Hukukçu Gözüyle Şahsiyet Dizisi


“Hayatını adalete adamak şahsi bir mesele değil, bir şahsiyet meselesidir.”
“Şahsiyet” dizisinden

Şahsiyet dizisini bir kaç arkadaşımın tavsiyesi üzerine izledim. PUHU TV. Internet üzerinden izleniyor. 12 bölüm olarak çekilmiş. Senaryosunu Hakan Günday yazmış, Başrol oyuncuları Haluk Bilginer, Cansu Dere.

Konusu şöyle: Agâh Beyoğlu, yıllarca adliyede memurluk yapmış emekli. Karısı ölmüş, yalnız yaşıyor.  Bir gün kedisi açlıktan susuzluktan ölünce  doktora gidiyor.  Doktor Agâh Beyoğlu’na alzheimer teşhisi koyuyor. Agâh Bey, hastalığının ilerlemesiyle başına gelecekleri düşünüyor, “peki benim şahsiyetim ne olacak” sorusunu soruyor.  Yaptıklarını sonradan unutacak olmasını kendince bir avantaja dönüştürerek, yapmak isteyip de yapamadıklarını yapmaya başlıyor. Bu durum onu seri bir katile dönüştürüyor.   İlk iş olarak da daha önce birkaç kez öldürmeye teşebbüs ettiği ağır ceza hakiminin cezasını kesmekle başlıyor. Seri cinayetler işliyor. Polis teşkilatı çaresiz kalıyor. Nevra isimli polis ip uçlarından yola çıkarak sonunda katille karşılaşıyor. Kendisinin de küçükken mağdur olduğu tecavüzcü işdamı adamını öldürerek dizi sona eriyor.

Dizinin sonunda küçük yaşta tecavüze uğramış kız çocuğunun günlük defterinin adliye memuru Ağah beye, kızın  ninesi tarafından teslim edildiğini öğreniyoruz.  Ağah bey adli işlemi başlatacak ancak günlüğün içinde tecavüze karışan hakim ve savcının  da ismi var. İşleme konmuyor. Tecavüze uğrayan kızın intihar sebebi ruhi bunalım olarak gösterilip dosya kapatılıyor.

Ağah üzeri örtülmüş kapatılmış tecavüz ve intiharda rol oyanayan tüm kişileri öldürmeye başlıyor.

Senaryo iyi kurgulanmış. Oyuncular iyi oynuyor. Diziyi başından sonuna kadar merakla izliyorsunuz.

Bir hukukçu olarak dizi üzerinde düşündüm.

Dizi bize, "adalete güven yok, kişiler ancak kendi haklarını kendileri alabilir ya da kendini adamış bir kahraman yapabilir" duygusu veriyor.  Bu mesajın sosyal ve psikolojik açıdan olumsuz yan etkileri vardır.

Dizi filmler bir cephesiyle  toplumda olan veya olması muhtemel olayları yansıtabilir. Nitekim şahsiyet dizisi bir zamanlar Mardin’de olan bir tecavüz vakasını hatırlatıyor. Gazetelere yansıyan haber şöyle:

“Mardinli N.Ç., 2002'de, henüz 13 yaşındayken aralarında kaymakamlık yazıişleri müdürü, bir yüzbaşı, muhtar ve korucuların da bulunduğu 28 kişinin cinsel istismar ve tecavüzüne maruz kaldı. Yargıtay 14. Ceza Dairesi', yerel mahkemenin "N.Ç'nin sanıklarla rızasıyla birlikte olduğu" yönündeki kararını onaması ise kamuoyunda büyük tartışmalara neden oldu.”

“Mardin'de 13 yaşındayken 28 kişinin tecavüzüne uğrayan N.Ç., hayalini gerçekleştirdi ve İstanbul'da bir üniversitenin hukuk fakültesini kazandı. Mezun olduktan sonra kendisi gibi mağdurların savunucusu bir avukat olacak.”

