Baltıklar'dan Kalan


Ramazan Bayramı’nı da kapsayan bir zaman aralığında Baltık Başkentleri turuna katıldım. İlk bakışta Baltıklar herhangi bir özelliği olmayan bir bölge gibi görülebilir.  Ama gidip görünce o malûm kanaat tekrar canlanıveriyor zihninizde: Her ülke kendine özgü bir karaktere ve o karakterin adeta vibrasyon yaparak yaydığı bir güzelliğe sahip.

Gezimizde ilk adımı Litvanya’nın başkenti Vilnius’da attık. Vilnius tipik bir orta Avrupa şehri. Nüfusu 4 milyondan az. %80 Litvan ve arkasından sırayla %10’lar civarında Rus ve Lehler geliyor. Katolik nüfus %80’ler civarında. En dindar Baltık ülkesi Litvanya sanırım. Yahudisiz Yahudi mahallesi şimdi bir turistik semt. Ama ilginçtir Fas’tan Vilnius’a, Sevilla’dan Balat’a Yahudi nüfusun bir vakitler de olsa yaşadığı mekânların mimarisinde hep bir ortaklık, hep bir benzerlik izlenebiliyor.  Litvanlar MÖ 3000’lerden beri bu topraklarda yaşayan bir halk. Arada Vikingler, Ruslar ve Lehler’in göz diktiği bu topraklarda 1. Dünya Savaşı sonrasında Almanlar, sonrasında Ruslar egemen olmak istemişler. 1991’de bağımsız, 2004’te ise NATO ve AB üyesi olmuşlar. Tarım ve sanayiin atbaşı geliştiği Litvanya’da başkent Vilnius üniversiteleri ile meşhur. Cizvitlerce kurulan Vilnius Üniversitesi Bologna ve Prag’dan sonra Avrupa’nın en eski üniversitelerinden biri imiş. 1773’te seküler sisteme geçmiş. Vilnius’un Eski Kent semti UNESCO tarafından Dünya Mirasına alınmış. Vilnius’un orta çağ dokulu bu semti katedraller, barok mimari örnekleri, geniş meydanlar, müzeler, sokak ressamları, sokak müzisyenleri ve tabii turistlerce hareketlendirilmekte.

Litvanya’nın ilginç bir yöresi Trakai Kalesi. Çok iyi korunmuş, restorasyonu ustaca yapılmış olan 600 yıllık bu kale doğa harikası bir göl ile bağlantılı. Kalenin içi, salonları, vitrinlerde sergilenen dönem objeleri görülmeye değer.  Ama Trakai’de karşılaştığımız asıl sürpriz Karaim kültürü idi.  Trakai’ye gittiğimiz gün, şans eseri, kasabanın panayırı vardı. Meydana kurulan sahnede yerli halktan çeşitli gruplar folklorik giysileri içinde şarkılar söylüyorlardı. Birden sahnedeki bir grubun “Bir dalda iki kiraz biri al biri beyaz” türküsünü söylediğini fark ettik. Türkü baştan sona hatasız bir telaffuzla ve tabii bizim grubun tempo tutmasıyla icra edildi.  Sonra araştırdım; hatta gruptan ayrılıp Karaim’lerin Etnografi Müzesi’ni bile keşfettim. Karaimler savaşçılıkları ile ünlenen, bu sebeple 1397-1398 yılında Vilnius Dükü tarafından, Hazar devletine bağlı olan Karaçay-Balkar yöresindeki yurtlarından Trakai’ye getirilip yerleştirilen Kıpçak soylu bir halk. Dük 380 aileyi Trakai’ye getirir. Önceleri savaşlarda etkili olan bu halk zamanla tarım, at yetiştiriciliği, çiftçilik, küçük ticaretle de uğraşmaya başlar. Karaimler Türkik dil ailesinden batı Kıpçak grubuna ait olup Karaçay-Balkar, Kumik ve Kırım Tatarlarının dillerine çok yakın bir Türkçe konuşuyorlar. Eski Ahit’in (Tora/ Tevrat) müritleri olan ama ortodoks Yahudiler tarafından Yahudi anneden gelmedikleri için cemaate kabul edilmeyen bir halk. 1441’de Trakai’deki bu cemaat özyönetime kavuşur. Magdeburg Kanunu çerçevesinde Litvanya ve Polonya onların bu statüsünü tanır. Kendi seçtikleri “vaitas” tarafından yönetilirler. İdari ve hukuki güce sahip bu cemaat doğrudan Dük’e bağlıdır. 1869’da Hakhan adında bir manevi ve seküler Karaim cemaat lideri ortaya çıkar. Böylece Litvanya Karaim Kilisesi bağımsızlaşmaya başlar. 1927’de Hacı Seraya Han Shapshal (1873-1961) Litvanya ve Polonya Karaimleri Hakhanı seçilir. Bu zat aslen İstanbullu olup oriental araştırmalar uzmanıdır. Trakai’de Karaim kavmine ait oldukça zengin bir etnoloji müzesi bulunmakta. Müzedeki malzemeler bu zat tarafından temin edilmiş. Kasabada Karaim Türkçesinin öğretildiği bir merkez de var.

