlettir.
Binlerce yıldır Tanrı'nın adını kullanarak devlet adına kendine kutsallık atfedenler kimler? Ya da şöyle soralım: Kendini Tanrı'nın yerine koyanlar kim?
Yeni yorum ekle