 

Belkide Senarist senaryoyu kurgularken bu olaydan esinlenmiş olabilir. Senaryodaki Polis Nevra karakteri de küçük yaşta tecavüze uğramış, sonra mağdurların haklarını savunan polislik mesleğini seçmiş.

Dizilerin diğer cephesi sadece gerçekliği yansıtmıyor, gerçekliği oluşturuyor. Güncel kültürü üretiyor.  Bu durum üzerinde durulması gereken  çok önemli bir konudur.

Dizi kahramanlarının davranışları izleyiciler önemli etki bırakıyor. İzleyici kendini kahramanla özdeşleştirerek  “Bende olsam aynısını yapardım”  düşüncesine kapılabiliyor. Nitekim Kurtlar Vadisi nin gösterimde olduğu sıralarda hem okullarda hem de sokakta şiddet olayları artmış. Polat Alemdar gibi bakışı, duruşu, sesi, yürüyüşü, kıyafetleri, replikleri gençler tarafından  taklit edilir hale gelmişti. Bu tür dizilerle  Şiddet ve intikam bir hayat tarzı gibi algılanmaya başlıyor.

Dizilerdeki kahramanlarla meşru gerekçeli katiller, kanunsuz adalet dağıtıcıları toplumun idolü haline geliyor.

12 Eylül 1980 öncesi Sağlık meslek lisesinde okuduğum dönemlerde  Cüneyt Arkın’ın başrolde oynadığı “vatandaş Rıza” isimli sol içerikli bir film gösterimde idi. Koğuş arkadaşlarımdan iki kişi filme gitmiş, izlemişlerdi. Koğuşta konuşuyorlar. Biri diğerine “Vallah bizim yaptığımız koministlik değil. Adam kominist olmak için kaç tane patron öldürüyor. Biz ne yapıyoruz.”diyordu. Öbürü “vallah koministlik değil” diye karşılıklı hallerine esef ediyorlardı. Filmi bir gerçeklik duygusu içinde izlemişlerdi.

SRC belgesi veren özel bir kursta şoförlere sigorta hukuku dersi veriyorum. Şoförler arasında bir İskender muhabbeti var. Derste dikkatimi dağıtıyor. Neyse bende biraz İskender’den bahsedip önlerini keseyim sonra derse devam ederim diye düşündüm. Tarihteki Büyük İskender’den bir anekdot anlattım. Şoförler garip garip yüzüme bakmaya başladılar. Sonra bir tanesi “Hocam sen hiç kurtlar vadisini izlemedin mi?” dedi. Meğerse mevzularındaki "İskender"leri Kurtlar Vadi’sinin kahramanı imiş.

Bu tür dizilerle şiddet ve cinayet  adaleti gerçekleştirmek için bir yöntem olarak kullanılıyor. Bu durum kişisel öç almayı meşru gösterip  adalet duygusunu ve devlet algısını yerle bir ediyor. Dizideki suçluların cezalandırılması  ibret değil bir örnek olarak kişilerin beynine yerleşiyor. Devleti ve  adaleti kurumsal olmaktan çıkarıp kişisel bir intikam idealize ediyor.

Nitekim dizide komiser rolündeki Necip Memili açığa alınınca şu cümlelerle devlete, adalete güvenilmeyeceğini söylüyor:

“İnsanın hayatta bazen güvendiği şeyler var. Başı sıkışınca falan mesela 155, bir şey olursa polis gelir. Nedir itfaiye yangın çıkınca ararsın bilirsin ki gelecek. Asansörde diyafon var, basarsın, birisiyle konuşursun, ne biliyim o seni rahatlatır. Panik butonları vardır.  Bir yerde sıkıştığın zaman basarsın polis gelir ya da birisi seninle konuşur. Rahatlatır en azından seni. Ya bunların hiçbirinin çalışmadığını düşünsene. Bir şey geliyor başına 155 i arıyorsun bakan yok. Yangın çıkmış itfaiyeyi arıyorsun gelen yok. Asansörde diyafona basıyorsun birisi sesini duysun diye. Panik butonu mesela orda duruyor öyle basıyorsun. “Kimse yok mu kimse yok mu  duyuyor musunuz beni diye bağırıyorsun ama hiç çıt yok.  Ya diyorsun ki arkadaş buna bir şey mi oldu. Bakıyorsun, açıyorsun duvardan bir ayırıyorsun. Sonra aaa ananı avradını. Bağlantısı yok Nevra. Kablo yok o duvarda  öyle duran bir şeymiş. Senin hayatın ona güvenmekle, inanmakla geçmiş. Halbuki seni kazıklamak için koymuşlar onu oraya. Sen ona güven diye. Sen ona güven. Başını kaldırmadan soru sormadan işine gücüne bak diye koymuşlar onu oraya. Sende ona salak gibi güvenmişsin. Aslında güveneceğin hiç bir şey yokmuş. İşte şimdi kendimi öyle hissediyorum. Birşeylere öyle haybiye inanmışım.”

Dizilerde kötülük sadece yansıtılmıyor, aynı zamanda estetize edilerek bize sevimli gösterilebiliyor.  Kişiler eğlence ve zaman geçirme amacıyla izledikleri filmlerle zihniyet dönüşümleri yaşıyorlar. Gerçekliğin yansıtılmasından ziyade değil, yeni gerçeklik oluşturulması sağlanıyor. Diziler toplumun aynası olduğu kadar aynı zamanda dönüştürücüsü oluyor. İstenen kültür dizilerle üretiliyor.

Elbette bu bir dizidir, bize ahlak dersi ve hukuk dersi vermek üzere hazırlanmamıştır.  Öncelikle reyting ve ticari kaygı esas alınmıştır.  Ancak gönül ister ki, dizilerde iyilerin hikayesi hakim olsun ama iyiler aynı zamanda kötülükle mücadele ederken iyi araçları da kullansınlar. Yani şiddet ve cinayet adalete giden yolun meşru bir aracı gibi algılanmasın. Toplumda tecavüz varsa, cinayet varsa bu bir istisnai vaka olarak alınmalı. Senaryoda gerektiği kadar yer almalıdır. Kötü şeylerin iyice tasvirinin safi zihinleri bozacağı unutulmamalıdır. Kötülük karşısında aciz kalacağımız şekilde kötülük egemen gösterilmemelidir.  Dizide hayali bir isim olan Kambura kasabası sanki kötülüklerin kasabası gibi yani kötülük yaygın ve adalet ile emniyet işlemiyor.

Maksadım bir dizi filmin eleştirisini yapmak değildir. Ancak dizilerle kültür üretilerek bizim algılarımızın değiştiribileceği gerçeğini unutmamamız gerekir. Dizi yapımcılarının da reyting ve ticari kaygı yanında toplumsal sorumluluk ve kamu yararı felsefesini dikkate almaları temennimizdir.

Yorumlar

Konuk kullanıcısının resmi
Konuk   -   25 Ocak 2020

"Agâh Beyoğlu, yıllarca adliyede memurluk yapmış emekli. Karısı ölmüş, yalnız yaşıyor. Bir gün kedisi açlıktan susuzluktan ölünce doktora gidiyor. " Güzel bir yazı da bu cümlede anlayamadığım bir şey:"Bir gün kendisi açlıktan susuzluktan ölünce doktora gidiyor." cümlesinde bir hata yok mu? "Ölen" birisi doktora nasıl gidiyor? "Bir gün kedisi açlıktan susuzluktan ölünce doktora gidiyor." cümlesinde "ölünce" yerine "hastalanınca" dense olmaz mıydı?

Yeni yorum ekle

CAPTCHA
Bu soru otomatik veri girişi yapan yazılımsal robotları engellemek ve sizin insan olduğunuzu anlamak için sorulmaktadır.
Resimli CAPTCHA