Karaim dini (Karaizm veya Karaimizm) 8. Yüzyılda Mezopotamya’da gözlemleniyor. Tevrat’ın Tora kısmını kabul eder, sonraki eklemeleri kabul etmezlermiş. Karaimlerin mabetlerine Kenesa deniyor. Din adamlarına Hazzan diyorlar. En üstte olana ise Ulu Hazzan diyorlar. Litvanya’da faal iki Kenesa varmış. Trakai’deki ve Vilnius’taki. Karaim terim olarak hem etnisiteyi hem dili hem dini işaret ediyor. İbranice ve Arapçada Kara metin okuma veya inceleme anlamlarına gelmekte imiş. Bugün Litvanya’da 260 Karaim yaşamakta. Bu bilgileri Etnoloji Müzesi’nden ve şehir meydanında asılı olan panodaki açıklamalardan derledim. Trakai’de Çi Börek’e benzer Kıbın’ı servis eden bir Karaim lokantası bile var.

Baltıklardaki ikinci durağımız Latvia’nın başkenti Riga idi. Latvia’ya Türkiyede Letonya deniyor. Nüfusu 3 milyondan az. Onların da sadece %55’i Leton. Ruslar %30’a yakın. Letonlar da MÖ. 3000’lerde buraya yerleşmiş ve komşu ülkelerin istilaları ile baş etmeye çabalamış bir halk. En son Alman ve Rus işgali altında kalmışlar. Sanayi sektörünün geliştiği ülkenin başkenti Riga aynen Vilnius gibi UNESCO Kültür Mirasına alınmış. Riga özellikle 800 civarındaki ‘art nouveau’ mimarideki binaları ile bir müze kent görünümünde.  Art nouveau’nun ortaya çıkışı, parlaması, benimsenmesi 20 yıl sürmüş.  1. Dünya Savaşı ile soluduğu hava kesilmiş. Ama art nouveau insanlarda bıraktığı estetik haz ve hayranlık tükenmek şöyle dursun, savaştan sonra gelen her yeni dönemde yeni estetik yaratı ve haz arayışlarına verdiği ilhamla ve uyardığı özlemle yeniden hayatiyet kazanan bir sanat ekolü.

Letonya’da karşılaştığımız etkileyici yerlerin başında Cesis Türk Şehitliği geliyor. 93 harbinde Ruslara esir düşen ve Leningrad’a kadar yayan götürülürken yolda ölen şehitlerimiz Cesis halkı tarafından belirli bir bölgeye defnedilmiş, mezarlık Cesis halkı tarafından korunmuş.  Yıllar sonra bu mezarlardan haberdar olan Türkiye şehitlerine sahip çıkmış ve şehitlerimizin hatıralarına layık bir mezarlık düzenlemiş.

Gezimizin son durağı Estonya’nın başkenti Tallinn idi. Estonlar da diğer iki halk gibi MÖ 3000’lerde bu topraklara yerleşmişler ve ülkelerini binlerce yıl komşularının istilalarına karşı korumak için mücadeleler vermişler. Estonların da kendilerine özgü bir dilleri, kültürleri, dünyaya bakış tarzları var. 1991’de bağımsız cumhuriyet olmuşlar, 2004’te NATO ve AB üyeliğine girmişler. Baltık ülkeleri içinde sanayii en gelişmiş olanı Estonya imiş. Estonya aynen diğer Baltık ülkeleri gibi tarihinde yayılma heveslisi emperyal bir devlet olmamış ama dünyanın en uzak yörelerinden birçok ilginç objenin sanat eserlerinin sergilendiği müzeler kurmuşlar.  Bu objeleri ya devlet olarak satın almışlar ya da varlıklı yurttaşları tarafından müzelere armağan edilmiş. Estonya’da da ‘art nouveau’ mimari eserler özellikle Eski Kent semtinde bol miktarda mevcut. Ama yine de Estonya’nın gerek Tallinn’de gerek diğer şehirlerinde yoğun bir Rus mimarisinin, Rus kültürünün etkilerini, izlerini hissediyorsunuz.

Tallinn sanki bir küçük Petersburg. Malûm, Ruslar uzun yıllar burada kalmış. Öyle hissettim ki Ruslar özellikle Estonya'yi samimiyetle sevmişler. Tallinn'in Eski Kent denen kesiminde bir müzeyi gezdim. Vakit sınırlıydı ya Lonca ya Rus dönemi müzesini gezebilecektim. Tercihimi ikinciden yana kullandım. Kim bilir belki de o müzeyi tarihinde ilk ziyaret eden Türk benimdir, çıkışta defterine bir not bile yazdım.

Müze çok ilginçti. Estonya'da yıllarca egemen olan ama şimdi istenmediğini anlayınca, zamanın ruhunu isabetle okuyup, işi uzatmadan, fazlaca kırıp dökmeden, kadim bir kültüre sahip olmanın olgunluğuyla giden, giderken de kalbinin bir parçasını geride bırakan bir ulusun, bir devlet sisteminin izlerini, anılarını gözlemledim, gördüm.

Müzedeki her bir obje çok ama çok acı verici idi. Raflarda sergilenen objeler, fotoğraflar, kağıtlar, eşyalar hatta o müzenin kuruluşu dahi hep Rusların bir gün tekrar gelemeyecek olduklarının farkında olduklarını ve bundan dolayı duydukları derin yeisi işaret ediyordu. Yaklaşık 20 yıl önce Baltık ülkelerinde o toprakların yerlisi olan halklar ve egemenleri olan Ruslar arası ilişkileri nefret ögelerinden temizlemek ve kültürel travmanın olası negatif tezahürlerinden korunmak için bilinçli bilimsel terapi programlarının yürütüldüğünü biliyordum. (Bu terapi seanslarını organize edenlerden biri de Vamık Volkan'dır). Kim bilir belki bu müze de o bilinçli çabaların bir uzantısı idi. Müzede bana ilginç gelen bir başka nokta ise sergilenen objelerin pek çoğunun, fotoğraflar, kullanılmış objeler vs ye yansıyan yaşam tarzının çocukluğumdan izler taşıyor olmasıydı. Okul karneleri aynı benim karnelerim gibiydi, sürmeli kalem kutuları, suluboya takımı, boya kalemleri, okul fotoğrafları, törenler, izciler, fotoğraf çekimi sırasında verilen pozlar, üniformaların modeli...

Müzede 15 dakikalık İngilizce alt yazılı bir de film vardı: Rus asıllı olup Estonya'yı vatan belleyen Estonya'lılara ve o yıllarda yaşamış Estonya asıllılara o eski güzel (?) günleri hatırlatan. Kim bilir belki Estonya asıllı Estonyalılar da o gençlik yıllarını özlüyorlardır. Tabii bilemiyorum 1990'dan sonra doğan AB üyesi Estonya'nin Rus ya da Eston asıllı gençleri neler hissediyorlardır ebeveynlerinin içinde bir ömür geçirdikleri o dönem için. 

Ama şunu biliyorum: Estonya bayrağını ülkenin gençleri düzenlemişler. Bant şeklinde siyah, mavi ve beyaz renklerden oluşuyor. Siyah eski, egemenlik öncesi günleri imiş. Mavi bugünlerini, kurtuluşlarını gösteriyor imiş, beyaz ise geleceğin parlaklığını, temizliğini gösteriyormuş. Demek ki pek de geçmişi unutuveren gençler değillermiş.

Baltık cumhuriyetlerinin bende bıraktığı izlenim dünya barışına inanan, sürdürülebilir bir hayat kurmaya çalışan, dünya halkları ve başta Ruslar komşularıyla barışık yaşamak isteyen, dünyaya refahlarını artırıcı politikalarla katılmak isteyen ülkeler ve uluslar oldukları. Tabii bir de her üç ülkenin halkının da ülkelerini çok ama çok sevdikleri. Bunu nereden mi anladım? Her üç ülke de temiz, tertemizdi; sokaklarda, parklarda, bahçelerde, çarşıda, pazarda (evet pazarda zira Tallinn’de Zeplin hangarlarından dönüştürülen kapalı pazar yerlerini de gezdik) adım attığımız hiçbir yerde zerre kadar atık, çöp görmedik. 

 

 

Yeni yorum ekle

Resimli CAPTCHA